Amsterdam Anneleri vs İzmir Anneleri

Not: Bu yazı Covid-19’dan önce hazırlanmıştır.

Aslında aklımda bin çeşit yazı yazmak vardı. Bu konu da nereden çıktı? Ama Hakkımda bölümünde de söylediğim gibi; içimden ne gelirse!

2020 yılı birçok acıyı insanoğluna tattırdığı sırada, bana da rehabilitasyon ve dinlenme yılı olarak göz kırptı. 2019’dan sesi gümbür gümbür duyuldu ve 2020’de kucağıma oturdu. Böylece İzmir-Amsterdam arası mekik dokuyan bir aile olduk. Uzun süreceğini sanmadığımız bu süreci de tüm yüreğimizle kabul ettik. Çünkü yaşanan her şeyin bir değeri ve anlamı var. (Bunu anlamam da baya uzun sürdü, bakmayın böyle şükran dolu satırlar yazabildiğime.)

Kah dinlenerek kah koşturarak geçen bu süreçte, kendime biçtiğim rol gözlemlemek oldu. O nedenle paylaşım yapmaktansa bir kenarda “shadowing” yapmayı ve az katkıda bulunmayı tercih ettim. Hala da bunu sürdürme kararındayım. Fakat gözlemlerimin ışığa çıkmak istediği bir sabaha uyandım ve kalktım, oturdum yazmaya.

Farkındayız ki, birçok aile artık farklı ülkelere gidiyor. Alıyor pılını pırtını o ya da bu sebepten düzenini değiştiriyor. Çoğunlukla da amaç “çocuğum için” oluyor. Çocuklarının geleceğini düşünen ebeveynler her şeyi göze alıyor. Yeldeğirmenleri ile çarpışıyor ve bambaşka bir yere ışınlanıyor. Peki bu sırada kalanlar ne yapıyor?

Özellikle Amsterdam ve Hollanda göçlerinin arttığı bu zamanlarda (ülkece kenetlenmemiz gereken zamanlarda derlerdi benim çocukluğumda) birçok ebeveyn araştırmaya başlıyor. Orada ne oluyor, buradaki gibi mi, yoksa çok mu büyüleyici, aman kesin bizimkilerden daha iyidir, yok yok bizimkiler en iyisi onlar çocukla ilgilenmiyor, olur mu canım onların çocuğu hep en uslu!

Şimdi neden başlığı anneler olarak açtım, aslında annede bitmiyor iş ebeveyn diyelim biz bu çembere. Ama malumunuz meşhur olan bir anneler gündemi var. Anneler grupları, anneler whatsappları, anneler facebook paylaşımları ve daha niceleri. Anneler bir güruh halinde ilerliyor sanki. Anne olan baştan yaratılıyor gibi. Sabahtan akşama paylaşımların şelaleler gibi aktığı bu ekosistemlerdeki farklar neler peki, yani ben neler gözlemledim? Diyelim bir İzmir annesi oldunuz neler görebilirsiniz, diyelim bir Amsterdam annesi oldunuz sizi neler bekliyor?

Ortalama, kendime has ve kendimce bir karşılaştırma yaptım. İşi biraz da şakaya vurdum, ama fikir verir düzeyde.

Öncelikle gözlemlediğim, İzmir Anneleri diyebileceğim bizim annelerin pimpirik seviyesinin, Amsterdam Anneleri’ni ezip geçebileceği. İnanılmaz hastalık odaklı, hastalıktan korkarak ve devamlı hastalık çevresinde konuşmalar bizim annelerin merkez konusu. Bunun etrafında ikinci konumuz ise kesinlikle yemek, yemek, yemek! Ne yiyecek, nasıl yiyecek, ya yemezse? Bizim anneler hasta olmasın ve iyi yemek yesin çemberinin içinde ahlanıp vahlanırken, ve eminim ki ellerinden gelenin en iyisini yaparken, Amsterdam Anneleri için birincil konu kesinlikle oyuncak satışı, aktivite/etkinlik grupları ve kreş değerlendirmeleri..

Bizim annelerin çocukları kreşe göndermek ile göndermemek arasında hala bir keder yaşaması, kreşe gönderilmeyen çocukların mutlaka evlerde çocuk bakımını el yordamı ile yapan bir teyze/ablaya emanet edilerek çocukların kapı duvar bir kişi ile evde bırakılmasının daha lüks olduğu düşüncesi beni üzmüyor diyemem. Amsterdam Anneleri’nde böyle bir şey pek söz konusu değil. Çocuklar mutlaka kreş, oyun grubu, aktivite grubu, açık/kapalı oyun alanları ve 2 yaş sonrası zorunlu kreş ile yollarına devam ediyor. O yüzden ancak kalite değerlendirmeleri, evlerine yakınlıkları, ilgi alanlarına uygunlukları gündemde oluyor.

Bizim anneler daha çok çırpınıyor, Amsterdam anneleri daha rahat. Parkta ekmek üzeri sürülmüş tereyağı ile oturuyor, havanın tadını çıkarıyor. Çocuklarını isterse vejetaryen de büyütebilirler, çocuk sağlığı uzmanları (GGD) bununla ilgili beslenme listesi paylaşıyor. Kemik suyu zaruri değil, hele kelle paça içirmek düşünülmüyor. Çocuklar da maşallah bizimkilerin iki katı oluyor. Acaba nasıl oluyor.

Sıfırın altında Amsterdam - Turizm Haberleri

Amsterdam Anneleri’nde bisiklet kullanımı ve spor gündemde. Bizimkilerde kayıtlı spor kursu ancak çocuk ilkokula başladıktan sonra listeye alınıyor. Doğaya çocuk salmadığımız için, en temiz kıyafetleri ile en cici ayakkabılarını giyen prens/prenses çocuklarımız olduğu için bağışıklık sistemimiz yerlerde.. Amsterdam annelerinin sümüklü çocukları (gerçekten kış boyu yanaklar kırmızıdır ve o sümükler akar da akar..) bağışıklık sistemine tokatı atıyor. Su çiçeğini de geçiriyor, ağız/el hastalığını da. Ağzına sokmadığı oyuncak, ortak alanlarda çıplak ayak gezmediği yer bırakmıyor. Ama onların sokakları bizden temizdir demeyin, yok öyle bir şey!

Bizim annelerin bakıcıları, yardımcıları olmazsa işler raydan çıkıyor. Amsterdam Anneleri ise günlük veya haftalık günde 2-3 saatlik yardımcılar ile işi çözüyor. Çünkü yok öyle yatılı haftada 7 gün 24 saat size hizmet verecek birisi. Onların da bir hayatı var. Çalışana saygı sınıf gözetmiyor. Çocukların evde olması kaos çıkarmıyor, aksine Çarşamba günleri çocuklar okula yarım gün gidiyor ve o günün devamı aileler ile geçirilsin isteniyor. Tabii burada devlet ve özel sektör de çok anlayışlı, anayı babayı destekliyor. Her çalışanın yarım gün veya haftada birkaç gün evden çalışma hakkı oluyor. Çocuğu olan Amsterdam anneleri genelde bunu talep ediyor.

Amsterdam Anneleri’nin öyle bıcır bıcır, pespembe, plastik ve cafcaflı ışıklı oyuncaklar bulmaları pek mümkün değil. Etrafta satılmıyor. Her şey minimalde tutuluyor çünkü evler küçük. En büyük Amsterdam evi olsa olsa 140 m2dir. Daha büyük zaten inşaa edilmemiş, edilmiyor. Küçük alanlarda çocuklar hayata entegre ediliyor. İzmir Anneleri dediğim bizim annelerde, evler büyük, oyuncaklar yığın yığın ve çocuktan beklenti eve katılmadan bir kenarda oynaması. Çocuğu hayata dahil eden anneler kesinlikle çok rahatlamış gözüküyor, diğerleri ise hala dertli.

Amsterdam Anneleri doktor değerlendiremiyor çünkü çocuklar ya GGD’ye gitmek zorunda (aşı takvimi, senelik kontroller vb.) ya da aile hekimine. En fazla aile hekimini bölgede posta koduna uygun olan birisi ile değiştirebilirsin. Öyle özel doktorlar maalesef yok. İsteseniz de yok. Bizim anneler doktor doktor geziyor, hastaneler doktorlar değerlendirilmeden duramıyor. Doktorlar artık anneleri mutlu etsin diye çocuklara her türlü testi yapıyor, her ihtimamı gösteriyor.

Bizimkilerle anne olmak bana biraz zor gelse de, bizim anneleri acayip tebrik ediyorum. Gerçekten büyük çaba harcıyorlar. Amsterdam anneleri ise bana ultra rahat gelse de, gerçekten hayatın akışına dahil olmak diye bir gerçekleri var ve 2 yıl boyunca orada tek başıma ve yalnızca eşimin yardımı ile anne olarak (yardımcı, anneanne, babaanne desteği olmadan) geçirdiğim süreci şimdi bir şekilde uzaktan daha iyi görebiliyorum.

Bizim anneleri üzmek gibi bir niyetim yok. Sadece iki grubun içinde de olan bir anne olarak, bir ebeveyn olarak bence bizim anneler kendilerini daha çok üzüyor gibi hissediyorum. Amsterdam’da anne olmak nasıl diye soranlar o kadar çok ki.. Yanıtım tek bir yanıt olarak gelemiyor. Aslında bu bir döngü. Kendinizi neyin içinde bulduğunuz ile ilintili. Bir akış. Kapılıp gitmek, ayak uydurmak çok kolay.

İnsan ister istemez dahil oluyor. Her ikisinde de yer alan bir anne olarak, bana sorarsanız benim tavsiyem ne mi olur?

  • Doğal olun.
  • Evi oyuncakla doldurmayın, yaratıcı olun, eski mutfak aletlerini değerlendirin.
  • Çocuğunuzu ev işlerine dahil edin. Beraber yemek yapmak, çamaşır yıkamak, asmak, çiçek sulamak gibi.
  • Yemek hazırlamak ve yedirmek bir plan ışığında olamıyor çünkü büyüdükçe çocuklarımızın da damak zevkleri ve istekleri oluyor. Zorlamayın. Elbet yiyecek. İstediği sevdiği yiyecekleri gözlemleyin ve bunların etrafında bir düzenleme yapmaya çalışın. Kendinizi perişan etmeyin.
  • Amsterdam’da çocuklar ekmek de yiyor, kana kana süt de içiyor. Kendinizi çok harap etmeyin.
  • Emzirmek konusu başlı başına dert.. Emzirmek size, bedeninize, ruhunuza zorsa mutlu olamazsınız. Mutsuz bir anne bebeğine iyi gelemez. Böyle düşünün. Amsterdam anneleri mama konusunda çok net ve açık. Mama bir öcü değildir.
  • Çocukları hayvanlardan, doğadan uzak tutmayın.
  • Evde, ekran ve youtube karşısında çocukluk yaşanmaz, unutmayın.
  • Çocuğunuzu o evin bir bireyi gibi görün. Sizinle yaşayan küçük boylu biri daha var. Onun isteklerine kulak verin, onu dinleyin, onu görün.
  • Beraber yaşamayı farkettiğinizde inanın hangi ülkede olursanız olun ebeveynliğiniz anlam kazanacak.

Sevgiler xx

Uzun Bir Aradan Sonra : Neler Yaşadım?

Elia Dafne doğduğundan beri yalnızca 1 yazı yazabildim. O da onun gelişi ile ilgiliydi ve 2 haftada 2 satır cümleyi zar zor biraraya getirebilmiştim.

Şubat ayının bitmesi ile birlikte artık yavaş yavaş yazılarıma geri dönmek istiyorum. Bu 2 aylık dönemde neredeyse hiç yazı yazmamama rağmen, hala buraya uğrayan insanların olması da ayrıca sevdindirdi, yalan yok 🙂

Bu 10 haftada neler oldu, neler değişti, annelik, kadınlık ve her şey üstüne neler düşündüm.. Aklıma ne geldiyse yazıyorum..

Öncelikle karar verdiğim 2 şey var (bu yazı 2 lerden gidiyor :)) 1.si annelik çok ama çok zor. 2.si annelik çok ama çok güzel.

Gayet basit tespitler değil mi?

Benim için neden zor; çünkü gerçekten tam anlamı ile her şeyi eşim ile birlikte yapma çabamız başlarda çok parlak bir fikir gibi dursa da haftalar ilerledikçe pes edişler ve tükenişler adlı çalışma ile karşımıza çıktı.

Eşim işine geri döndü, Dafi büyüdükçe uykuları azaldı, evdeki işler çoğaldı, kapatılması gereken koliler arttı, yapılması beklenen valizler yığıldı ve bum! ben yokuş aşağı hızla gitmeye başladım.

Burada hemen birilerinin önünüze çıkması gerekiyor, yoksa esas kaosa yakalanmanız an meselesi. Neyse ki bu sırada anneler imdada yetişti de biraz önümü kestiler. Yoksa bam güm kaş göz yararak bir başıma kalacaktım.

Bu esnada, tam yokuş aşağı allah ne verdiyse ilerlerken, bir de pılımızı pırtımızı ince eleyip sık dokuyarak, başka bir ülkeye taşındık.Anneler de yok yani buralarda. Dafi, ben ve eşim başbaşayız. Hatta Dafi ile başbaşayız çünkü eşim işe gidiyor. Hali ile evde kalan anne olarak kendime bir an önce iş düzeni kurmam gerek, yoksa bir başka sıkıntı baş gösteriyor; bu kadar uzun evde olmak ve sadece ev işi ile iştikal etmek bana göre değil. Gerçekten boğucu. Havlularımı fiyonk yapayım, scotch&brite süngerine sim dökeyim gibi aktivitelere ilgim olmadığı için evde bir süre sonra çamaşır, bulaşık, Dafi, yemek çemberinde delirecek gibi oluyorum. Bunu başaran anneleri de alındırmayayım, sadece bana göre değil.

Bütün bu hızlı yolculuğun içinde çok şey öğrendim diyerek bir klasiğe de ben imza atayım, ama dev çarpılmalar insan hayatındabence dev büyümelere eş değer. Yalnızca anne olmak değil, artık bir başka insanın tüm gelişimini, tüm geleceğini, tüm benliğini avuçlarınız arasında bulmak oldukça büyük sorumluluk. Zaten bütün post-partum depresyonların ardında da bu yatıyor. Bu sorumluluğu içselleştirdiğiniz anda da artık eski siz olamıyorsunuz. Hayattan beklentileriniz, amaçlarınız, kişiliğiniz, bugüne kadar iddia ettiğiniz her şey yerle bir oluyor. Mesela, ben uykusuzluğa dayanamam, velev ki uykumu alamazsam veya aniden uyandırılırsam canınıza okurum diyen insanken; zombiler ile kardeş oldum. Oluyor yani. Olunuyor. Veya, güne kahvesiz başlayamam, uyandığım anda bir süre bana dokunmayın kimse ile konuşamam, yüksek sese dayanamam sinirlerim bozuluyor, kendi kendime kalmak istiyorum, biraz kafamı dinlesem olur mu gibi cümleler benim için artık sürreal oldu.

Processed with VSCO with hb1 preset

Her şey ama her şey değişiyor. Fakat çevrenizdekilerin (özellikle yaşıtlarınızın) buna alışması epey zor oluyor. Anne-baba değillerse tabii.

Bin tane fikirle karşınıza çıkanlar; hala sizden aynı tempoyu, aynı yanıt verme kapasitesini, aynı program yapabilme hevesini, aynı muhabbeti bekliyorlar. Tamam, ebeveyn olunca komple değişmek değil bahsettiğimiz ama daha 1.5-2 aylık bebek varken de bir sabredin arkadaş diyemiyorsun, yutkunuyorsun. Hatta bu gibi beklentiler insanda kendini kötü hissetme, suçluluk, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, neden ben, arkadaşlarım artık benimle görüşmeyecekherhalde, sosyal hayatım hiç kalmadı, ben eski ben değilim, eşim ile Dafi olmasa şimdi şunları şunları yapabilirdik gibi serzenişler ile sizi depresyona sokuyor; arkadaşlarınıza ise hiçbir yan etkisi yok.

Bebek ziyareti diye gelip, keşke bakıcı/anneanne falan baksaydı da biz eski günlerdeki gibi takılsaydık beklentilerinden; akşam vakti yapılan programlara çağırılıp “Dafi o saatte uyuyor yalnız” cevaplarına burun kıvıranlara, doğumdan 15 gün sonra bebeğini annesine bırakıp bara gidebilen süper enerjik bir başka anne arkadaştan örnek verenlere, hamileliği boyunca diyetisyenle çalıştığı için abuk doğum yöntemleri tasarlayarak fit kalan bir başka akrabadan dem vuranlara kadar başınızda ciddi bir hayalkırıklığı kümesi oluşuyor. Bunları da bizzat yaşadım.

Ve bu insanların hiçbiri kötü niyetli olmuyor, temel olarak zaten hep sizi düşünüyor, hepsi uzun zamandır tanıdığınız arkadaşlarınız.

Bir de “emiyor mu” meselesi var ki, onu başka bir yazıda ele alacağım. Son zamanların popüler konusu meğer ne kadar gerçekmiş!

Sonuç olarak siz bu akan, değişen ırmağın içinde yıkanıp, aklanıp, ayakta durmaya çalışıyorsunuz. Bir yandan da ameliyat olduğunuzu unutmamak gerek. Sezaryen doğumun bir alt batın ameliyatı olduğunu da, bunun iyileşme sürecinin her ne kadar ayağa kalkıp dans etseniz bile en azından dokularınız henüz dans edemediği için minimum 6 hafta olduğuna da dikkat çekmek gerekiyor. Yani siz ciddi bir badire atlatmış oluyorsunuz, yataktan ne zaman kalktığınızın bir önemi yok!

Ben 6-7. günde baya sokaktaydım, 10. günde Dafi’ye pasaport almak için emniyete falan gitmiştik. Yani bunlar yapılıyor yapılmasına da, bu sizin iyileşmiş olduğunuz anlamını taşımıyor; hatta bir başka atak da şöyle : hani sevgilisinden-eşinden ayrılan insanlar o şok, stres, üzüntü ile bir anda çok mutlu gibi davranırlar, kendilerini sokağa atarlar, bara saza giderler, aşırı bir adrenalin salgılar, sosyalliğin doruğuna ulaşırlar ya; hah işte aynı o şekilde olabiliyor anneler de doğumdan sonra. Ve bunu yaşıtlarınız madalyalık bir durum gibi sizin burnunuza sokuyorlar. Sizden eskiyi istiyorlar, ama artık onun azalmak yerine artarak evrildiğini anlatamıyorsunuz. Kısmet işte.

Kilo verme hırsı da ayrı bir şimşek gibi kafama düştü, saklayamam. Hayatımda hiç bu kadar kilolu olmamıştım. Aynadaki kişiyi tanıyamıyorum, kendimi iyi hissetsem bile biri fotoğrafımı çektiği anda o ekrandaki kişiyi görünce kusasım geliyor. Evet, kendimi bu halimle hiç sevmedim. O yüzden 32 beden pilates hocaları da bir zahmet annelere “kendinizi sevin” çağrıları yapmaktan vazgeçsin. Sevilecek bir yanı yok. Bekara koca boşamak kolay. Elbet verilecek o kilolar diyerek kendimi üzecek kadar sıkıştırıyorum. Çünkü doğum sonrası kilolarını vereyemeyen, üstüne stresle yemeğe sarılan maalesef çok anne var. Geleceği görüyor, arttırıyor ve kilo vermekle saplantılı hale gelmeyi göze alıyorum. Beni motive eden konulardan biri; yaşadığımız yerde oldukça büyük, insanların bebekleri, köpekleri, bisikletleri ile gitmekten çekinmediği parklar var. Dafi bebek arabasında uyumayı çok seviyor. Bol yürüyüş beni bekler. Diğer bir motivasyon kaynağım da vejetaryen beslenmenin burada gerçekten kolay oluşu. Türkiye’de gerçekten emek istiyor, özellikle annelik döneminde fırsat bulamadığınızda kendinizi makarna, pilava düşmüş olarak buluyorsunuz. Umudum bunları fırsata çevirebilmek.

Neyse ki bütün bunların ortasında dolu dolu 10 hafta geçti bile.

Dafi çok şükür sağlıklı, uyumlu, komik bir bebek. Onunla olmayı, onu tanımayı, onu yaşamayı seviyorum. Evimize küçük bir insan daha katıldı, bu fikri de çok seviyorum. Ne onu kendime bağımlı, ne de kendimi ona bağımlı hale getirmeden; özgür, sevgi dolu, saygı dolu (evet bebek de olsa ciddi anlamda saygıya ihtiyacı var), yaratıcı bir ilişkimiz olsun istiyorum.

Evet, onun için her şeyi yapabilirim; evet o her şeye değer. Ama kendimi de unutmamam, fakat bunu eski Müge olmaya çalışarak değil, yeni, katlanmış, büyümüş, öğrenmiş, değerlenmiş, farketmiş, seçimlerini gözden geçirmiş, zevklerini elemiş, güncellemiş bir Müge olarak yapmayı öğrenmem gerek.

Bu aralar günlerim bunları düşünerek, hayattan biraz daha anlayış dileyerek, sahip olduğumuz tüm şanslara ve güzelliklere şükrederek geçiyor.

Yazamadığım 10 haftada roller costerın en önünde oturuyordum.

Bundan sonra biraz daha arka sıralara geçip etrafıma bakabileceğim,

Sevgiler.

Müge