Amsterdam’ın Lokal Yaşamı : Muhitinizde Farkedeceğiniz 10 Şey

Biraz size içerden bilgi sızdırayım dedim ve son 3 ayda gözüme, kafama çarpan bazı şehir detaylarını yazmaya karar verdim. Burada yaşasanız da yaşamasanızda; eğer uçak biletinizi alıp, sırt çantanızı takıp, Amsterdam yoluna çıktıysanız işte size el altından 10 mahalle sakini bilgisi;

  1. Amsterdam’da Her Yerde “Snıff Snıff” Kokular Vardır ve Herkesin Kafası Güzeldir İnanışı
    Eğer böyle güzide bir hayalle yola çıkıyor ve her yerde ’60lar çiçek çocukları gibi kafası güzel dans eden insanlar göreceğinizi hayal ediyorsanız üzgünüm, şimdiden biletinizi iptal edin. “Amsterdam günahların şehridir, hehey!” diyerek heyecanlananlar için de bir haberim var, New York bence daha heyecanlı, rotayı oraya çevirin veya bütçeyı daraltıp Belgrad’da bekarlığa veda tadında bir tatil kovalayın.
    amsterdam freedom ile ilgili görsel sonucu
    Amsterdam bütün bunların aksine, şehir merkezi dışında (O da bizim İzmir Konak gibi bir bölge) aileler için yaratılmış bir yer. Çocuklar, hayvanlar ve aileler çok değerli. Parklar, yollar, evler, aktivite ve eğlence merkezleri hep buna yönelik oluşturulmuş. Elbette her metropol şehirde olduğu gibi underground işler de var. Ama oralara girip çıkmak tamamen sizin elinizde.“Çocuğumla Amsterdam’a gidemem”, “Bebekle oralarda ne tatili?”, “Amsterdam genç işi bizden geçti.” gibi düşünceleriniz varsa derhal terkedin, burada kimsenin kafası sandığınız kadar güzel değil, hatta bence bizim ülkede herkes içmeden daha sarhoş 🙂
    ———————————————————————————————————————————
  2. Tramvay ve Otobüslere Bebek/Çocuk Arabası ile Binme Teşebbüsü
    trams amsterdam stroller ile ilgili görsel sonucu
    Eveet, burası bir bebekli anne blogu olduğu içün size bebek veya çocuğunuz ile Amsterdam’a geldiğinizde tramvay/otobüs gibi son derece rahat ulaşım yollarını tercih ederken neler yapmalısınız anlatacağım. Öncelikle, Amsterdam’da taksiye binerim gibi bir düşünceniz olmasın, şehir araba ve taksi/uber gibi seçenekler için çok müsait değil. Her yer tramvay/otobüs ve bildiğiniz gibi bisiklet cenneti. Bu nedenle çok kolay olan tramvay ve otobüse doğru yönelin.Diyelim elinizde bebek arabası var, o zaman tramvay ve otobüse “orta kapı”dan bineceksiniz. Otobüslerde yok, ama tramvaylarda orta kapıda zaten eski usül köşesinde oturan bir biletçi oluyor. Eğer biletiniz yoksa ondan alabilirsiniz, otobüslerde de şoförden temin edebilirsiniz.
    Ä°lgili resim
    Bunu atlattıktan sonra, hemen sağdaki boşluklar sizin. Evet, yanlış duymadınız oradaki boşluklar bebek arabalarına ayrılmış yerler. Oturmak da sizin hakkınız ama eğer yaşlı birileri varsa onlara öncelik vermelisiniz. (Verirsiniz artık o kadar da değil.)

    Gel gelelim, özellikle 1 numaralı, genellikle merkezde arzı endam eden tramvayda bu boşluklar vıcır vıcır turistler ve onların kıymetli bavulları ile dolu oluyor. Efendim böyle bir durum olduğunda, benim gibi ilk başlarda kibar kalıp biletçiden medet ummayın. Yine kibarca fakat kararlı bir şekilde çekilebilir misiniz, burası bebek arabası yeri diyerek bu dikilme meraklılarını uyarın ve yerinizi alın.Fakat yerinizi almak yetmez, bir de gardınızı almanız gerek. Çünkü bu turist kafilesi, çekilmelerinin neden gerektiğini (bavulları olsa da olmasa da) bazen bir türlü anlamak istemiyor. Size dik dik bakabilir, gıdım gıdım hareket edebilir, bebek arabasını üstlerine sürmenize ramak kalabilir. Bu gibi durumlarda bu tipler bir de işi ileri seviyeye taşıyarak, bebek arabanıza dayanma, tutunma gibi fiziksel aksiyonlar alabilir. Çekinmeyin, lütfen uyarın. Elinizi çeker misiniz, uzaklaşır mısınız gibi uyarılardan kaçınmayın. Çünkü o tramvay ani bir fren yaptığında kıyamadığınız turist bebek arabanızın üstüne doğru düşebilir. Bunu düşünün ve pençelerinizi çıkarın.
    ÖNEMLİ NOT: Genellikle tramvaylara 2 den fazla bebek arabası almıyorlar. Bazen boyutu küçükse 3 olabiliyor. Biletçi ile inatlaşarak baştan kaybedeceğiniz bir savaşa girmeyin, bir sonraki tramvayı bekleyin.

    ———————————————————————————————————————————

  3. Fareler ve Kediler
    amsterdam cats ile ilgili görsel sonucu
    Meşhur kanalları olan Amsterdam’ın, fareleri de bir o kadar meşhur. Üzgünüm arkadaşlar, aynı dert çok sevip saydığımız Paris’te de var. (Ratatouille filmi ile sempati duymaya başlasak bile.)  Evler 1900’lerden ve kanal yanında olunca, bazen sempatik bazen pek de sempatik olmayan fareler size merhaba diyebiliyor. Özellikle buna hazır olarak gelmeli, kalacağınız evi/oteli/airbnb seçeneklerini iyi değerlendirmelisiniz. Biz henüz bir fare ile karşılaşmadık ama karşılaşanların fotoğrafları ve hikayeleri ile bu konuya epeyce doyduk.

    amsterdam mouse ile ilgili görsel sonucu
    Daha gerçekçi bir fotoğraf paylaşmak istemedim. Ayrıca belki de böyle yaşıyorlardır.

    İşte tam da bu nedenle, etrafta dolaşan azman kediler görebilirsiniz. Bu kediler bizim ülkedekinin aksine sokak kedileri değil. Hepsi sahipli. Çoğu evde de camlarda oturan kediler göreceksiniz, evet Amsterdam kedileri çok seviyor. Bunun bir sebebi de tabii ki fareler ile mücadele. Bir hayvansever olarak bu konuya çok fazla girmek istemiyorum ama kediler gerçekten kocaman ve acımasız bir avcı ruhuyla dolaşabiliyorlar. Özellikle bizim bahçeye sıkça uğrayan bir kedi var ki, tam bir sayko. Fakat bizi anladığımız kadarıyla farelerden koruyor, teşekkürler asi kedi.

    ——————————————————————————————————————————–

  4. Minare Merdivenli Evler

    Buraya ilk geldiğinizde tatil için de olsa, yaşamak için de olsa; kendinize merdivenler ile olan ilişkinizi sormalısınız. Burada henüz mağazalar ve havaalanı/metro dışında hiç asansöre binmedim diyebilirim. Asansörlü evler evet var fakat daha çok Ijburg gibi yeni yapılan bölgelerde. Şehir içinde böyle bir seçenek bulmanız mümkün değil.

    amsterdam house stairs ile ilgili görsel sonucu
    Vertigoya hazır mısınız?

    Asansörü de geçtim, merdivenlerin dikliğini ve darlığını gördüğünüzde soluğunuz kesilebilir. Biz ilk geldiğimizde kaldığımız otelin merdivenlerini görünce bütün umudum kırılmıştı. 10 gün boyunca o merdivenleri inip çıkarken hayatı sorguladım. Öyle dar ve dik ki, çıkarken bir sonraki basamağı öpüyorsunuz. Şaka yapmıyorum.

    Bu nedenle, bavullarınızı, bebek arabanızı, eşyalarınızı, kendinizi, kilonuzu ve her şeyi hesaba katarak mutlaka merdivenleri gözönüne alın. Ne var ya çıkarız demeyin, kendinizi kandırmayın.

    Ä°lgili resim
    Sonunda bir eve varılıyor, evet.

    Eğer bebekle/çocukla geliyorsanız kesinlikle arka bahçeli düz ayak bir seçenek arayın. Teraslı evler fotoğraflarda hep daha cezbedici ve makul fiyatlıdır, sakın kanmayın. Hep o minare merdivenleri yüzünden.
    ———————————————————————————————————————————

  5. Parklarda Neler Yapılır, Kapı Önüne Neden Bank Koyulur

    En son İzmir’de “Herkes parklara” diye bir kampanya başlatıldığını duydum. Kampanya dediğim de insanlar parka gitsin, parkta otursun, kitap okusun, sohbet etsin vs. diye yapılan bir aksiyon. Yani o kadar ki, bizim kültürde parka gidip oturmak gerçekten yok. Güzelim parklar bomboş. Gidip parka oturup kitap okusanız dik dik bakarlar, kim bu deli derler veya yanınıza ilişirler. (Lütfen reddetmeyin bu böyle, kaçınız parkta kitap okuyor?)
    vondel park ile ilgili görsel sonucu
    Amsterdam’da ise parka gitmek hayatın bir parçası. İnsanlar evleri gerçekten küçük olduğu için neredeyse günlerini parklarda geçiriyor. Burada özellikle güneşi bulmak yakalamak büyük bir olay olduğundan, güneş çıktığı an parklar sahil havasına bürünüyor. Yani şöyle düşünün, güneş varsa en kötü çorabını çıkarır parkta uzanır ve biraz D vitamini depolarsınız mantığı hakim.

    vondel park ile ilgili görsel sonucu
    Vondelpark’ın sahile dönüştüğü dakikalar

    İlk geldiğimizde kapı önündeki bankları haliyle anlamadık ve herhalde belediyenin bir şehir güzelleştirme çalışması dedik 🙂 Fakat sonrasında, “kişisel alan, oturmayın, yapmayın, etmeyin” gibi yazıları görünce insanların kendi kapı önlerine banklar, saksılar, güzel çiçekler yerleştirdiklerini, buna emek harcadıklarını anladık. Arkada kişisel bahçeleri de olsa, burada insanlar hava güzel olduğunda kitaplarını, şaraplarını veya her ne yiyip içiyorlarsa alıp kapı önündeki banklarına çıkmayı çok seviyorlar. Kapı önü komşuculuğu gerçekten yaygın. Avrupalı bireyseldir, içine kapanıktır, biz Akdenizliler çok sıcak kanlıyız gibi laflar etsek de; buradaki komşuculuk ilişkisi ve kapı önü sohbetlerini görünce önyargıları çöpe attık.
    ÖNEMLİ NOT : Her bulduğunuz banka oturmayın. Özellikle evlerin, pencerelerin önündekilere. Bunlar kişisel mülk.

    ———————————————————————————————————————————

  6. Türk Marketleri ve Kuaför Popülasyonu

    Her yere olduğu gibi, Amsterdam’a da Türkler saygıları ile gelmişler. Bir sürü farklı meslek gruplarında Türk kardeşlerimiz ile karşılaşma oranımız yüksek. Bazen bu çok faydalı olabiliyor, özellikle Dutch (Felemenkçe) ile henüz içli dışlı olmadıysanız. Çünkü ürünlerin üzerinde bazen yalnızca Felemenkçe veya Fransızca açıklama yazıyor. Benim İngilizcem çok iyi diye geçiniyorsanız bile kelimeler kifayetsiz kalabiliyor.
    turkish hair salon amsterdam ile ilgili görsel sonucu
    Türk kardeşlerimiz burada marketçilik müessesine gönül vermiş ve ne var ne yok tabii ki getirmiş. Böreklik yufkadan tutun, adana acı biber salçasına kadar ne ararsanız bulmak mümkün. Yok ben İtalyan makarnalarından bir hayır görmedim, hani benim Nuhun Ankaram derseniz; nedense onu da getirmişler. Böyle bir emek var yani. Özellikle Oost tarafına giderseniz, bir cadde boyunca Türk marketlerini bulabilirsiniz. Bos En Lomer de bunun için ayrıca uygun bir bölge.Ä°lgili resim
    Diğer bir meslek grubu da kuaförler olmuş Türkler için. Şimdi allah var Türk kuaförler başarılı. El emeği de dünyanın aksine bizde kolay erişilebilir. Burada da kıymetleri anlaşılmış ve adım başı kuaför açmayı başarmışlar. Yani yolunuz buralara düşerse, iyi araştırıp bir Türk kuaför ayarlamak zor olmaz.Dutch kuaförlerin nesi var derseniz, bizim alıştığımız “Beni yarım saate çıkarabilir misin; kesim, boya, fön.” mantığı burada yok. Gelen müşteri misafir gibi ağırlanıyor ve bir kesim/fön için bile en az 2 saatinizi ayırmanız bekleniyor. Sizinle ne kadar ilgilenip, ne kadar ağırdan alırlarsa o kadar değerli hissettiğinizi düşünüyorlarmış. Bize hayli ters. Ne diyelim, kolay gelsin.
    ———————————————————————————————————————————

  7. Hava Durumu

    Amsterdam’da minimalist yaşam yazımda bahsetmiştim, burada hava o kadar değişken o kadar değişken ki, asla mevsim yaz o zaman şort terlik takılırım diyemiyorsunuz. Yağmurluk, bot, şort, kot, çorap, terlik, tişört, bikini kombinasyonları için sizi Amsterdam’a bekleriz.
    Ä°lgili resim
    Asla kestiremediğiniz bir hava, günün her saati yağabilen bir yağmur var. Ama bu kesinlikle sosyal hayatınızı baltalayacak bir özellik değil. Sadece sistemi çözmeniz gerek. Bir de Türkiye’den alıştığınız hava beklentilerini geride bırakmanız.
    Örneğin, hava 25 derece yazıyorsa bu hava muhtemelen 30 derece hissettiriyordur. Ya da 13 derece yazıyorsa ve rüzgar yoksa, kesin donacağız diye giyinirseniz kurdeşen dökmeniz olası. dutch weather ile ilgili görsel sonucu
    Kısaca Amsterdam’da dikkat etmeniz gereken önemli nokta “rüzgar” Eğer rüzgar yoksa ve hava güneşliyse, dereceye bakmaksızın ısı çok artıyor.
    Tavsiyem daima içinize ince, üstünüze kalın giyerek her türlü değişkenliğe göğüs germeniz.———————————————————————————————————————————

  8. Postacılık
    amsterdam door mail ile ilgili görsel sonucu
    Burada yaşayacaksanız hayatınıza retro bir hava katacak olan şey kesinlikle posta sistemi. Yıl olmuş 2018 ama her şey için posta almaya devam edeceksiniz. Mesela internette bir yere kayıt oldunuz, size şifre gönderecekler bunu e-posta ile değil, bildiğiniz posta ile yapacaklar. Her hafta başında muhitinizdeki alışveriş merkezlerinin tek tek broşürleri gelecek. Tüm kapılarda o güzel posta boşlukları var, oradan şangır şungur evinize atacaklar. Böylece posta kutusu kurcalamakla da uğraşmayacaksınız.İlk başlarda “kesin eve giriyorlar, kapıyı tutun” korkusu yaşatsa da sonralar da tatlı bir heyecana dönüşen postacılık ruhunu seveceksiniz. Ve bu konuda oldukça sistematikler demek isterdim ama komşularınızın postalarını almak, kargolarını almak gibi aksiyonların içine de sürüklenebilirsiniz. Böylece muhitinizdeki diğer insanlarla tanışmış oluyorsunuz. Alın size sosyalleşme bahanesi 🙂
    ———————————————————————————————————————————
  9. Banka Kartı Olmadan Asla

    Aslında önemliler sona kaldı ama Amsterdam’da son yılların politikası neredeyse her yerde PIN kart kullanılması. Efendim bu PIN kart dedikleri kendi bankalarından alınan bildiğimiz debit kart. Zaten burada öyle kredi kartı alışkanlığı neredeyse hiç yok. Bazı bloglar nakit getirmeyin almıyorlar demiş, evet bazı yerlerde nakit kabul edilmiyor fakat kredi kartınız da kabul edilmeyecek. (Mastercard, Visa gibi)amsterdam albert heijn ile ilgili görsel sonucuÖzellikle Albert Heijn‘ın bazı şubeleri insanı delirtiyor. İlk geldiğimizde kaç defa paramla rezil olup, kasalardan döndüm.

    Eğer buralara gelecekseniz nakitiniz ve kredi kartınız ile yola çıkmakta fayda var. Yok eğer taşınacaksanız, bir anca önce banka hesabı açarak debit card dünyasına girmelisiniz ki, itilip kakılmadan alışveriş yapabilin.

    ———————————————————————————————————————————

  10. Çöpçü Bile IELTS’den 7 Alır

    Bunu duymuşsunuzdur, Amsterdam’da herkes İngilizce konuşuyor bu nedenle Dutch bilmenize gerek yok. Evet, doğru. Uzun zamandır İngilizce konuşmuyorum diyen 80 yaşındaki teyzeler bile ağdalı cümleler kurabiliyor. Mesleki farklılık önemli değil, önünüze gelen İngilizce çat pat da olsa anlıyor ve konuşuyor. Bu gerçekten inanılacak gibi değil. Artık ilköğretimde nasıl bir eğitim aldılarsa.dutch ile ilgili görsel sonucu
    Fakat burada yaşamaya niyetliyseniz durum biraz değişken. Kendi içlerinde İngilizce konuşmaktan o kadar da hoşlanmıyorlar. O nedenle bir şekilde expat grubunuzdan sıyrılıp Hollandalılar ile arkadaş olmak, iş yapmak veya derin sohbet etmek istiyorsanız o zaman Dutch öğrenmelisiniz. En basiti marketler, veya başka alışverişler. Buralarda da İngilizce yok. Yani herkesin İngilizce biliyor olması, her şeyin İngilizcesini bulabileceğiniz anlamına da gelmiyor. Bu nedenle ister istemez kendinizi Google Translate’de Felemenkçe’ye basarken buluyorsunuz.

Reklamlar

Amsterdam’da Minimalist Yaşam

Başka bir ülkeye taşınma kararını alalı 2 sene, Amsterdam’a taşınalı neredeyse 3 ay oluyor 🙂 Biraz da gelen istekler üzerine bu yazıyı paylaşıyorum. Çünkü burada hayatımız geride bıraktıklarımızdan elbette farklı oldu. Fakat en büyük fark şüphesiz kendimizce dahil olduğumuz minimalist yaşam.

Eğer aklınızda buralara taşınmak veya sadece fikir edinmek varsa; yazıya devam edebilirsiniz 🙂

Amsterdam’a gelmeden önce yaptığım ev araştırmalarından anlamıştım ki, evler küçük. Fakat öyle böyle değil, kapısı küçük, girişi küçük, merdiveni küçük. Hele tuvaletleri tarif bile edemem. Uçak tuvaletleri sanırım daha büyük. Eh peki tamam diyerek bağrımıza bastığımız bu gerçeğin, yalnızca evlerin küçük olması ile sınırlı olmadığını ise taşındığımızda farkettik.

Ikea’nın 25m2’de yaşıyorum temalı köşelerini, her yere girip çıkabilen ergonomik kutularını, tuhaf alet edavatlarını itiraf ediyorum ki Türkiye’de yaşarken çok anlayamamışım. Ikea bizim için kullanışlı şeylerin olduğu bir mobilya mağazasıydı. Ta ki, Amsterdam’a taşınıncaya kadar.

Burada hayat ister şehir içinde ister şehir dışında yaşayın son derece minimal. Eviniz nispeten büyük de olabilir, eşyalarınız son derece zevkli seçilmiş de olabilir (Hollandalılar gerçekten iyi bir iç mimari ve peyzaj zevkine sahip) fakat yine de minimalizmin içinde olacaksınız.

Peki hangi alanlarda? Sizin için üşenmedim, yemedim,içmedim; temel başlıklara indirgemeye çalıştım.

  • KAPSÜL DOLAP FİKRİ

    Türkiye’den sonra bizim için en zoru ve en ilginci bu kısım oldu. Çünkü burada yazlık kışlık anlayışı, mevsim düzeni diye bir şey yok. Evlerde dolap koyacak yer, gömme dolap döşeyecek yer çok kısıtlı. Öyle ayakkabıları dizi dizi yerleştirecek girişleri bulmak ise mümkün değil. Burada az ve öz kıyafetle yaşamayı, kombin yapmayı öğreneceksiniz 🙂 Bir kere yağmurluğunuz ile terliğiniz aynı yerde duracak. Hiçbir montunuzu güneşe kanıp kaldırmak akıllıca olmaz. Bir gün önce bikininiz ile Vondelpark’ta yatarken, ertesi gün atkınızla dolaşıyor olabilirsiniz. Bunlara hazırlıklı olmak şart!

    “Ne gerekiyorsa o kadar” fikrine benim adapte olmam epey zor oldu. Ama gelirken kendimi limitli valiz hakkımızdan dolayı buna hazırlamıştım. Hep aynı şeyleri giyiyor olmanız veya aynı sırt çantanız ile dolaşıyor olmanız ise kimsenin umrunda değil. Evet, Amsterdam’da özellikle gençler oldukça tatlı giyiniyorlar fakat basit kombinler yaparak. O nedenle tüm gardrobunuzu buraya taşımak iyi bir fikir olmayabilir. Benim içinse bir rahatlama oldu. Özellikle anne olduktan sonra, neleri giyebildiğimi, neleri birleştirebildiğimi biliyorum ve evden 10 kat daha hızlı çıkıyorum!

    Alışverişe çıkmam gereken zamanı biliyorum, neye ihtiyacım olduğunu biliyorum. Bunları daha önce gerçekten el yordamıyla yapıyordum. Canım istediği zaman alışverişe çıkıyor bazen aynı şeylerden alıp geliyordum. Şimdi neyim var neyim yok neyim kirlide neyim ütüde hepsinden haberdarım. Belki de ben çok dağınıktım kim bilir 🙂

    Ama eğer ben kıyafetlerimden vazgeçemem, 10 tane montumu, 50 tane ayakkabımı da yanıma alıp oralara taşınacağım derseniz, bu hayalinizde size başarılar dilerim.

  • MUTFAK ALETLERİ / EŞYALARI

    Gelelim mutfaklara! Bir kere mutfaklar güzel, özeniyorlar yapıyorlar. Çünkü iç mimariyi seviyorlar. Basit ve tatlı tercihleri var. Fakat gelin görün ki, mutfaklar da evler gibi haliyle küçük! Zaten Hollandalılar hakkında bilinen gerçeklerden biri mutfak ve yemek yapmakla aralarının olmamaları. Yeni yeni dünya mutfağına biraz ilgi duyuyorlar fakat bu konuda da son derece pratik çözümler bulmuşlar. Mutfakta çok zaman geçirmeye inanmadıkları için, marketlerde her şey dilimlenmiş, önceden yıkanmış (özellikle salatalar harika), veya ne yapacaksanız içerikleri tek tek paketlenmiş olarak satılıyor. Bir anne için bence rüya gibi! Ayrıca çalışan insanlar için de müthiş bir çözüm. Böylece mutfakta zamanı olmayanlar hababam pizza, makarna yemek durumunda kalmıyor. Güzel bir çorba veya keyifli bir yemeği de hızlıca yapabiliyorsunuz.

    İşin tatlı ve Alice Harikalar Diyarı gibi olan tarafı ise, bildiğimiz bütün mutfak aletlerinin minik boylarının da olması. Mesela bir blender, mesela bir mikrodalga. Hepsinin minik mutfaklara uygunu var. Ayrıca mutfaklar ıvır zıvır bir sürü eşya ile de dolup taşmıyor. Ne gerekirse o kadarı, ki dediğim gibi her şey neredeyse hazırlanmış halde satılınca (hayır bu hallerine normalden daha fazla ödemiyorsunuz) zaten çok fazla eşyaya da gerek kalmıyor. (Artık soğanı bile doğranmış alıyorum, hiç uğraşamam 🙂


    Beni ilk şaşırtan da bu dünyaya girmeden önce buzdolaplarının küçüklüğü olmuştu. Çoğu evde ise mini bar var. Evet, şaka yapmıyorum mini bar! Bunun sebebi ise, haftalık alışverişten çok kolunuza taktığınız bez çantanız ile günlük alışverişler yapıyor olmanız. Zaten buzdolabınız küçük, çantanız maksimum taşıyabileceğiniz kadar olunca öyle allah ne verdiyse eve dolduramıyorsunuz. Böylece bozulup atılan şeyler azalıyor, pişmeyen veya ayıklanmayı bekleyen sebzeler kalmıyor. Hane halkının ihtiyacı kadar ve genelde 1-2 günlük alışverişler yapılıyor.

    Amsterdam ve aslında tüm Hollanda dümdüz bir memleket olduğu için de her yere devamlı yürümek çok kolay. “Aa her gün her gün marketten eşya mı taşıyacağım” dediğinizi duyar gibiyim. Ama her şey o kadar yakın ve kolay ki (eğer şehir içindeyseniz) dümdüz yolda at çantana, getir eve!

    Küçük Bilgi : Öğrendiğime göre, burada bizim evlerdeki gibi 24 kişiyi ağırlayacak kadar yemek setleri, tabak çatal takımları falan kimsenin evinde yok. Hatta çoğunlukla kaç kişiyse ev halkı o kadar eşyaları var. Günlük şunu kullanayım, misafire bunu çıkarırım mantığı ise hiç yok. Aksine, en beğendikleri şeyleri kendileri kullanıp misafire sevmediklerini verdikleri bile oluyormuş 🙂 Mesela 6 tane tabakları var, yemeğe 8 kişi gelecek. Gelen kişilere gelirken kendi tabaklarını getirmelerini söylüyorlarmış. Farklı bir kafa, ama rahat bir kafa olduğu kesin 🙂

  • ELEKTRONİK EŞYALARMutfaktan bahsetmişken, diğer elektronik aletleri de atlamayalım. Özellikle televizyonlar! Biz bu eve taşındığımızda, evde abartmıyorum bilgisayar ekranı boyutunda fakat Netflix özelliğine kadar her şeyi bulunan bir televizyon vardı! Şaka mı acaba dedik ve film/dizi merakımız nedeniyle yeni bir televizyon almaya karar verdik. Resmen büyük ekran televizyon bulmak zor, çünkü öyle bir alışkanlık, öyle geniş bir salon yok. Ayrıca, salon, oturulan koltuk ve göz hizası gibi nedenler ile televizyonun büyüklüğünün belirlendiğini biliyor herkes. (Maalesef Türkiye’de ne kadar büyük o kadar zengin gösteriyor ya hani..)

    Eski televizyonumuzun özlemiyle aynısını alacağız diye çıkıp, Arda epey küçüğünü alıp gelmiş. Ve inanın zaten gerekeni de o.Evin diğer alanlarında kullanılan elektronik aletler de, birim fiyatı ile hesapladığınızda hem çok ucuz hem de çok efektif. Temel bir Philips ütüyü 20 Euro ya alabiliyorsunuz. Çok da başarılı. Burası için 20 lira gibi düşünün. Eğer 70 Euro gibi bir fiyat düşünürseniz (kafanızda kur ile çarpıp TL haline getirmeyin, sadece birim gibi düşünün, çıldırmayın) baya baya kazanlı, buharlı ütü alıp evinize gidebilirsiniz. Elektronik konusunda hem aşırıya kaçmamak, hem ihtiyacınız kadarını hem de en uygun fiyata almak şüphesiz ki Dutch ların işi.

  • İKİNCİ EL KÜLTÜRÜ

Gelelim gönlümün efendisine! Bir kere sadece ikinci el mağazaları değil, ikinci el pazarlarının da son derece yaygın olduğu; her mahallede kurulan ikinci el pazarlarının bulunabildiği bir yer Amsterdam. Ve bunu asla eskicilik, durumu iyi olmayan insanların tercih ettiği bir aktivite veya arada sırada güzel ürün çıkar mı arayışı olarak görmüyorlar. Herkes kullanmadığı ürünleri, çoğunlukla evlerde istifleyecek hiç yer olmamasının da etkisi ile elden çıkarıyor. Hatta parayla satılmayan, kendi elden çıkarmak istediğiniz ürünlerinizi getirerek girdiğiniz, değiş tokuş panayırları bile kuruluyor. Herkes ne ihtiyacı varsa yok pahasına alıyor. Özellikle bir başka başlıkta yazacağım bu pazarlarda ne ararsanız var ve bence çok keyifli.

Genel olarak “seneye de giyerim, belki sonra lazım olur, belki zayıflarım” düşünceleri ile saklamaya alışmış hatta istifçi olmuş bir kültürden geldiğim için bu ferahlama hissi beni çok mutlu ediyor.

Dafi’nin de özel kıyafetleri dışında küçülen her şeyini bir torbada topluyorum. En yakın zamanda bir başka kişinin olacaklar. Ve bu ihtiyaç sahiplerine dağıtmak değil, gerçekten herkese açık bir aktivite. Kimseyi kötü hissettirmeden, ve olması gerektiği gibi elden ele!

Şimdilik yeni hayatımızdaki ufalma, küçültme, azaltma fakat rahatlayarak çoğalma durumu iyi gidiyor. Tekrar eskiyi anar, vah vah nelerim nelerim vardı kaldım burada 2 bardakla der miyim onu bilmiyorum. Açıkçası yeni bir anne olarak, şu an pek umrumda değil. Özellikle misafir takımlarımın, setlerimin olmayışı benim için bonus oldu. Teşekkürler minimal kafa, teşekkürler yeni hayat 🙂

Bebek İle İlk 3 Ay : Ne Umduk Ne Bulduk?

Dafne, nam-ı diğer Dafi ile geçen ilk 3 ayımız hayatımda aldığım en büyük derslerin paket şeklinde sunulmuş haliydi. Bir annenin ve bir babanın bu ilk 3 aydan öğreneceği çok şey var. Anne olarak kendi payıma bir sürü içsel yolculuğa çıktığımı itiraf edebilirim. Kimi zaman enerjik, kimi zaman depresif, çoğu zaman şaşkın ve gerçekten ne yaşadığımızı anlamayan bir halde geçti gitti ilk 3 ay.

Neler öğrendiğimi ve size neler tavsiye edebileceğimi minik başlıklar altında toparlamak istersem;

Önce Bebişin Rutini / Uyku Düzeni

Bebeklerde uyku düzeni bence hayatımızda girip girebileceğimiz bütün sınavlardan daha zor bir sınav. Ben bu konudan deli gibi korkan bir anne adayı olarak, daha Dafi doğmadan sayısız makale ve kitap okumuş, kendimi uyku düzeni konusuna hepten kaptırmıştım. Dafi doğduğunda hastane odasındaki ilk gece yattığım yerden white noise açarak doktorları korkutacak kadar kendimi konuya vermiştim.

Eve geldiğimiz ilk gece Dafi ağlamaya başladığında, hemen aklımda uçuşan Harvey Karp methodları, Tracey Hogg düsturları ile çocuğu yan çevirip kulağına ŞŞŞŞ lamaya başlamış; Arda’nın çılgın motivasyonu ile yeme-uyuma-aktivite şeklinde geçen bu ilk zamanların Excel çizelgelerini bile çıkarmıştık.

Dafi’nin bir düzeni vardı; elbet bunu keşfetmeliydik – yoksa da biz yaratmalıydık!

İşe ilk önce gece gündüzü öğreterek başladık ve her şeyi saatli, takipli yaptık. Her ağladığında meme/mama vermedik, uykularını takip ettik ve doktorumuzun önerisiyle gün içinde (ve bunu geceye çekmek koşulu ile) en az 1 kere 4-5 saat kadar uyumasına izin verdik. Gelişimi için bu çok önemliydi.

Şanslıydık, çünkü Dafi çok ağlayan bir bebek değildi. Yemeğini yediği sürece güzelce uyuyabilirdi. Fakat ilk 1 ay sonunda ufak ufak kolik belirtileri baş gösterdi. Akşamüzeri olduğu anda Dafi huysuzlanmaya, çılgınca ağlamaya başladı. Bu konudan da gaz giderici damlalar, değişen mama tipi derken kısa sürede paçamızı kurtardık.

Fakat bu sefer de, uyunmayan gündüz uykuları baş gösterdi. Dafi artık yatağında uyumuyordu. Akşam bir şekilde yatağında destekli bir şekilde (biberon) uyuyordu fakat gün içinde feryat figan, kucaktan kucağa hatta ana kucağında sallanmaya varana kadar saçma sapan şekilde uyuma alışkanlıkları edinmeye başlamıştı.

O esnada taşınma derdinde olduğumuzdan bir şekilde düzen elden gider gibi oldu; fakat Amsterdam’a geldikten sonra gece uykularını biraz toparlayabildiysek de gündüz uykusuzluğu artık hem Dafi’nin hem benim canıma tak etmişti. Uyuyamıyor, uyumadıkça huzursuzlanıyor ve evi bana dar ediyordu. Çareyi bebek arabasını kapıp park bahçe dolaşmakta bulmuştum. Bir gün sabah 11 de çıkıp akşam 19 da eve girdiğimi bilirim. Resmen saat 16.30-17.00 sularında evde olmak istemiyordum.

Tam bütün bunlar peak yapmış, Dafi 3. ayını doldurmuşken ani bir Türkiye seyahati yapmamız gerekti. Anne kız bu seyahatte birbirimiz hakkında çok şey öğrendik. Bunlardan biri de uyku düzeni oldu. Döner dönmez ilk iki gün Dafi’nin adaptasyonunu bütün gece uyanmasına izin vererek bekledim. 3. gün ise herkesin acımasız bulduğu fakat gerçekten çok araştırarak umudumu bağladığım Ferber yöntemine başladık. Ve biberon ile uyuma saplantımızı yıkmaya çalışıyoruz. Bugün 10. gündeyiz. Çok güzel sonuçlar aldık. Bu konu hakkında da ayrıca bir yazı yazacağım.

Özetle; uyku bebekler ve çocuklar için devamlı kontrol edilmesi gereken bir mesele. Eminim bizi daha çooook uykusuz geceler, gündüzler bekliyor. Fakat en önemlisi uyku eğitimi falan değil; bir uyku rutini, düzeni. Bebeğin meme/mama saatinin belirli olması, aktivite saatinin belirli olması ve uyku saatinin de bütün bunlar doğrultusunda doğru zamanlarda DESTEKSİZ sağlanabilmesi. Memede, biberonda, emerek, sallayarak, kucakta vs uyutmamak. Çocuğunuza bu şansı vermek bence en önemlisi. Geriye kalan inişler çıkışlar zaten hep olacak.

Uyku konusunda detaylı bir yazı yazacağım ama daha bir şeyi başarmadan kimseye akıl verir gibi olmak istemiyorum, bu nedenle bekleyişteyim 🙂 Fakat düzen, her şey demek. Bunu şüphesiz söyleyebilirim. Hayatınızı kurtarır.

Eşyalara Bağlı Kalma

Bu ilk 3 ayda öğrendiğim çok tatlı bir motto oldu, çünkü Dafi gelmeden dersimi çok çalışmış, gerekli ürünler listemi ezberlemiş; ihtiyacı olan her şeyi dizi dizi dizmiştim. Gak dediğinde şunu, guk dediğinde bunu verecektim ve her şey hallolacaktı 🙂 Şimdi doğruya doğru, evet bu listeler çok işime yaradı. Çoğu ürünü önceden aldığımı gören ailem bile dersime iyi çalıştığımı kabul etmişti. Bebeğiniz doğmadan iyi bir hazırlık yapmak sizi en azından ilk 3 ay için gerçek anlamda rahatlatacaktır. Fakat, eşyalardan medet ummak işte bu tamamen bir stres kaynağı.

Dikkat etmeyi öğrendiğim şey, her bebeğin gelişimini takiben ihtiyaçlarının farklı olduğu. Ayrıca sırf o araç gereci aldınız diye o problem çözülecek veya olmayacak diye bir şey yok. En önemlisi bebeğinizi izlemek. Mesela pişik önlemek için gerekli önlemleri/ürünleri evet önceden alın, ama salıncak/oyuncak/ana kucağı vb pahalı yatırımlar konusunda sakin olun. Belki de bebeğiniz hiçbirini sevmeyecek veya siz zaten neye ihtiyacı olduğunu onu tanıdıkça anlayacaksınız.

İnsanlara Kulak Asma

İşte bu ilk 3 ayda öğrendiğim en güzel başlık. Özellikle “Emiyor mu?” sorusunun muhatabı olmaya hazır değilseniz, önce kendinizi bir güzel güçlü cevaplarla kuşatmanız gerek. Her kafadan bir ses, her kafadan bir yorum gelecek. Bebeğinizi süzüp sağlıklı olup olmadığını tartan teyzeler, iyi bakıp bakmadığınızı değerlendiren aile dostları, utanmasa bebeğinizi elinden alıp ben daha iyi bakarım sonuçta bilmemkaç çocuk büyüttüm sen ne bilirsinciler, mama verdiğinizi duyup inatla emzirme konusunda “neden, niçin, niye” diye tutturarak çocuğunuza fare zehiri verdiğinizi ima edenler, mama yediği için ilerde zeki olmayacağı kaygısı ile size acıyarak bakanlar (evet çünkü tüm anne sütü ile beslenenler şu an Elon Musk)  olacak. Bunları zor da olsa duymamayı öğrendim.

Direnmemeyi ve en önemlisi kendimi bu insanlar yüzünden kötü hissetmemeyi öğrendim. Tabii zaman aldı. Tabii ki çoğu cümleyi kafama taktım. Özellikle emzirme konusunda doğumdan önce bile ciddi argümanlarım olmasına rağmen, sütüm az olduğunda bir parça üzüldüm ve kendimi eksik hissettim, evet. Hiçbir annenin sütü az değildir, anneler beceriksizdir diye ortalarda dolaşan herkesten nefret ederek tırnaklarımı kemirdim, evet. Ama sonra hepsi geçti. Çünkü bunların kültürel birer kavga olduğunu da, bunun annenin bir tercihi olduğunu da içime sindirdim. Ve bu düşüncesiz, empati yoksunu, bayağı insanlara kulaklarımı tıkamayı öğrendim.

Anne olmayı oturttuğum andan ve Dafi’nin sorumluluğunu aldığımı/alabildiğimi farkettiğim andan beri kimse umrumda değil. Onun için en iyisini yapmaya gayret ettiğimi biliyorum, ve bundan sonraki yolda daha mutlu hissediyorum.

Her Şey Olmaya Çalışma

Bu psikolojim için çok önemli ve zor kazandığım bir madde oldu. Çünkü ister istemez anne olduktan sonra, eğer benim gibi zorlu ve içe kapanık bir hamilelik geçirdiyseniz doğumdan sonra her şey olabilme eğiliminiz artabilir.

Bundan kastım ne?

Hem anne, hem eş, hem kadın, hem kariyer sahibi bir insan, hem sosyal bir insan, hem evini idare edebilen, hem de her şeyi çekip çevirebilen bu sırada da kendisine, bakımına, ihtiyaçlarına vakit ayırabilen bir insan olma kaygısı.

Evet, ben bunu yaşadım. Eski kotlarıma 15 gün sonra girebileceğim inancı, eski filmlerime kitaplarıma dönebileceğim ve Dafi uyuduğunda yine eşim ile eski Müge olabileceğim sanrıları ile uzun bir zaman geçirdim. Dafi uyumadığında, yemek saatleri kaçıp gidip, işten gelen eşim ile zaman geçiremediğimde içten içe sinirleniyor; bebek sallarken aslında şu an daha büyük işlerin başında olmalıydım düşüncelerine kapılıyor; bir türlü kapanmayan kot düğmelerine sayıp sövüyordum. Bir anda her şey olabileceğimi sanmıştım. Fakat hiçbiri tam olmadığında da elimde mutsuzluktan başka bir şey olmuyordu.

Bunu annem sayesinde aştım. Benimle yaptığı “yavaş ol, sakin ol, kendin ol” konuşması ile kendime geldim. Mükemmel olma kaygısına tüm kadınlar gibi ben de sürüklenirken bulmuştum kendimi. Sarsıldım ve durdum.

Processed with VSCO with hb2 preset

Dafi ile geçen her an çok kıymetli, geri alınamaz, bir daha yaşanamaz ve çok özel. Anne olmak bir o kadar sorumluluklarla dolu tam zamanlı bir iş evet, ama bir süre çeşitlendirilebilecek, başa çıkılabilecek, tercih edilen bir iş. Çocuğumun ve benim uzun seneler hatırlayacağımız bir iş. Bu nedenle, başka hangi işleri kaçırdığımı düşünmeyi bıraktım.

Eşimin benden bir beklentisi olmadığı halde, sanki bir beklentisi varmış gibi strese girmenin son derece anlamsız olduğunu; onunla da rahat olduğumda daha iyi sohbet edebildiğimi farkettim. Sakin olmadığımda sadece Dafi hakkında konuşarak evde kriz yarattığımı görerek bundan da çok geç olmadan vazgeçtim.

Bu ilk 3 ayda anladım ki, bazen sadece neysek oyuz. Gelen kilolar gidecek, uykular geri gelecek, günler dönecek; bu sırada her şey olmaya çalışmaktansa sadece kendimiz olmaya odaklanarak mutlu olabiliriz/olabilirim.

Geleceği Hesaplama

Anda kalmanın önemini çoğu zaman kendimize tekrar etsek de, başarması belki de çoğumuz için mümkün olmayan felsefelerden biri. Zaten geleceği hesaplama konusunda kendimi zor zapteden biri iken, anne olunca bu özelliğim coştu. Şu ayda bu, diğer ay şu, sonra şu aya gelince de bunu yaparız gibi planları havada kapmaya başlamıştım ki; hoooooop durdum!

Geleceği hesaplayarak hiçbir şey olmuyor, çünkü gelecek hiç sizin hesaplarınızdaki gibi gelmiyor. Yani en azından bana hep böyle oldu. Hesaplarınızdaki gibi gelmediğinde de daha çok hüsran sizi takip ediyor. Bundan yırtmanın en iyi yolu, geleceği hesaplamamak. Geleceğe bel bağlamamak.

Yani; 3. ay bitsin her şey düzelecek, 5. ay bitsin şunlar geçecek bunlar geçecek; kreş zamanı gelsin rahat edeyim, okul zamanı gelsin de kendime zaman ayırayım falan bunları unutun. 

Derdiniz kendinize zaman ayırmaksa tam şu an, şimdi ayırabilirsiniz. Mümkün değil demeyin, inanın mümkünmüş. Ben de geç keşfettim.

Anda kalın. Gelecekle kumar oynamayın. Kendinizi olup olmayacağını bilmediğiniz şeylere sabitleyerek, bugünü kaçırmayın. Ben 3 ay boyunca neredeyse bunu yaptım, fakat artık anda kalmaya önem veriyorum. Tavsiye ederim.