Kadınlık, Annelik ve Gönüllü Çocuksuzluk

Bu blogu açarken, aslında aklımda olan bir anne blogu daha fikri değildi. Aksine, kimsenin annelik kutsaldır miti dışına çıkmadan övüp durduğu annelik, hamilelik gibi büyülü konuların kadınlar için gerçekte neler ifade edebileceğinin altını çizmekti. Hala da aklım fikrim ve kalbim bu yönde.

Eğitimimi sürdürdüğüm alanın da desteği ile, kadının toplumsal kurgular ile içine çekildiği bu atmosferden son derece şikayetçiyim. Ben hamile kaldığımda, belki her kadın gibi belki her kadından daha az/fazla sorunlar yaşadım. Ve bu bana bedenimi, karakterimi, kadınlığımı, kişiliğimi ve bana anlatılan mitik yanılgıları tekrar sorgulattı. Hamilelik gerçekten büyülü müydü? Gerçekten kadının en güzel olduğu, ışıl ışıl parladığı (?), kutsal bir tanrıçaya dönüştüğü bir dönem miydi? Sosyal medyada oluşturulan “modern annelik” düzenine uygun “mükemmel anneler”, bedeni hiç bozulmamışçasına pozlar veren hamileler gerçek miydi? Veya tam olarak neyi temsil ediyorlardı? Bir idol, bir hedef, bir amaç, bir beklenti? Neydi bunların arkasındaki?

Erkekler de bu sosyal medyada oluşturulan annelik mitinden etkileniyor olabilir miydi? Örneğin siz evde poponuza sığmayan kocaman eşofman ve yüzünüzden hormonlara yenik düşüp fışkıran bilimum sivilce, tüy gibi dertlerle boğuşurken; bu pürüzsüz kadınlar dışarda bir yerlerde vardı ve siz neden böyleydiniz? Onlar gibi olamaz mıydınız?

Toplumsal baskılar her çağ ve dönemde farklı mecralar ile kendilerini göstermişlerdir. Mahalle baskısı dediğimiz şey artık kendisini şüphesiz ki sosyal baskı olarak ortaya koyuyor. Bunun öncüsü Facebook iken şimdi bayrağı Instagram taşıyor.

Benim yazmaya başlamamın arkasında – zaten yazılarımın da hep bir felaket tellalı havası taşımasının sebebi de bu – aslında “annelik ve hamilelik sandığınız gibi bir durum değil” motivasyonu yatıyor. Elbette değerli, özel, her kişinin kendi içinde yaşadığı eşsiz anlar toplamı olabilir. Fakat temelde düşünürsek, aslında tamamen biyolojik bir durum. Yani biyolojik olarak elverişli olan her kadın anne olabiliyor. Hatta daha da ileriye götürürsek her canlı. Bu da iki toplumsal sorunu beraberinde getiriyor. Birincisi; çocuk sahibi olmayan kadını biyolojik olarak yetersiz / eksik / bereketsiz görme. İkincisi; çocuk sahibi olan her kadından kutsal / yüce / şefkat dolu / iyi davranışlar bekleme.

Bu bağlamda baktığımızda, sosyal, politik, ekonomik temelli belirteçlerin de annelik mitinde büyük rol oynadığını görüyoruz. Yani annelik sadece kadının kendi içinde yaşadığı bir durum veya eşi ile karar vererek seçtiği bir yol değil. Olamıyor da, kalamıyor da. Annelik bulunduğunuz topluma göre şekilleniyor. Bulunduğunuz toplumda savunulan çocuk sayısına, çocuk bakım şekillerine, annelik modellerine uygunluğunuz sizi tanımlayan ve belirleyen katmanlar halini alıyor. Örneğin; Fransız bir annenin (çalışıp çalışmaması önemli değil) çocuğunu küçük yaşta kreşe bırakması devlet tarafından karşılanıp desteklenip, toplum tarafından uygun bulunurken; aynı durum Türkiye’de ve birçok başka ülkede hayretle karşılanmakta, küçük yaşta kreşe giden çocuğun annesi suçluluk duygusu ile başbaşa bırakılmakta; özellikle anne çalışmıyorsa böyle bir davranış kınanarak daha da ilerisi devlet ve toplum tarafından annenin çalışma hayatından uzaklaşıp evde çocuk bakımına zaman ayırması teşvik edilmekte.


Durum her zaman kadının üzerinde bir yerlerde. Hatta annelik sonrasında kadının “kadın” olmaya hakkı hala var mı o bile düşündürücü. Bu noktada kadının bencilliği ve fedakarlığı sorgulanmıyor mu?

İyi anne / kötü anne / yetersiz anne sıfatları bize her gün o ya da bu kanaldan (sosyal medya, komşu teyze, televizyondaki dizi, haber bülteni, iş yerinde arkadaş vb.) pompalanıp duruyor. Herkes ya birbirine benzemeye, ya da birbirinden bazı şeyleri saklamaya çalışıyor. Üstünlük algısı bu kulvarda da kadının yakasını bıramıyor. Ayıplanma, dışlanma, yargılanma kaygısı son hız devam ediyor.

Okuduğum forumlarda (özellikle insan manzaraları görmek adına okurum) aklınıza hayalinize gelmeyecek konular hakkında kendisini yetersiz ve eksik hisseden kadın görüyorum. En başta “çocuğu olmadığı için” eksik hissettirilmek istenilen ve sıklıkla da başarılan kadınlar var. Çocuğu olmadığı için terkedilen kadınlara ise zaten yıllardan beri alışkın değil miyiz? Kadınların tüp bebek merkezlerinde, aile danışmanlık birimlerinde kendilerini zorlayarak, hormon tedavileri gibi ağır zahmetler altına girerek, bazen tüm hayatlarından, evliliklerinden, kariyerlerinden çalmalarının nedeni sizce ne olabilir?

Sonraki konulardan ilki ise “emzirmek”. Evet, emzirmek Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından ilk 6 ay bebek için tek gıda olarak kabul ediliyor ve öneriliyor. Bunu mümkün kılabilmek bebek sağlığı ve sütün içindeki antikorlar anlamında tıbbi olarak çok değerli. Bunun farkındayız. Bilinçlenmek ve bilinçlendirmek elbet güzel. Fakat anneyi emzirebilmesi, sütünün bebeğe yetip yetmediği, sütünün miktarı, annenin nerede / nasıl emzirdiği üzerinden tanımlamak gerçekten sınırın geçildiği noktaya işaret ediyor. Örneğin ülkemizde anneler birbirine emzirmediği için hakaret edebiliyor. Bir kadın anne olduğunda, eve gelen eş dost akraba sütünün bebeğe yetip yetmediğini tıbbi dayanaklarla değil, sosyal yeterlilik merakıyla sorup duruyor. Zaten halihazırda yeni anne olan kadın, kendisini “acaba yanlış mı yapıyorum” soruları ile yiyip bitiriyor. Ve bakınız postpartum depresyonunun bir bacağını da bu baskılar oluşturuyor.

Hastanede sezaryen, erken doğum, bebeğin anne ile teması gibi konular kaynaklı anne sütü az veya hiç oluşmadığında, mama öneren doktorlar topa tutuluyor. Çalışan annenin, bebeğini daha tok tutabilmek adına bir öğün için mamaya başvurması şiddetle kınanıyor. Hatta öyle ki, ebeler çalışan annelerin yardımcısı olan süt sağma makinalarına ve biberonlara nefretle yaklaşıyor. Bunları “eh işte, yani elle sağsanız, bebek kucağınızda olsaydı daha iyiydi ama artık neyse, yapmışsınız bir hata dönmüşsünüz çalışmaya, madem öyle biberon verin madem..” tadında, kadına suçluluk duygusunu sonuna kadar hissettirecek tonlarda söylüyorlar. Çalışan annelerin yaşadığı ve kendilerine söyledikleri “keşke” ler arttırılıyor. Sanki biberon, emzik vererek bebeğine bir düşman sunmuş veya bebeğine çok zorda kaldığında televizyon izlettiği için onun ölümüne yol açmış gibi ağır ithamlar kadınların yakalarını bırakmıyor. Aslında temelde yine başa dönülüyor; kadın kendisi olmakla değil, anneliği üzerinden tanımlanıyor.

Kadın, bebeği ağladığı için “kötü anne” ilan ediliyor. Baba her nedense yalnızca her zamanki evin erkeği olarak kabul ediliyor ve kadın bebek ile mücadele ederken, babayı da hoş tutmadığı için aslında ilk anlamda eşi olan erkek ile anlaşamıyor; yalnızlaşıyor. Bebek ağladığında “sustur şunu” diyen babalar, erkekler gelsin aklınıza. Hiç de az değiller değil mi?

Bebek sahibi olduktan sonra boşanan çift sayısı oldukça fazla. Çocuktan sonra evliliğin değişeceği, aşkın biteceği, çocuğun her şeyi mahvedeceği üzerine söylemler de bir o kadar çok. Bunun nedenlerini hiç düşündük mü? Babaların neden aldatmayı seçtiğini, neden cinsel yaşamın bittiğini, neden kadınların sonu gelmeyen depresyonlara sürüklendiğini ve bu konuda kimsenin destek olmayı seçmediğini; kadının yalnızlaşıp, erkeğin evden uzaklaşıp sonunda kopan dağılan aileler ve ortada kalan çocuklar olduğunu hiç düşündük mü?  Böyle durumlarda yine kadına sorumluluklar yükleyerek, “saçını tara ki kocan eve geldiğinde seni güzel görsün”, “kendini çocuğa çok verdin adamı ihmal ettin”, bir evi çekip çeviremedin, hem de bir çocukla, bizim zamanımızda ohoo kaç çocukla bir yandan börek açar ayağımızla da çamaşır yıkardık” cümleleri ile yine kadını mı suçladık yoksa?

Yazı içinden yazı çıkaracak ve çok uzun yazacak konular bunlar.

Sadece, başta bahsettiğim noktaya dönersek kadının toplumdaki yerini hala “çocuk” belirliyor. Bununla birlikte kadın çocuk sahibi olduğunda ve olmadığında fedakar / bencil, makbul / marjinal, kutsal / değersiz gibi (Sever, M., 2015) sıfatlar ile niteleniyor. Buna en güzel örnek; 3 çocuk sahibi bir kadının toplum politikaları ile örtüşen bir seçimi olduğu için makbul ilan edilmesi fakat diğer yandan farklı bir toplum kesimi tarafından eğitimsiz, cahil, düşünmeden çocuk yapmış kadın olarak görülmesi verilebilir. Burada sorun her iki açıdan da kadını çocuk ve annelik ile tanımlamaktır.

Bu durumu en çok pekiştirenler bana göre şüphesiz ki kadınlar. Toplumda oluşan norm ve değerleri, devlet politikaları ile harmanlayarak içselleştiren kadınlar birbirlerine en büyük baskıyı yaratıyor. Katı gıdaya geçerken BLW (ne olduğunu bilmiyorsanız, kendinizi bilmek zorunda yoksa eksik kalmış anne olarak hissetmeyin.) dışına çıkanlara saldıranlar, ağzında emzik olan bir çocuğun annesine kolaya kaçtığı için kaş göz yapmalar, toplu taşımada kanguru ile taşıdığı çocuğunu boğacak diye “sen bu çocuğun katilisin” gibi ağır ithamlar ile anneyi ağlatmalar.. ve daha niceleri.

Yazıyı toparlamam gerekirse, bu blogta “ideal annelik” ve anneliğin aslında içgüdüsel olduğu, aslında her kadının içinde bir yerlerde anne olduğu, bu duyguyu elbet bir gün ortaya çıkaracağı gibi mitler yer almıyor, almayacak da. Başlıktaki “başka bir annelik” tanımlaması da aslında tam olarak bunu hedef alıyor. Kadın için anne olmak uğruna her şeyin zorlaştırıldığı, koşullandırıldığı, şartlandırıldığı bir ortamda anne olmayı tercih eden kadına bir soluk verebilmek; gönüllü çocuksuzluğu seçen, pati annesi olmayı seçen, veya sadece kendisi olmayı seçen kadın için de bu toplumda yüceltici veya eksiltici hiçbir şeyin olmadığını hissettirmek.

Belki bir nevi hayal de denilebilir.

Özellikle biz akademisyenlerin ağır cümleler ile bilimsel dergilerde yazdığı yazılar, karşı kapıyı çaldığınızda karşınıza çıkan tükenmiş anneye ulaşmıyor. Bunu biliyorum. O kadınlar hala arama motorlarına dertlerine derman olacak en hızlı çözümleri yazıyorlar. Hala belki birkaç forumdan, belki birkaç bloggerdan gördükleri ile hayatlarını çözmeye çalışıyorlar. Hepimiz o kadınlardan biriyiz. Her konuda böyleyiz. Ve işte annelik, çocuk sahibi olmak, ebeveynlik, aile ilişkileri gibi konularda kadınlar belki de hiç aramadıkları kadar destek arıyor.

Yazarken bunları hissederek yazıyor, hiçbir şekilde anneliği kutsamıyor, gönüllü çocuksuzluğu destekliyor, anneliğin kadınlığı tanımlayacak bir görev, emzirmenin kadını bereket tanrısı haline getirecek bir meziyet olmadığını savunuyorum.

Eğer benimle aynı sulardaysanız, doğru blogdasınız demektir.

Bu konuda bir sonraki yazım : “Babalar da Postpartum Yaşar mı?” olacak.

Sevgiler 🙂

Alınmaması Gereken Kitap: “Başlarım Şimdi Anneliğe”

Geldik mi 19. haftaya!

Son 2.5 haftayı eşim sağolsun su gibi geçirdim. Ne ara 19 olduk onu bile farketmedim. Bu cuma yolun yarısı! Yani 20. hafta. Tabii bu yol eğer tamı tamına 40 hafta süren bir gebeliğiniz olursa. Daha önceki yazılarımda bahsetmiştim, hamilelik aylarla değil haftalar ile hesaplanıyor diye. Bakalım bizim kız ne zaman gelecek..

Zaman tik tak tik tak oynarken, ben balina gibi şişerken, hormonlar her yerime tüy salarken, yatakta hiçbir yana dönemeyip tombalak bir yavru köpek gibi uyurken, develer tellal, eee tamam işte durumlar bu kadar karmaşıkken okuduğum kitaplara hız vermenin vakti gelmişti. Hemen girdim idefix‘e (çünkü bence normal bir kitapçıdan yaptığınız alışverişin %50’sini ödüyorsunuz ve her aradığınızı hop diye buluyorsunuz, öyle en çok satan popülerler ile kitapçının yarısı dolu olmuyor, hem de kargo hızlı.) doldurdum sepeti, geldiler 3 günde. Yeni kitap aşığı biri olarak, bir gecede hemen aşağıda yorumlayacağım kitabı bitirdim. Ve bu kitap hakkında iki çift laf etmek istedim.

Kitap : Başlarım Şimdi Anneliğe
Yazar : Şermin Çarkacı

başlarım şimdi anneliğe ile ilgili görsel sonucu
Başlarım Şimdi Anneliğe – Şermin Çarkacı

Eveeet, bu kitabı birçok insandan duyarak, bloggerların hunhar tavsiyelerini alarak ve adını da pek keyifli bularak hemen şipariş edip o gece bitirdim. Bazı eleştirilerim ve sevdiğim yanlar var. Ama bu yazının devamını okumak istemeyenler için acil uyarı yapıyorum; BU BİR REHBER KİTAP DEĞİL! Neden uyarıyorum çünkü kapağında böyle yazıyor; “Anneliğe ve Bebek Bakımına Güzel Bir Başlangıç İçin Rehber Kitap”.

Hmm.. Şermin Çarkacı bu kitabında belli ki kelimeleri güzel kullanıyorum, basit de bir dilim var, yaşadıklarımdan şu annelerin derdine derman olacak kolay bir “rehber” yazayım demiş. Önsözü de pek duygusala bağlayarak, omuza dokunan bir el olarak yorumlamış kendisini. İyi, güzel, amaç kutsal. Ee peki sonra nolmuş?

Kitabı bir gecede bitirdim, ama bu benim okuyuculuğumdan çok bence yazarın aşırı basit dilinden kaynaklanıyor. Gerçekten okuması çok kolay. Akıcı ve basit bir dili var. Hani arkadaşınızdan gelen mesajı okumak ya da blog yazısı okumak ya da ekşi sözlük yorumu okumak gibi basit. Şip şak. Bu samimiyeti arttırmış. Okurken sesli güldüğüm çok an oldu. Kabul. Hatta Arda’ya sesli okuduğum yerler de çok oldu, beraber de güldük. Kabul. Bu açıdan şahane bir kitap, yani Şermin Hanım’ın başından geçenleri yazdığı bir günlük, bir dertleşme ne bileyim bir anı kitabı diyebiliriz. Yani bu yüzden kitabın kapağına “Benim annelik anılarım” veya “Ben annelikten ne anladım” veya “Benim yeni doğan bebek ile annelik maceram” falan gibi şeyler yazılsaymış kitap CUK otururmuş.

Fakaaat.. Kitap gerçekten doğal bir şekilde yazıldığı için bunun neresi rehber diye soruyorsunuz. Çünkü tamamen Şermin Hanım’ın yaptığı doğru, yanlış hatta yalan yanlış şeyler var. Mesela yere düşen emziği bazen çocuğuna kafasını sağa çevirip verdiğini falan anlatıyor. Kendisinin köyde büyüdüğünü, o yüzden bazı şeylerin çok da şaapılmaması gerektiğini ifade ediyor. İyi de, o zaman bu rehber değil ki, bu senin kafana göre zorluğa katlanamayıp uyguladığın şeyler. 3 çocuk yapması ile aşırı övünüyor. Bravo! Önce ikizleri olmuş sonra da bir daha doğurmuş. Umarım planlıdır yani bu ne övünç onu anlayamadım. Hem çalışıp hem 3 çocuk yapıyorum gibi bir dil ona güven vermiş. Tebrikler. Ama yatılı dadı ve anne-baba-anneanne desteği de cabası. 4+1 evde oturduğunu ve yatılı dadı seçiminin ne kadar zor olduğunu anlatıyor. Hatta en güldüğüm kısım sanırım gerçek dadı mülakatlarından aldığı kesitlerdi. Kaç oda-salonda oturduğundan banane de, bizim Türk kadının 3 çocuk yapıp üstüne dadılar tutup üstüne de çalışacak gücü var mı bunu sorguladım. (Hakkımda kısmında yazmıştım, Kadın Çalışmaları alanında akademisyen olmamın bazı sorgulama getirileri var, buna hazır ol okuyucu.) 

Bu tavrı bana son derece garip geldiği gibi, bir yerde de kardeş yapmayan kişilere resmen sövüyor. Tek çocuk yaparsanız çocuğun elinden şu hakkı bu hakkı alırsınız, ne hakla bunu yaparsınız, gücünüz varsa yapın bir kardeş gibi laflar ediyor. Yani bu bir blog yazısı olsa, eyvallah derdim. Ama rehber kitap diye fıldır fıldır satılıyorsa, okunuyorsa; biraz eyvah! dediğimi itiraf etmeliyim.

Sonra kendi içinde çelişik! Organik modasına kızdığı bir bölüm var. Pazara gitmiş de, pazarcı amca çoraba bile organik demiş daha pahalıya satmış falan filan. Böyle hani biraz köyde büyüdüm, pazardan alışveriş yaparım lokalliğini korumak istemiş ama sonraki bir bölümde bir takım konular için organik seçim yaptığı için kendisini kutluyor.

Bebeğe katı gıdaya geçildiğinde tuz ve yağ yasak. Ben bile doğurmadan bunu biliyorum, yuh yani! Şermin Hanım, bu kuralı ihlal etmiş, tuzu da basmış püreye, hatta “blenderdan geçirmeyin diyor doktorlar ama ben geçirdim, tuzladım oh ne güzel yediler; e banane zaten sonra fast foodları hamburgerleri yemeyecekler mi?” diyor! Pes! E ilk günden verseydin Big Mac’i ablacım. Atsaydın blendera patatesle. Oh mis yani. Gelişim 101’den bir haberiz ama rehber kitap yazıyoruz maşallah. Velev ki biri, saf saf bu kitabı okudu ve uyguladı. İçler acısı.

Sonra gelelim en taktığım ve derslerimde bile anlattığım hassas konuya. Emzirmek!

Bu konu hassas çünkü bloggerlar arasında bir moda var, o da; “emziremiyorsanız bırakın yaa, çok takılmayın, kimseye de kendinize karıştırtmayın; bizi annelerimiz SMA larla hazır mamalarla büyütmüş maşallah turp gibiyiz” cilik. Bravo, çok like aldınız, youtube videolarınız çok tıklandı, Şermin Hanım senin de kitabın çok satıldı.

Şimdi şöyle bir fark var, Başlarım Şimdi Anneliğe kitabında Şermin Çarkacı yaşadığı zorluklar nedeni ile sütünün gelmediğinden bahsediyor. Bu nedenle de hatta üzüldüğünü, istese de süt veremediğini ve mamaya geçtiğini anlatıyor. Buna saygım sonsuz. Yapılacak bir şey yok şüphesiz, tahmin ediyorum ki doktorlarına danışmıştır, elinden geleni yapmıştır. Ama yazılarının devamında bu emzirme meselesini hafife almış. Yani ben bir okuyucu olarak, “ya acaba hakkaten çok da uğraşmayıp mama versek, teknoloji gelişmiştir artık mamalar iyidir ya” demeye yaklaştım. Sonra silkelendim!

Ayrıca, hadi sütü gelmedi anlıyorum, ve benim de başıma neler gelecek bilmiyorum; o yüzden büyük konuşmaya gerek yok. Ama ya sonrası? Katı gıdaya geçildiğinde de sevgili yazarımız evde püre yap, hazırla ile uğraşamayıp onu da hazır mamaya bağlamış. Ee ne anladık bu işten? Yani tamam insan böyle çözümler bulabilir, olabilir, yaşamışsındır da bunu çıkıp “Anneliğe ve Bebek Bakımına Güzel Bir Başlangıç İçin Rehber Kitap” diye pazarlamak neden? Bunun neresi güzel bir başlangıç?

Amerikalı doktor diye bahsettiği muhtelemen Harvey Karp abimiz, zaten bu abimizin her yerde bastırarak söylediği anneannelerin metodunun doğru olduğu. Old fashioned – modası geçmiş gibi görünen durumların aslında doğru olduğunu anlatıyor. Yazarımız da çok yaratıcı ya hani, almış bu yazıları anneannesinin söyledikleri ile harmanlamış ordan da yine hooop köye bağlamış!

Özetleyecek olursam, bu kitabı eğer bir annenin kafasına göre başından geçenler olarak alıp okumak, gülmek, uçak yolcuğunda falan okuyarak kafa dağıtmak isterseniz tavsiye ederim.

Ama yok efendim, ben okuyup feyz alacağım, belki işime yarar şeylerden bahsediyordur derseniz, ben bu ablayı dinlemezdim. Sanırım hiçbir tıp kaynaklı veya ebe kaynaklı dünya literatürü de dinlemez. Saldım çayıra mevlam kayıra mantığının övüldüğü bir kitaba da rehber denmez!

Kitabın sonu da yine köye uçuyor, (bu arada köy dokundurmasının nostaljik ve tatlı olduğunu düşünenlerdenseniz yanılıyorsunuz; Ankara’nın modern şehir hayatında yaşayıp, sterilizasyon makinasını öven bir yazarın arada köy iç çekişleri bunlar) uçtuğu köyden de orada bebeklerin sokaklarda salçalı ekmekle koşturduğu günlerden dem vuruyor. Offfff! İçiniz bayıldı mı? Benim bayıldı! Bu “nerede o eski bayramlar” tadındaki serzenişler artık çok sıkıcı. Zaten bunun da ekmeğini yiyerek en son Dedemin Bakkalı diye bir kitap da yazmış kendisi. Hatta ekmeğini yağla balla yemeye devam ederek Dedemin Bakkalı – Çırak diye de seriyi uzatmış. Yakında film çekmesinden korkuyorum. (Ama belki sadece çocuklar için kitap yazmakta iyidir, şimdi hakkını yemeyeyim)

Neden bu kadar karşıyım bu “eskiden şu mu varmış, bu mu varmış, ama bak ne güzel büyümüşüz” laflarına? Çünkü evrime inanıyorum. (öhö) Ve caaanım kadınların birçoğu yanlış doğumlardan kalça çıkığı, bebeklerin birçoğu ilerleyen yaşlarda kanser hatta bir önceki nesil bazen 50 yaşı bile göremiyor. Adapte olacak alerjen, dış etken bu kadar sık değil. Vücut direncinden, vitaminlerden, nasıl emzirileceğinden bile insanlar bi’ haber. Haa eğer eskiden dem vurmak istiyorsak, gelişmemiş modern zamanlardan değil, bebeğini sürekli bedenine bağlayıp gezen, günde 50 kere emziren kabile kadınlarından bahsedebiliriz belki. Çünkü sterilizatör makinaları yoktu hatta steril etmeye gerek duydukları eşyaları bile yoktu!

3 çocuk yapmak marifet değil. Hatta bu çocuk yapın sloganlarına çok karşıyım. İsteyen yapar, isteyen yapmaz kardeşim. Kadın çocuksuz EKSİLMEZ! Her işe bulaşmaya meraklı biri olarak, kadın / cinsiyet çalışmalarına bulaşmam ile paralel gelen hamileliğim beni bir sürü referans blogu, bloggerı ile tanıştırdı. Hepsinde bu annelikten duyulan sonsuz bir ego, anne olmayana karşı üstünlük telaşı (evet hayatın tamamen değişiyor ve anne olmayandan başka bir yaşam şeklin var kabul), anneliği pazarlayanlar, dadıları, tırıvırıları arkalarına dizip fotoğraf çekimi yapanlar, öfffff. Bunları gördükçe kendimde bu yazıları yazmak hatta daha fazlasını yapmak için bir sorumluluk hissettim.

Neyse, sonuç; bu kitabı basana ve yazana tebrikler. Kitap yazmak bu kadar basit mi diye beni sorgulattı.

Okuyana, iyi eğlenceler, sadece iyi eğlenceler.