Katı Gıdaya Nasıl Başlarım? Pratik 30 Gün Kuralı

Dafi ile katı gıdaya geçmek benim için harika bir deneyim olmuştu; doktorumuz 4. ayda katı gıdaya geçebileceğini söylediğinde (formula ile beslendiği için) resmen günleri saydım ve koşarak tabak, kaşık, su içme aparatı vb. ne gerekiyorsa aldım.

Hollanda’da Etos denilen eczane, güzellik ürünleri, bebek ürünleri ve bilimum şey satan yere bebekler için hazırlanmış hazır gıdaları uzun uzun inceledim. Kaçıncı ayda hangi ürünleri karıştırdıklarına baktım. Doktorumuzdan gelen listeyi önüme koydum. Ve başladım araştırmaya. Çünkü burada gittiğimiz Çocuk Merkezi ise hepsinden bambaşka bir yol öneriyordu. Bir de merakım sağolsun Fransızların bu işi nasıl yaptığına kafayı taktım, çünkü Fransız çocuklarının her şeyi yediğine dair rivayetler ve gözlemler neredeyse her yerdeydi.

BLW partileri sosyal medyayı kaplamışken, ben kendime #avokadogibianne olarak başka bir yol çizdim. Bu yolu siz de uygulamak isterseniz diye aşağıda temel bir başlangıç paketi paylaşıyorum. Tabii ki çocuk doktorunuz ile konuşmadan hiçbir şeyi uygulamayın. Fakat her kültürde bambaşka bir yol izlendiğini gördükçe; neden denemeyelim sorusunu sormaya başlıyor insan. Ben hem Türkiye’deki doktorumdan öneriler alıyorum hem buradaki çocuk merkezinden. Çokça okuyorum. Yolumdan memnunum.

baby solid food ile ilgili görsel sonucu

Peki nasıl başladım?

İster 6 aylık, ister 4 aylık iken katı gıdaya başlasın bu yöntem tüm bebişlere uygulanabilir.

* Sebzeler ile başla :
İlk iş bebişi sebzeler ile tanıştırmak. Ben çok sevdiğim balkabağını ilk yemek olarak seçmiştim. Dafi de bayılarak yemişti. 3 gün kuralı ayrıca burada önemli. Yani her başladığınız sebzeyi 3 gün boyunca aynı şekilde devam ederek yediriyorsunuz.  Mesela havuç yedirmek istediniz. 3 gün boyunca yalnızca 1 öğünde havuç yedireceksiniz. Yine bebişin temel gıdası süt olarak kalmaya devam edecek.

*Sütü kesmek yok :
6. aydan sonra fenalık geçiren anneler sütü tamamen kesmek isteyebiliyorlar. Eğer emzirmek istemiyorsanız mutlaka formula ile devam edin. 1 yaşına kadar bebeğinizin temel gıdası süt olarak kalmaya devam edecek. Bu konuda tam aksi düşünen pediatristler var; ama ben yaptığım araştırmalara göre sütü kesmeyi doğru bulmadım. Bu dönemi bebeğinizin yeni tatları deneyimlediği bir dönem olarak görürseniz, bebeğim yemedi, bebeğim doymadı diye strese girmez bu işten keyif alırsınız. Çünkü zaten bebeğinizin temel gıdası süt olarak kalmaya devam edecek. Sütün miktarına ise bebeğiniz yavaş yavaş kendi karar verecek. Her yemekten sonra biraz ara vererek 15-20dk. bebeğinize süt teklif edin. İstediği ve ihtiyacı olan kadarını içecektir.

baby solid food ile ilgili görsel sonucu

*Hiçbir gıda için bebeğinizi zorlamayın:
Fransızların “Yemek zorunda değilsin ama tatmak zorundasın” mottosu çok hoşuma gitti. Ben de bunu uyguluyorum. Ağzına yemek tıkıştırmak ve onu yemek yeme zevkinden mahrum etmek istemiyorum. Mutlaka yeniliklere açık ve tat alma duygusu gelişmiş olsun bana yeter. Bu nedenle elinizden geleni yaptıktan sonra yemek yeme aktivitesini bir savaş alanına çevirmeyin. Bırakın tatsın. 3 gün kuralını uygulayın. Her gün tekrar zevk alacaktır. İlk gün sadece 3 kaşık yerken, 15 günün sonunda 6 kaşık yiyebilir. Bundan az ya da fazla olabilir, bebeğiniz buna kendisi karar verecek. Eğer bir gıdayı beğenmezse zorlamayın, bir hafta sonra tekrar denersiniz. Başka bir sebzeye geçin.

Ä°lgili resim

* İlk 15 gün sadece sebzeler : 
Bunun nedeni bebeklerin zaten halihazırda tatlıları çok sevmeleri ve kolay kabul etmeleri. Ne kadar çok sebze o kadar iyi bir tat gelişimi demek. Ben bebeklere katı gıdaya yoğurt ile başlamaktan yana değilim. Yoğurda geçmek için 8. ayı bekledim. Bu nedenle bebişe yoğurt, muhallebi gibi başlangıçlar yapmanızı gelecek için önermiyorum.
Örneğin; havuç, kabak, brokoli, balkabağı, tatlı patates başlangıç için çok iyi seçenekler.

Ä°lgili resim

* 16. Günden sonra Karışık Sebzeler ve Meyve Atıştırmalığı :
Gidişatınıza göre, 15. günden sonra 2 adet sebzeyi karıştırmayı deneyebilirsiniz. Örneğin; kabak ve tatlı patates / havuç ve patates / balkabağı ve kabak / brokoli ve balkabağı gibi.
Böylece iki lezzeti birarada sunmuş olacaksınız. Daha önce tatmış olduğu tatları karışım halinde keşfedebilecek.

Meyve atıştırmalığını da akşamüzeri öğünü olarak sunabilirsiniz. Bu da bebişinizin atıştırmalıklar için akşamüzeri saatine alışmasına önayak olacaktır.

Meyve olarak; elma / armut / muz / şeftali ve avokado iyi seçenekler.

27., 28. günlere doğru 2 meyveyi de birbirine karıştırabilirsiniz.

Böylece 1 ayın sonunda bebişiniz öğle yemeğinde 2 adet sebze karışımı ve akşamüzeri atıştırmalığı olarak 2 adet meyve püresi yiyor olacak.

Nasıl Hazırlarım?
Ä°lgili resim
İlk ay için sebzeler ve meyveler püre olmalı.
Pütürlü gıdaya geçiş için lütfen acele etmeyin. Özellikle ilk baştaki amacımız pütürlü gıda veya eli ile tutup tutamaması değil, kesinlikle bebişinizin tatlar ile tanışabilmesi olmalı.

Bu nedenle sebzeleri buharda haşlamaya özen gösterin. Suda haşlanan sebzeler bütün vitaminlerini suya bırakıyorlar. Bu nedenle buharda pişirme yöntemini kullanmanızı öneriyorum. Küçük bir tüyo : eğer sebzeleri suda haşlarsanız, ilk günler için bebeğinizin biberonuna soğuttunuz sebze aromalı kalan suyu ekleyerek onu sebze tatlarına alıştırabilirsiniz.

Sebzeleri buharda haşladıktan sonra el blenderınız ile biraz zeytinyağı ekleyerek püre haline getirebilirsiniz.

Tarifler ve detaylı bilgiler için takipte kalın 🙂

Instagram hesabımızdan daha çok tarife ve anlık bilgilere ulaşabilirsiniz.
#fransızgibibebek
#avokadogibianne

Tüm bebişlere afiyet olsun 🙂
Sizin de önerileriniz varsa lütfen ekleyin.

 

 

 

Reklamlar

Bebek İle İlk 3 Ay : Ne Umduk Ne Bulduk?

Dafne, nam-ı diğer Dafi ile geçen ilk 3 ayımız hayatımda aldığım en büyük derslerin paket şeklinde sunulmuş haliydi. Bir annenin ve bir babanın bu ilk 3 aydan öğreneceği çok şey var. Anne olarak kendi payıma bir sürü içsel yolculuğa çıktığımı itiraf edebilirim. Kimi zaman enerjik, kimi zaman depresif, çoğu zaman şaşkın ve gerçekten ne yaşadığımızı anlamayan bir halde geçti gitti ilk 3 ay.

Neler öğrendiğimi ve size neler tavsiye edebileceğimi minik başlıklar altında toparlamak istersem;

Önce Bebişin Rutini / Uyku Düzeni

Bebeklerde uyku düzeni bence hayatımızda girip girebileceğimiz bütün sınavlardan daha zor bir sınav. Ben bu konudan deli gibi korkan bir anne adayı olarak, daha Dafi doğmadan sayısız makale ve kitap okumuş, kendimi uyku düzeni konusuna hepten kaptırmıştım. Dafi doğduğunda hastane odasındaki ilk gece yattığım yerden white noise açarak doktorları korkutacak kadar kendimi konuya vermiştim.

Eve geldiğimiz ilk gece Dafi ağlamaya başladığında, hemen aklımda uçuşan Harvey Karp methodları, Tracey Hogg düsturları ile çocuğu yan çevirip kulağına ŞŞŞŞ lamaya başlamış; Arda’nın çılgın motivasyonu ile yeme-uyuma-aktivite şeklinde geçen bu ilk zamanların Excel çizelgelerini bile çıkarmıştık.

Dafi’nin bir düzeni vardı; elbet bunu keşfetmeliydik – yoksa da biz yaratmalıydık!

İşe ilk önce gece gündüzü öğreterek başladık ve her şeyi saatli, takipli yaptık. Her ağladığında meme/mama vermedik, uykularını takip ettik ve doktorumuzun önerisiyle gün içinde (ve bunu geceye çekmek koşulu ile) en az 1 kere 4-5 saat kadar uyumasına izin verdik. Gelişimi için bu çok önemliydi.

Şanslıydık, çünkü Dafi çok ağlayan bir bebek değildi. Yemeğini yediği sürece güzelce uyuyabilirdi. Fakat ilk 1 ay sonunda ufak ufak kolik belirtileri baş gösterdi. Akşamüzeri olduğu anda Dafi huysuzlanmaya, çılgınca ağlamaya başladı. Bu konudan da gaz giderici damlalar, değişen mama tipi derken kısa sürede paçamızı kurtardık.

Fakat bu sefer de, uyunmayan gündüz uykuları baş gösterdi. Dafi artık yatağında uyumuyordu. Akşam bir şekilde yatağında destekli bir şekilde (biberon) uyuyordu fakat gün içinde feryat figan, kucaktan kucağa hatta ana kucağında sallanmaya varana kadar saçma sapan şekilde uyuma alışkanlıkları edinmeye başlamıştı.

O esnada taşınma derdinde olduğumuzdan bir şekilde düzen elden gider gibi oldu; fakat Amsterdam’a geldikten sonra gece uykularını biraz toparlayabildiysek de gündüz uykusuzluğu artık hem Dafi’nin hem benim canıma tak etmişti. Uyuyamıyor, uyumadıkça huzursuzlanıyor ve evi bana dar ediyordu. Çareyi bebek arabasını kapıp park bahçe dolaşmakta bulmuştum. Bir gün sabah 11 de çıkıp akşam 19 da eve girdiğimi bilirim. Resmen saat 16.30-17.00 sularında evde olmak istemiyordum.

Tam bütün bunlar peak yapmış, Dafi 3. ayını doldurmuşken ani bir Türkiye seyahati yapmamız gerekti. Anne kız bu seyahatte birbirimiz hakkında çok şey öğrendik. Bunlardan biri de uyku düzeni oldu. Döner dönmez ilk iki gün Dafi’nin adaptasyonunu bütün gece uyanmasına izin vererek bekledim. 3. gün ise herkesin acımasız bulduğu fakat gerçekten çok araştırarak umudumu bağladığım Ferber yöntemine başladık. Ve biberon ile uyuma saplantımızı yıkmaya çalışıyoruz. Bugün 10. gündeyiz. Çok güzel sonuçlar aldık. Bu konu hakkında da ayrıca bir yazı yazacağım.

Özetle; uyku bebekler ve çocuklar için devamlı kontrol edilmesi gereken bir mesele. Eminim bizi daha çooook uykusuz geceler, gündüzler bekliyor. Fakat en önemlisi uyku eğitimi falan değil; bir uyku rutini, düzeni. Bebeğin meme/mama saatinin belirli olması, aktivite saatinin belirli olması ve uyku saatinin de bütün bunlar doğrultusunda doğru zamanlarda DESTEKSİZ sağlanabilmesi. Memede, biberonda, emerek, sallayarak, kucakta vs uyutmamak. Çocuğunuza bu şansı vermek bence en önemlisi. Geriye kalan inişler çıkışlar zaten hep olacak.

Uyku konusunda detaylı bir yazı yazacağım ama daha bir şeyi başarmadan kimseye akıl verir gibi olmak istemiyorum, bu nedenle bekleyişteyim 🙂 Fakat düzen, her şey demek. Bunu şüphesiz söyleyebilirim. Hayatınızı kurtarır.

Eşyalara Bağlı Kalma

Bu ilk 3 ayda öğrendiğim çok tatlı bir motto oldu, çünkü Dafi gelmeden dersimi çok çalışmış, gerekli ürünler listemi ezberlemiş; ihtiyacı olan her şeyi dizi dizi dizmiştim. Gak dediğinde şunu, guk dediğinde bunu verecektim ve her şey hallolacaktı 🙂 Şimdi doğruya doğru, evet bu listeler çok işime yaradı. Çoğu ürünü önceden aldığımı gören ailem bile dersime iyi çalıştığımı kabul etmişti. Bebeğiniz doğmadan iyi bir hazırlık yapmak sizi en azından ilk 3 ay için gerçek anlamda rahatlatacaktır. Fakat, eşyalardan medet ummak işte bu tamamen bir stres kaynağı.

Dikkat etmeyi öğrendiğim şey, her bebeğin gelişimini takiben ihtiyaçlarının farklı olduğu. Ayrıca sırf o araç gereci aldınız diye o problem çözülecek veya olmayacak diye bir şey yok. En önemlisi bebeğinizi izlemek. Mesela pişik önlemek için gerekli önlemleri/ürünleri evet önceden alın, ama salıncak/oyuncak/ana kucağı vb pahalı yatırımlar konusunda sakin olun. Belki de bebeğiniz hiçbirini sevmeyecek veya siz zaten neye ihtiyacı olduğunu onu tanıdıkça anlayacaksınız.

İnsanlara Kulak Asma

İşte bu ilk 3 ayda öğrendiğim en güzel başlık. Özellikle “Emiyor mu?” sorusunun muhatabı olmaya hazır değilseniz, önce kendinizi bir güzel güçlü cevaplarla kuşatmanız gerek. Her kafadan bir ses, her kafadan bir yorum gelecek. Bebeğinizi süzüp sağlıklı olup olmadığını tartan teyzeler, iyi bakıp bakmadığınızı değerlendiren aile dostları, utanmasa bebeğinizi elinden alıp ben daha iyi bakarım sonuçta bilmemkaç çocuk büyüttüm sen ne bilirsinciler, mama verdiğinizi duyup inatla emzirme konusunda “neden, niçin, niye” diye tutturarak çocuğunuza fare zehiri verdiğinizi ima edenler, mama yediği için ilerde zeki olmayacağı kaygısı ile size acıyarak bakanlar (evet çünkü tüm anne sütü ile beslenenler şu an Elon Musk)  olacak. Bunları zor da olsa duymamayı öğrendim.

Direnmemeyi ve en önemlisi kendimi bu insanlar yüzünden kötü hissetmemeyi öğrendim. Tabii zaman aldı. Tabii ki çoğu cümleyi kafama taktım. Özellikle emzirme konusunda doğumdan önce bile ciddi argümanlarım olmasına rağmen, sütüm az olduğunda bir parça üzüldüm ve kendimi eksik hissettim, evet. Hiçbir annenin sütü az değildir, anneler beceriksizdir diye ortalarda dolaşan herkesten nefret ederek tırnaklarımı kemirdim, evet. Ama sonra hepsi geçti. Çünkü bunların kültürel birer kavga olduğunu da, bunun annenin bir tercihi olduğunu da içime sindirdim. Ve bu düşüncesiz, empati yoksunu, bayağı insanlara kulaklarımı tıkamayı öğrendim.

Anne olmayı oturttuğum andan ve Dafi’nin sorumluluğunu aldığımı/alabildiğimi farkettiğim andan beri kimse umrumda değil. Onun için en iyisini yapmaya gayret ettiğimi biliyorum, ve bundan sonraki yolda daha mutlu hissediyorum.

Her Şey Olmaya Çalışma

Bu psikolojim için çok önemli ve zor kazandığım bir madde oldu. Çünkü ister istemez anne olduktan sonra, eğer benim gibi zorlu ve içe kapanık bir hamilelik geçirdiyseniz doğumdan sonra her şey olabilme eğiliminiz artabilir.

Bundan kastım ne?

Hem anne, hem eş, hem kadın, hem kariyer sahibi bir insan, hem sosyal bir insan, hem evini idare edebilen, hem de her şeyi çekip çevirebilen bu sırada da kendisine, bakımına, ihtiyaçlarına vakit ayırabilen bir insan olma kaygısı.

Evet, ben bunu yaşadım. Eski kotlarıma 15 gün sonra girebileceğim inancı, eski filmlerime kitaplarıma dönebileceğim ve Dafi uyuduğunda yine eşim ile eski Müge olabileceğim sanrıları ile uzun bir zaman geçirdim. Dafi uyumadığında, yemek saatleri kaçıp gidip, işten gelen eşim ile zaman geçiremediğimde içten içe sinirleniyor; bebek sallarken aslında şu an daha büyük işlerin başında olmalıydım düşüncelerine kapılıyor; bir türlü kapanmayan kot düğmelerine sayıp sövüyordum. Bir anda her şey olabileceğimi sanmıştım. Fakat hiçbiri tam olmadığında da elimde mutsuzluktan başka bir şey olmuyordu.

Bunu annem sayesinde aştım. Benimle yaptığı “yavaş ol, sakin ol, kendin ol” konuşması ile kendime geldim. Mükemmel olma kaygısına tüm kadınlar gibi ben de sürüklenirken bulmuştum kendimi. Sarsıldım ve durdum.

Processed with VSCO with hb2 preset

Dafi ile geçen her an çok kıymetli, geri alınamaz, bir daha yaşanamaz ve çok özel. Anne olmak bir o kadar sorumluluklarla dolu tam zamanlı bir iş evet, ama bir süre çeşitlendirilebilecek, başa çıkılabilecek, tercih edilen bir iş. Çocuğumun ve benim uzun seneler hatırlayacağımız bir iş. Bu nedenle, başka hangi işleri kaçırdığımı düşünmeyi bıraktım.

Eşimin benden bir beklentisi olmadığı halde, sanki bir beklentisi varmış gibi strese girmenin son derece anlamsız olduğunu; onunla da rahat olduğumda daha iyi sohbet edebildiğimi farkettim. Sakin olmadığımda sadece Dafi hakkında konuşarak evde kriz yarattığımı görerek bundan da çok geç olmadan vazgeçtim.

Bu ilk 3 ayda anladım ki, bazen sadece neysek oyuz. Gelen kilolar gidecek, uykular geri gelecek, günler dönecek; bu sırada her şey olmaya çalışmaktansa sadece kendimiz olmaya odaklanarak mutlu olabiliriz/olabilirim.

Geleceği Hesaplama

Anda kalmanın önemini çoğu zaman kendimize tekrar etsek de, başarması belki de çoğumuz için mümkün olmayan felsefelerden biri. Zaten geleceği hesaplama konusunda kendimi zor zapteden biri iken, anne olunca bu özelliğim coştu. Şu ayda bu, diğer ay şu, sonra şu aya gelince de bunu yaparız gibi planları havada kapmaya başlamıştım ki; hoooooop durdum!

Geleceği hesaplayarak hiçbir şey olmuyor, çünkü gelecek hiç sizin hesaplarınızdaki gibi gelmiyor. Yani en azından bana hep böyle oldu. Hesaplarınızdaki gibi gelmediğinde de daha çok hüsran sizi takip ediyor. Bundan yırtmanın en iyi yolu, geleceği hesaplamamak. Geleceğe bel bağlamamak.

Yani; 3. ay bitsin her şey düzelecek, 5. ay bitsin şunlar geçecek bunlar geçecek; kreş zamanı gelsin rahat edeyim, okul zamanı gelsin de kendime zaman ayırayım falan bunları unutun. 

Derdiniz kendinize zaman ayırmaksa tam şu an, şimdi ayırabilirsiniz. Mümkün değil demeyin, inanın mümkünmüş. Ben de geç keşfettim.

Anda kalın. Gelecekle kumar oynamayın. Kendinizi olup olmayacağını bilmediğiniz şeylere sabitleyerek, bugünü kaçırmayın. Ben 3 ay boyunca neredeyse bunu yaptım, fakat artık anda kalmaya önem veriyorum. Tavsiye ederim.

Kadınlık, Annelik ve Gönüllü Çocuksuzluk

Bu blogu açarken, aslında aklımda olan bir anne blogu daha fikri değildi. Aksine, kimsenin annelik kutsaldır miti dışına çıkmadan övüp durduğu annelik, hamilelik gibi büyülü konuların kadınlar için gerçekte neler ifade edebileceğinin altını çizmekti. Hala da aklım fikrim ve kalbim bu yönde.

Eğitimimi sürdürdüğüm alanın da desteği ile, kadının toplumsal kurgular ile içine çekildiği bu atmosferden son derece şikayetçiyim. Ben hamile kaldığımda, belki her kadın gibi belki her kadından daha az/fazla sorunlar yaşadım. Ve bu bana bedenimi, karakterimi, kadınlığımı, kişiliğimi ve bana anlatılan mitik yanılgıları tekrar sorgulattı. Hamilelik gerçekten büyülü müydü? Gerçekten kadının en güzel olduğu, ışıl ışıl parladığı (?), kutsal bir tanrıçaya dönüştüğü bir dönem miydi? Sosyal medyada oluşturulan “modern annelik” düzenine uygun “mükemmel anneler”, bedeni hiç bozulmamışçasına pozlar veren hamileler gerçek miydi? Veya tam olarak neyi temsil ediyorlardı? Bir idol, bir hedef, bir amaç, bir beklenti? Neydi bunların arkasındaki?

Erkekler de bu sosyal medyada oluşturulan annelik mitinden etkileniyor olabilir miydi? Örneğin siz evde poponuza sığmayan kocaman eşofman ve yüzünüzden hormonlara yenik düşüp fışkıran bilimum sivilce, tüy gibi dertlerle boğuşurken; bu pürüzsüz kadınlar dışarda bir yerlerde vardı ve siz neden böyleydiniz? Onlar gibi olamaz mıydınız?

Toplumsal baskılar her çağ ve dönemde farklı mecralar ile kendilerini göstermişlerdir. Mahalle baskısı dediğimiz şey artık kendisini şüphesiz ki sosyal baskı olarak ortaya koyuyor. Bunun öncüsü Facebook iken şimdi bayrağı Instagram taşıyor.

Benim yazmaya başlamamın arkasında – zaten yazılarımın da hep bir felaket tellalı havası taşımasının sebebi de bu – aslında “annelik ve hamilelik sandığınız gibi bir durum değil” motivasyonu yatıyor. Elbette değerli, özel, her kişinin kendi içinde yaşadığı eşsiz anlar toplamı olabilir. Fakat temelde düşünürsek, aslında tamamen biyolojik bir durum. Yani biyolojik olarak elverişli olan her kadın anne olabiliyor. Hatta daha da ileriye götürürsek her canlı. Bu da iki toplumsal sorunu beraberinde getiriyor. Birincisi; çocuk sahibi olmayan kadını biyolojik olarak yetersiz / eksik / bereketsiz görme. İkincisi; çocuk sahibi olan her kadından kutsal / yüce / şefkat dolu / iyi davranışlar bekleme.

Bu bağlamda baktığımızda, sosyal, politik, ekonomik temelli belirteçlerin de annelik mitinde büyük rol oynadığını görüyoruz. Yani annelik sadece kadının kendi içinde yaşadığı bir durum veya eşi ile karar vererek seçtiği bir yol değil. Olamıyor da, kalamıyor da. Annelik bulunduğunuz topluma göre şekilleniyor. Bulunduğunuz toplumda savunulan çocuk sayısına, çocuk bakım şekillerine, annelik modellerine uygunluğunuz sizi tanımlayan ve belirleyen katmanlar halini alıyor. Örneğin; Fransız bir annenin (çalışıp çalışmaması önemli değil) çocuğunu küçük yaşta kreşe bırakması devlet tarafından karşılanıp desteklenip, toplum tarafından uygun bulunurken; aynı durum Türkiye’de ve birçok başka ülkede hayretle karşılanmakta, küçük yaşta kreşe giden çocuğun annesi suçluluk duygusu ile başbaşa bırakılmakta; özellikle anne çalışmıyorsa böyle bir davranış kınanarak daha da ilerisi devlet ve toplum tarafından annenin çalışma hayatından uzaklaşıp evde çocuk bakımına zaman ayırması teşvik edilmekte.


Durum her zaman kadının üzerinde bir yerlerde. Hatta annelik sonrasında kadının “kadın” olmaya hakkı hala var mı o bile düşündürücü. Bu noktada kadının bencilliği ve fedakarlığı sorgulanmıyor mu?

İyi anne / kötü anne / yetersiz anne sıfatları bize her gün o ya da bu kanaldan (sosyal medya, komşu teyze, televizyondaki dizi, haber bülteni, iş yerinde arkadaş vb.) pompalanıp duruyor. Herkes ya birbirine benzemeye, ya da birbirinden bazı şeyleri saklamaya çalışıyor. Üstünlük algısı bu kulvarda da kadının yakasını bıramıyor. Ayıplanma, dışlanma, yargılanma kaygısı son hız devam ediyor.

Okuduğum forumlarda (özellikle insan manzaraları görmek adına okurum) aklınıza hayalinize gelmeyecek konular hakkında kendisini yetersiz ve eksik hisseden kadın görüyorum. En başta “çocuğu olmadığı için” eksik hissettirilmek istenilen ve sıklıkla da başarılan kadınlar var. Çocuğu olmadığı için terkedilen kadınlara ise zaten yıllardan beri alışkın değil miyiz? Kadınların tüp bebek merkezlerinde, aile danışmanlık birimlerinde kendilerini zorlayarak, hormon tedavileri gibi ağır zahmetler altına girerek, bazen tüm hayatlarından, evliliklerinden, kariyerlerinden çalmalarının nedeni sizce ne olabilir?

Sonraki konulardan ilki ise “emzirmek”. Evet, emzirmek Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından ilk 6 ay bebek için tek gıda olarak kabul ediliyor ve öneriliyor. Bunu mümkün kılabilmek bebek sağlığı ve sütün içindeki antikorlar anlamında tıbbi olarak çok değerli. Bunun farkındayız. Bilinçlenmek ve bilinçlendirmek elbet güzel. Fakat anneyi emzirebilmesi, sütünün bebeğe yetip yetmediği, sütünün miktarı, annenin nerede / nasıl emzirdiği üzerinden tanımlamak gerçekten sınırın geçildiği noktaya işaret ediyor. Örneğin ülkemizde anneler birbirine emzirmediği için hakaret edebiliyor. Bir kadın anne olduğunda, eve gelen eş dost akraba sütünün bebeğe yetip yetmediğini tıbbi dayanaklarla değil, sosyal yeterlilik merakıyla sorup duruyor. Zaten halihazırda yeni anne olan kadın, kendisini “acaba yanlış mı yapıyorum” soruları ile yiyip bitiriyor. Ve bakınız postpartum depresyonunun bir bacağını da bu baskılar oluşturuyor.

Hastanede sezaryen, erken doğum, bebeğin anne ile teması gibi konular kaynaklı anne sütü az veya hiç oluşmadığında, mama öneren doktorlar topa tutuluyor. Çalışan annenin, bebeğini daha tok tutabilmek adına bir öğün için mamaya başvurması şiddetle kınanıyor. Hatta öyle ki, ebeler çalışan annelerin yardımcısı olan süt sağma makinalarına ve biberonlara nefretle yaklaşıyor. Bunları “eh işte, yani elle sağsanız, bebek kucağınızda olsaydı daha iyiydi ama artık neyse, yapmışsınız bir hata dönmüşsünüz çalışmaya, madem öyle biberon verin madem..” tadında, kadına suçluluk duygusunu sonuna kadar hissettirecek tonlarda söylüyorlar. Çalışan annelerin yaşadığı ve kendilerine söyledikleri “keşke” ler arttırılıyor. Sanki biberon, emzik vererek bebeğine bir düşman sunmuş veya bebeğine çok zorda kaldığında televizyon izlettiği için onun ölümüne yol açmış gibi ağır ithamlar kadınların yakalarını bırakmıyor. Aslında temelde yine başa dönülüyor; kadın kendisi olmakla değil, anneliği üzerinden tanımlanıyor.

Kadın, bebeği ağladığı için “kötü anne” ilan ediliyor. Baba her nedense yalnızca her zamanki evin erkeği olarak kabul ediliyor ve kadın bebek ile mücadele ederken, babayı da hoş tutmadığı için aslında ilk anlamda eşi olan erkek ile anlaşamıyor; yalnızlaşıyor. Bebek ağladığında “sustur şunu” diyen babalar, erkekler gelsin aklınıza. Hiç de az değiller değil mi?

Bebek sahibi olduktan sonra boşanan çift sayısı oldukça fazla. Çocuktan sonra evliliğin değişeceği, aşkın biteceği, çocuğun her şeyi mahvedeceği üzerine söylemler de bir o kadar çok. Bunun nedenlerini hiç düşündük mü? Babaların neden aldatmayı seçtiğini, neden cinsel yaşamın bittiğini, neden kadınların sonu gelmeyen depresyonlara sürüklendiğini ve bu konuda kimsenin destek olmayı seçmediğini; kadının yalnızlaşıp, erkeğin evden uzaklaşıp sonunda kopan dağılan aileler ve ortada kalan çocuklar olduğunu hiç düşündük mü?  Böyle durumlarda yine kadına sorumluluklar yükleyerek, “saçını tara ki kocan eve geldiğinde seni güzel görsün”, “kendini çocuğa çok verdin adamı ihmal ettin”, bir evi çekip çeviremedin, hem de bir çocukla, bizim zamanımızda ohoo kaç çocukla bir yandan börek açar ayağımızla da çamaşır yıkardık” cümleleri ile yine kadını mı suçladık yoksa?

Yazı içinden yazı çıkaracak ve çok uzun yazacak konular bunlar.

Sadece, başta bahsettiğim noktaya dönersek kadının toplumdaki yerini hala “çocuk” belirliyor. Bununla birlikte kadın çocuk sahibi olduğunda ve olmadığında fedakar / bencil, makbul / marjinal, kutsal / değersiz gibi (Sever, M., 2015) sıfatlar ile niteleniyor. Buna en güzel örnek; 3 çocuk sahibi bir kadının toplum politikaları ile örtüşen bir seçimi olduğu için makbul ilan edilmesi fakat diğer yandan farklı bir toplum kesimi tarafından eğitimsiz, cahil, düşünmeden çocuk yapmış kadın olarak görülmesi verilebilir. Burada sorun her iki açıdan da kadını çocuk ve annelik ile tanımlamaktır.

Bu durumu en çok pekiştirenler bana göre şüphesiz ki kadınlar. Toplumda oluşan norm ve değerleri, devlet politikaları ile harmanlayarak içselleştiren kadınlar birbirlerine en büyük baskıyı yaratıyor. Katı gıdaya geçerken BLW (ne olduğunu bilmiyorsanız, kendinizi bilmek zorunda yoksa eksik kalmış anne olarak hissetmeyin.) dışına çıkanlara saldıranlar, ağzında emzik olan bir çocuğun annesine kolaya kaçtığı için kaş göz yapmalar, toplu taşımada kanguru ile taşıdığı çocuğunu boğacak diye “sen bu çocuğun katilisin” gibi ağır ithamlar ile anneyi ağlatmalar.. ve daha niceleri.

Yazıyı toparlamam gerekirse, bu blogta “ideal annelik” ve anneliğin aslında içgüdüsel olduğu, aslında her kadının içinde bir yerlerde anne olduğu, bu duyguyu elbet bir gün ortaya çıkaracağı gibi mitler yer almıyor, almayacak da. Başlıktaki “başka bir annelik” tanımlaması da aslında tam olarak bunu hedef alıyor. Kadın için anne olmak uğruna her şeyin zorlaştırıldığı, koşullandırıldığı, şartlandırıldığı bir ortamda anne olmayı tercih eden kadına bir soluk verebilmek; gönüllü çocuksuzluğu seçen, pati annesi olmayı seçen, veya sadece kendisi olmayı seçen kadın için de bu toplumda yüceltici veya eksiltici hiçbir şeyin olmadığını hissettirmek.

Belki bir nevi hayal de denilebilir.

Özellikle biz akademisyenlerin ağır cümleler ile bilimsel dergilerde yazdığı yazılar, karşı kapıyı çaldığınızda karşınıza çıkan tükenmiş anneye ulaşmıyor. Bunu biliyorum. O kadınlar hala arama motorlarına dertlerine derman olacak en hızlı çözümleri yazıyorlar. Hala belki birkaç forumdan, belki birkaç bloggerdan gördükleri ile hayatlarını çözmeye çalışıyorlar. Hepimiz o kadınlardan biriyiz. Her konuda böyleyiz. Ve işte annelik, çocuk sahibi olmak, ebeveynlik, aile ilişkileri gibi konularda kadınlar belki de hiç aramadıkları kadar destek arıyor.

Yazarken bunları hissederek yazıyor, hiçbir şekilde anneliği kutsamıyor, gönüllü çocuksuzluğu destekliyor, anneliğin kadınlığı tanımlayacak bir görev, emzirmenin kadını bereket tanrısı haline getirecek bir meziyet olmadığını savunuyorum.

Eğer benimle aynı sulardaysanız, doğru blogdasınız demektir.

Bu konuda bir sonraki yazım : “Babalar da Postpartum Yaşar mı?” olacak.

Sevgiler 🙂