Bebekli Hayatımın En İyi Seçimi : Doona

Processed with VSCO with hb1 preset

Ben bu tavsiye yazısını yazacağımı daha Doona’yı almadan biliyordum; biraz iddialı olacak ama gerçekten bayılmıştım bu ufak tefek, pratik ve dünya tatlısı bebek arabasına. Evet, adı Doona. Simple Parenting adlı bir firmanın. Adı üstünde basit ebeveynlik. Kallavi büyüklükteki bebek arabalarını, oto koltuklarını, ana kucaklarını, pusetlerini tak çıkar derken kafası atan bir baba tarafından tasarlanmış. Türkiye’de mağazalarda teşhiri hamilelik dönemimde ve en son yoktu. İnternetten videolarını izleyerek sipariş verdik. Türkiye’de satışı var. Medizane firması getirtiyor. Hiç görmeden aldığım bu bebek arabası, çocuklu hayatımın başlangıcında kesinlikle oyun değiştirici oldu. Her görenin önce anlamakta zorluk çektiği, sonra bayıldığı bir araba. Özellikle uçak yolculuğu ve metropol şehir hayatı için ideal. Yurtdışında ise oradan oraya hızlı hareket ederken gerçekten inanılmaz işime yaradı.

Artılarını eksilerini ve neden tavsiye ettiğimi detaylıca yazmak istedim, umarım işinize yarar.

Artıları : 

  • En en en büyük artısı, otomatik olarak katlanıp açılabilen ayaklarının olması. 
  • İki saniye önce oto koltuğu iken, birden bebek arabasına dönüşebilmesi.
  • Yenidoğan eklentisi ile ilk günden itibaren kullanılabilmesi.
    Biz Dafi’yi hastane çıkışında kolaylıkla oturtmuştuk.
  • Baş destekleyici eklentisi ile güvenli yolculuk imkanı, baş sarsıntılarını engellemesi.
  • Farklı ve güzel renk seçenekleri.
    Biz gri rengini kullanıyoruz ve çok beğeniyoruz.
  • Yanınızda başka birisine ihtiyaç duymadan arabayı taşıyabiliyor oluşunuz.
    Genellikle anneler şasesi, puseti derken harap  oluyor ve babaya mutlaka ihtiyaç duyuyor. Doona’nın en büyük işlevi anneyi tek başına bebeği ve arabası ile özgür kılması.
  • Tek elle inanılmaz rahat kullanılması.
    1 hafta boyunca Amsterdam’da bir elimde Doona’da oturan Dafi, bir elimde Google Maps açık telefonumla gezdim. Her yer vızır vızır bisiklet ve hızlı manevralar yapmanız gerekiyor. Toprak, arnavut kaldırım, eğim, ve aklınıza gelebilecek bilimum her yerde çok rahat kullandım. Çünkü gerçekten çok hafif.
  • Az yer kaplaması.
    Özellikle Türkiye’de geniş alanlarda, geniş arabalarda yaşamlarımızı sürdürme alışkanlığımız var, kabul. Peki ya arabanızın bagajı yeterli değilse? Evinizde kallavi bir bebek arabasını bulundurabileceğiniz yeriniz yoksa? İkinci bahsettiğim konu kesinlikle yurtdışında büyük olay. Bizim için Doona büyük kurtarıcı oldu çünkü Amsterdam’da genellikle evler o kadar dar yapılı ki, bebek arabanızı apartmanda ayrı bir yere koymanız veya girişlerde bırakmanız gerekiyor. Doona ise çok rahat her yere sığabiliyor. Baston gibi dikilmiyor. Arabanızın bagajı küçükse endişelenmenize gerek yok çünkü bagaja koyacağınız hiçbir şey yok. Ayaklarını katlayıp arabaya yerleştirecek ve sonra çıkarıp tekrar katlanan ayaklarını açacaksınız. Hepsi bu!
  • Bebeğinizi uyandırmadan hareket edebilmeniz. 
    Evet, içinden alıp ona koy buna koy derken bebeğinizi uyandırmadan hareket edebiliyorsunuz.
  • Oto koltuğu ergonomisinden çok farklı.
    Ne yazık ki Türkiye’de bu bebek arabasına tamamen oto koltuğu muamelesi yapılıyor ve bebek orada duramaz denilerek tüketici bu seçenekten uzaklaştırılıyor. Bizzat yaşadım. Zaten kafası çoktan karışmış ebeveynde çaresizce bu fikri kabulleniyor. Oysa unutulan şu ki; siz hangi bebek arabasını alırsanız alın – düz yatan pusetler hariç – özellikle travel system denilen kapsamlı bebek arabalarında ilk 6 ay hem oto koltuğu hem ana kucağı olarak lanse edilen koltuğu bağlayıp kullanıyorsunuz. Ki inanın onların ergonomisi hiç de iyi olmuyor, bebek içinde durmuyor, başını rahat tutamıyor, her şey hızla kabusa dönüşebiliyor. Bu nedenle Doona bir oto koltuğundan çok daha farklı. Çok daha geniş.
  • Uçağa binebilen bir araba. 
    Evet uçağa puset alınabiliyor, bunu sağlayan bazı havayolları ve uçuş seferleri mevcut. Fakat Doona aslında uçağa alınabilen ilk bebek arabası oluyor. Yine buna alışkın olmayan çok havayolu çalışanı görecek, elinizde boy boy belge, yazışma ve fotoğraflarla “Binebiliyor kardeşim” diye gezecek, fakat kazanan siz olacaksınız. Korkmayın.
  • 1 yaşına kadar kullanılabiliyor.
    Buna da Türkiye’de karşı çıkıyorlar, yok efendim kullanılamaz diye. İnternette boy boy videoları var, arabanın kendisi  de bu iddiada zaten. Bence en az 9-10 ay kullanılabilecek bir araba.
  • Bütçe dostu.
    İşte en tartışmalı alan. Bu araba çok pahalı diyenler duydum. Türkiye’de satış fiyatı en son 1.900 tl idi. Şimdi siz bunu sadece bir oto koltuğu olarak düşünürseniz evet pahalı. Fakat neredeyse ilk 1 sene başka hiçbir şey düşünmeden her işinizi halledecek bir bebek arabası olarak düşünürseniz bence çok ucuz. İlerleyen zamanlarda da bebeğinizin ihtiyaçlarını, kendi ihtiyaçlarınızı, yaşadığınız yeri, sahip olduğunuz imkanları düşünerek baston modellere geçebilirsiniz. Daha doğmadan 5 senelik yatırım gerçekten bana saçma geliyor.
  • Kendine ait aparatları var.
    Örneğin; yağmurluk/rüzgarlık, arabanızı kirletmemesi için özel kılıf, önüne arkasına takabileceğiniz kendi çantaları gibi. Böylece istediğiniz donanıma sahip hale getirebiliyorsunuz. Evet, bir kahve koyacak bölümü ya da altında allah ne verdiyse atabileceğiniz bir sepeti yok. Ama bu bana göre de değil, çünkü metroya tramvaya binerken özellikle tek başına o sepetten fırlayan eşyalarla uğraşarak sinir krizine giremem.
  • Aile içi ilişkileri güçlendirici.
    Bu da ne alaka diyebilirsiniz, ama böyle bir araba aldığınızda eşiniz size her gün teşekkür edecek, taşıdığında ağırlığına ve komplikeliğine içten içe sayıp sövmeyecek, aranızda yanlış taktın, tutmadın, unuttun tartışmaları çıkmayacak, sevginiz çığ gibi büyüyecek, ahaha. Fakat şaka maka bence baya önemli bir madde. Not edin.

Eksileri : 

  • Yağmurluk/Rüzgarlık Aparatı
    Biraz daha esnek kullanıma sahip olabilirmiş. O takılıyken tente de kapalı olduğu için Dafi’yi yerleştirmek biraz zor oluyor. Ama rüzgarı, yağmuru ciddi anlamda koruyor; kalın bir malzeme.
  • Eliniz ile tuttuğunuz Yer
    Yumuşak bir malzeme kullanabilirlermiş. Uzun sürüşlerde elinizi acıtma riski var. Fakat bahsettiğim çok uzun sürüşlerde. Benim gibi bebek arabanız ile 6-7 km yürürseniz falan.
  • Keşke 1 yaştan sonra kullanılabilen bir modeli daha olsa.
  • Çantalarını ekstra almanız gerektiği için arabaya kıyasla biraz pahalı olması.

Biliyorum bu yazı reklam gibi oldu. Ama değil, gerçekten halka hizmet, yeni annelere müjdeli haber sadece. Çünkü bebek arabası denilen olay, hem fiyat skalası hem ürün skalası derken ebeveynleri çileden çıkaran, hangisi iyi, hangisi güzel diye çıldırtan bir konu. Fakat unutulan şu ki, bebek arabası seçimi tamamen kişinin yaşamı ile doğru orantılı olmalı.

Eğer siz zaten şehir dışında yaşıyorsanız, yaşadığınız yerde yollar genişse, tek başınıza araba kullanmıyorsanız, arabanızın bagajı yeterliyse; seyahat ederken indir bindir derdiniz yoksa veya zaten uçak seyahatiniz azsa; şehir içinde toplu taşıma kullanmıyorsanız, alan sizin için çok da önemli bir konu değilse; ağır kaldırabiliyor, heybetli arabaları kontrol edebiliyorsanız Doona sizin çok da büyük fark teşkil etmeyebilir.

Özetle; benim hayatımı kurtaran ve bebekli hayatımızın başlangıcında, devamında kesinlikle verdiğim en iyi karar, yaptığım en iyi tercih olan Doona‘yı deli gibi tavsiye ediyorum. Bazen “keep simple and stupid” felsefesi çok iyidir. Hem de çok çok iyidir.

 

Benim Hamilelik Hikayem : Zorlu Bir Yol

Anne adayı olma sürecim uzun, benim için yorucu, umut kırıcı ama sonunda mucizeli. O yüzden bu yazıda olabildiğince detaylı yaşadığım süreci tüm anne adaylarına ve anne olmak isteyenlere umut olsun, faydalı olsun diye yazacağım. İlgisi, alakası olmayanlar sıkılacaktır. Baştan söylüyorum, başka bir sayfada eğlenmenize bakın.

Benim hikayeme başlamadan önce şu an rahmimde 3 hatrı sayılır, 2 büyümekte olan myom ve bir bebiş taşıdığımı söylemek isterim. En büyük myomum şu an 13.5cm. Doktorlar bana hamile kalmamın çok zor olduğunu hatta tüp bebek bile yapsam bunun sonuç veremeyebileceğini söylediler; çünkü myomlara ek olarak AMH (Anti-Müllerian Hormonu) değerlerim de çok düşüktü. Bu demekti ki, yumurta rezervim azdı. Öğrendim ki, her kadın, her beden farklı! Bana çok zor gelen bir sıkıntı, başkası için belki çok hafifti. Neler neler yaşayan güçlü kadınların hikayelerini okudum aylarca. Ameliyat olmam gerekiyordu, myomlarım alınacak, sonra tekrar düşünülecekti. Çünkü myomlar ile yaşamak da çok zordu. Artık kotlarımın düğmesi kapanmıyor, karnımda kontrolsüz bir şişlik, oturup kalkmak iyice zorlaşıyordu. Tabii hiç hamile kalmadan bir alt batın ameliyatına girmek, burada yapışıklık riski ile karşı karşıya kalmak da ayrı bir sorundu. (Yapışıklık olursa, bir daha asla çocuğunuz olmuyor.) Aslında myom haberlerimi rutin bir kontrolde almadan önce bebek planımız “henüz” yoktu. “Daha 3-4 sene sonra olur bebek” diyen ben, kendimi bir anda kariyer, hayat, evlilik üçgeni içinde bebeğim olmayacak mı soruları ile yüzleşirken buldum. Bunlar benim için kolay değildi, daha yeni evliydik. Bir köpek sahiplenmiştik ve mümkünse “young couple” olarak kariyerlerimizi geliştirecek, hatta ülke değiştirecektik. Bu bebek planı da nereden çıkmıştı?

Ama hayatın planlandığı gibi olmadığı gerçeğini bir kez daha sonuna kadar hissettim ve inişli çıkışlı günlerden sonra “yok yahu ben ameliyat falan olmayacağım gerek kalmayacak” diye kendimi inandırdım. Eşim ve annem buna hafif anlayış göstererek, hafif inanmayarak da olsa gülerek, katılmak istiyorlardı. Ama gerçekler ortadaydı.

Bu “positive vibes only” ruhuna girmem ile birlikte, ki hiç öyle biri değilimdir, bir sonraki ay vücudumda olanlar bana yabancıydı. Önce kendi kendimi inandırdığımı düşündüm. Sonra biraz da hislerimin kuvvetli olması, psişik işlere olan merakım derken, rüyamda bir bebeğim olduğunu gördüm. Anneme, bence ben hamileyim dediğimde hekim olan annem “çok umutlanmayalım, inşallah öyledir.” demişti. (Yani anlayacağınız hepimizden umut damlıyordu.)

Reglim daha gecikmemişken, eczaneden bir hevesle “7 gün önceden bile haber veriyor çok süpersonik” adlı testlerden birini aldım ve evde eşime bile söylemeden uyguladım. Sonuç “tek çizgi” yani “no bebek, no cry” idi. Hevesim kursağımda kaldı ama ben yine de zorladım. (Yani o testlere rağbet etmeyeceksiniz.) Reglim 3 gün gecikir gecikmez soluğu hastanede aldım ve o gün doktorumun orada bulunmamasına rağmen aceleyle bir asistana güvendim. Ben Beta-HCG testi için gitmiştim. Yani kan testi. Fakat uzmanlığı gelmiş asistan gel vajinal ultrason ile bakalım daha net görürüz dedi. İyi dedim. Bunları detaylı yazıyorum çünkü hepimizin başına geliyor ve insan yaşamadan bilmiyor. O heyecan ve merakla insan her şeye he diyor. Aldı beni ultrasona, şöyle bir baktı ve rahim duvarın genişlemiş ama sen 2-3 güne regl olursun yok bir şey dedi. Umutlar yine kırılmıştı. Ben kesin uyduruyordum. Annem yine de yürü kan veriyoruz dedi. Gittik, kan verdim. Eve de moraller bozuk döndüm. Ama bende bir şeyler vardı ve eğer hamile değilsem kesin büyük bir hastalığın eşiğindeydim. (Çünkü benim böyle paniklerim de vardır.)

Eşim o gün izinli ve evdeydi; köpeklerimiz bu sırada 2 olmuştu, ben onları parka çıkarıp hava alacağımı söyledim, eşim de bana yemek yaparak bir nebze de olsa beni mutlu etmeye çalışacağını. Zaten test sonuçları normalde 1 saatte çıkarken maalesef çıkmıyordu, çünkü hastanede sistem çökmüştü, çünkü benim şansımdı.

Eve dönüp yemek yedik, derken aklıma tekrar sistemi zorlamak geldi. Bir baktım ki Beta HCG değerim 180. O kadar araştırmıştım ki, daha önce 0,2 değerini de görmüş biri olarak bunun bir hamilelik olduğunu anladım. Annemi aradım, eşime söyledim. Kimse doğru düzgün sevinemiyordu. Öyle filmlerdeki gibi elimde bir çubuk “hamileyim” diye evin içinde ağlamaklı danslar yapamıyordum. O gece inanamadan geçti.

Sonraki günler boyunca Beta HCG değerinin 2 katına çıkıp çıkmadığı, dış gebelik ve boş gebelik tehlikesi değerlendirildi. (Aman diyorum bunları sakın atlamayın, özellikle dış gebelik tehlikesi çok önemli, hemen hamileyim diye konu komşuyu aramayın.) Tabii benim ömrümden ömür gitti, o ultrasona bakarak geçen sessiz dakikalarda. (Bu arada o uzman doktora buradan sevgilerimi iletiyorum. Ona inansaydım, belki de düşük tehlikesi yaşacaktım. Lütfen tekrar tekrar kontroller yaptırın.)

Sonrası ise tamamen tetikte, tamamen korkulu, myomlar çocuğu ezecek mi, yok efendim Müge nasıl seyahat edecek, şimdi biz ne yapacağız telaşları ile geçti. Yani öyle çiçek gibi bir hamile olamadım. Midem aşırı bulanıyordu, çok sevdiğim yemek yapma ve yeme işi sona ermişti, evin içinde sürekli patates pişiyordu, biri pointer olan 23 kg ve aşırı enerjik köpeğimiz benim üstüme atlamamalı, zıplamamalı ve onu asla gezdirmemeliydim-mümkünse enerjisini atabileceği şekilde eşimin anne/babasının evine gitmeliydi, eşim kısa bir süre sonra yurtdışına taşınıyordu. Yani önümde depresyonun allahı vardı ama sakin olmalıydım.

Eşim taşındı, bulantılar bitti, biz ikinci trimestera (yani ikinci 3 aylık döneme – 4. ay ile başlıyor) progesteron coşkusu ile koca koca büyüttüğüm myomlar ve bir bebişko ile girdik. Evet, myomlar hamilelikte çoğunlukla büyüyor. Elimden geldiği kadar detaylı yazmaya çalıştım ama bu dönem çok ama çok zor geçti. Çünkü ilaç almadan bulantılar ile başetmek, eşim ve köpeklerimden ayrılmak, değişen bedenimi anlamak, kendim dışında korumak zorunda olduğum başka bir canlı olduğunu öğrenme sürecim, hareket kısıtlılıklarım derken yapmadığım araştırma kalmadı. Hala da her gün önüme geleni okuyorum. Şimdiden uyku ekollerini bile öğrendim diyebilirim.

Ayrıca bebiş Türkiye’de doğacak ama bir aksilik ve değişiklik olmazsa yurtdışında büyüyecek. Wow falan demeyin bu da aşırı stres çünkü anası, danası, komşusu, hala kızı, kuzeni toplanıp büyütmeyeceğiz bebişi. Ben ve eşim, bilmediğimiz bir ülkede, bilmediğimiz sağlık sistemi ile, bilmediğimiz metotlar ile büyüteceğiz. Bunun için araştırma seviyem doruklarda. Süreç benim için son hız devam ediyor.

Bu blog ile birlikte, kendi hikayelerimi samimi, açık ve olduğu gibi yazacağım. Çünkü hamilelikte okuduğum her kelime benim için çok değerli. Eminim benim gibi arayışta olan çok insan vardır. Öyle normal doğum yaptım, ve normal doğum yapmayanları kınıyorum, oh yoga ne güzel, çünkü ben yüce bir anneyim hala da taş gibiyim paylaşımları insanın yüreğine oturuyor. Yani hiç mi sorunlu insan yok, bir tek ben mi çekiyorum bu çileleri yarabbim neden ben dediğim çok oldu. İnsan ne kadar bilgili, doktorlar ile çevrili bir halde olursa olsun, günün sonunda o forumlara içini döken kadınlar ile bütünleşiyor. O zaman gerçek kadınlık ve hamilelik süreçlerini görüyor.

Umarım hepimizin hikayeleri bir mucize olur. Umarım hepimiz tüm serüvenleri her ne kadar doğuma kadar karnımızda kocaman bir top ile avokado gibi yaşasak da, sonunda eminim lezzeti bir başka olur.

Umarım anneavokado büyür, genişler ve anneler ile çoğalır.

Sevgiler,

Müge

Hamilelikte Okunacak 8 Kitap

Kimisine göre çocuk bakımı veya hamilelik kitaplardan öğrenilecek bir şey değil, kimisine göre başucu yardımcıları. Bana sorarsanız evet deneyimler çok farklı olacak eminim, ama okuyarak da çok şey öğrendiğimi saklayamam. Eğer çocuk bakımı, hamilelik vb. konularda hiçbir fikriniz yoksa bence okumak gerçekten önemli. Hatta fikriniz varsa da güncel bilgileri okumak iyi olabilir. Doğru bilinen yanlışlar bence inanılmaz fazla. Kulaktan dolma bilgileri bir kenara bırakmak isteyenler için, işte okuduğum ve değerlendirdiğim kitaplar. Satın almadan önce fikriniz olsun.

  1. Mayo Clinic Sağlıklı Gebelik Rehberi
    Bu kitap hamile kaldığımı öğrendiğimde ilk aldığım kitaptı. Mayo Clinic referansına güvenerek almıştım. Hafta hafta hamileliği toplam 10 aya bölerek yaşadıklarınızı ve yaşayacaklarınızı son derece detaylı, gerçekçi ve tıbbi bir şekilde anlatıyor. Hiçbir yerde yazmayan, bilmediğim detayları öğrendim. Bebiş kalça sinirlerime bası yapıp yürüyemez hale geldiğimde bunun başıma gelebileceğini sadece bu kitap söylüyordu. Tıbbi referanslar içermesi nedeni ile oldukça güvenilir.Hafta hafta gebelik takibi dışında bebek bakımı, evcil hayvanınızı bebeğiniz ile tanıştırma, partneriniz ile veya tek başınıza bebek büyütme konularında detaylı bilgiler yer alıyor. Normal doğum ve sezaryen sürecini iki ayrı başlıkta inceliyor. Hatta sezaryen operasyonunu bu kadar detaylı anlatan bir başka kaynak görmedim. Biraz korkutucu olmakla birlikte (benim gibi fobikseniz) ne ile karşılaşacağınızı, ameliyat yaranıza nasıl bakacağınızı vb. konularda tüm bilgileri veriyor.

    Okuduğum tüm kitaplar içinde açık ara en sevdiğim kitap oldu diyebilirim. Tam bir referans kitabı. Sıkmadan, yormadan, bilimsel ve net. Şuradan satın alabilirsiniz.

  2. Tracy Hogg – Yeni Annelere Mucize Çözümler

    Eğer hamileyseniz veya yeni anne olduysanız, Tracy teyzemizin ismini mutlaka duymuşsunuzdur. Duymadıysanız da hazır olun, o bu dünyanın İncil’i sayılabilecek bir kitap yazmış. Bebeklere Fısıldayan Kadın olarak da anılan Tracy Hogg uzun zaman önce hayatını kaybetse de, kitapları annelerin başucunda durmaya devam ediyor.Bana kalırsa kitabından çok, önerdiği metotlar önemli. Kitabı çok uzun sürede bitirebildim çünkü okurken biraz sıkıldım. Sebebi; Tracy’nin kitabı her şeyi çözmüş bir dille yazmış olmasıydı. Okurken kutsal kitabı okur gibi saptırılamaz doğrulardan bahsediliyor hissine kapıldım. Birkaç arkadaşım da aynı şeyi söyledi. O yüzden bu konuyu boşverin. Bu kitapta esas önemli olan ve herkesin üstüne konuştuğu 3 nokta var :– E.A.S.Y Metodu : Bunun için ayrı bir yazı yazmak gerek. Ama meşhur E.A.S.Y (kolay) metodu, 4 farklı aktivetinin belirli bir düzen çerçevesinde ve arka arkaya uygulanarak bebeği ve kendinizi mutlu etmek üzerine kurulu. Bu metot sayesinde ebeveynlerin günlerini planlaması, bebeklerinin bakımının kolaylaşması ve tahmin edilebilir sonuçlar alınması isteniyor. Tracy bunun %100 çalıştığını söylüyor. Uygulayan ve mutlu olduğunu söyleyen de çok insan var. Fakat bence hayatın sırrını çözmüş gibi heyecanlanmayın. Sadece rutin oluşturma konusunda iyi bir metot.
    – Karakter Analizi : Bu da aslında her bebeğin farklı olduğunu ve bu nedenle uyku, beslenme, rutin oluşturma, banyo gibi konularda her bebeğin farklı cevapları olduğunu vurgulayan bir konu. Bebek çeşitleri var ve siz bebeğinizin hangi kategoriye girdiğini bularak, yaklaşımlarınızı buna göre düzenliyorsunuz. Burç gibi bi’şey.
    – Uyutma Yöntemi : Tracy’nin uyku yöntemi,  birçok farklı uyku ekolünden biri olarak kabul ediliyor. Benimseyenler çok. Kitabı uyku üzerine bir kitap sanarak almayın. Zira çok bahsetmiyor. Basitçe bahsetmek gerekirse yatır kaldır ve pışpışla üzerine kurulu bir metot. Fakat dediğim gibi bu da ayrı bir yazının konusu.

    Kısaca bu kitap ile bebeklerde rutin dünyasına yumuşak bir giriş yapabilirsiniz. Bu kitabın bir de Bebek Bakımlarına Mucize Çözümler diye benzeri var. Yine aynı yazarın. Orada sanırım biraz daha ilerleyen yıllar anlatılıyor. Benim önerdiğim yenidoğan dönemi için uygun. Şuradan satın alabilirsiniz.

  3. Kim West – Sleep Lady İyi Uykular Tatlı Rüyalar

    Bu kitabı başka bir uyku ekolünü anlamak için almıştım. Kitap tamamen uyku üzerine kurulu kalın bir kitap. Metot yenidoğan döneminden çok, özellikle ilk 3 aydan hatta 6 aydan sonrasına dayanıyor. Oda ayırmak konusunda başarılı çözümler sunan Kim West‘in ayrıca kendi eğitiminden geçerek sertifikalanmış eğitmenlerinin Türkiye’de şöyle bir uyku okulu da var. Diğer ülkelerdeki koçları da bu listeden bulabilirsiniz.Kısacası bu kitabı uygulamaya henüz başlayamayacağım için devamını pek okuyamadım fakat yazım dilini ve yaklaşımını beğendim. İlerleyen dönemlerde özellikle odaları ayırma konusunda destek alacağım bir kitap gibi duruyor. Bu arada Kim West metoduna göre ilk 3-6 ay arası co-sleeping dediğimiz aynı odada farklı yataklarda (siz kendi yatağınızda, bebek kendi beşiğinde) uyuma modeli destekleniyor. Bana da bu uygun geldiği için diğer yaklaşımlar da işime yarayacak. Eğer siz, bebek 40 günlükken odanızı ayırmayı benimsediyseniz, belki başka konularda destek bulabilirsiniz.Bu tür metotlarda ve kitaplarda bebeğin ağlamasına aldırılmadığı, bebeğini ağlatarak uyutmanın da kabul edilemez bir şey olduğunu düşünenler olabilir. Bence hiçbir yöntem Ferber‘in ağlatma metodu değil. Bu yüzden seçim size kalmış.

    Şurada satılıyor.

  4. Hetty Van De RijtFrans Plooij – Harika Haftalar 

    Bu kitabı da mucize kitap olarak değerlendirenler çok. Bebeğinizin ilk 20 ayında geçireceği atakları anlatıyor. İki doktorun hazırladığı kitap oldukça bilimsel dayanaklara sahip. Kitabı bebeğiniz büyürken takip etmeniz ve başınıza gelecekleri okuyup şaşırmamanız iyi olacaktır.Ben kitabı severek aldım ama esas ilgimi çeken bir de aplikasyonunun olması. Ki kolay kullanımlı aplikasyonlar her an telefonumuzda bizimle her yerde. Bu uygulama sayesinde de ağlama krizlerinin sebeplerini anlamak; büyüme ataklarını önceden gelen alarmlar ile takip etmek son derece faydalı duruyor. Özellikle her krizde doktora koşmak istemeyenler için birebir.
    Şuradan alabilir, şuradan  da indirebilirsiniz.
  5. Pamela Druckerman – Bebeğinize Fransız Kalın!
    İtiraf edeyim önce bu kitaba kendimi çok uzak hissetmiştim. Sonra bir yerlerde yorumunu görünce dikkatimi çekti, aldım ve iyi ki almışım, bayıldım. Çünkü kitap diğer kitapların aksine bir eğitim öğretim kitabı değil. Gerçek bir Amerikalı annenin Paris’e taşındıktan sonra annelik, ebeveynlik, kadınlık üzerine yaşadıklarını anlatan kitap oldukça sürükleyici. Ayrıca Fransız kadınlarının anneliği üzerine de oldukça öğretici tiyolar mevcut. Şuradan alabilirsiniz.Sonraki kitaplarında kendi içinde tutarsızlıklar yaşadığını söyleyenler olsa da, benim için bir ufuk yaratan bu kitabı bence tüm ebeveynler okumalı. Özellikle kültürel farklılıklara meraklıysanız.
  6. Uzm. Gelişim Psikoloğu Sinem Özen Canbolat – Bebeğimle Oynuyorum
    0-6 ay için 101 oyun başlığı ile çıkan kitap gördüğüm an dikkatimi çekmişti. Oyun oyundur işte canım minicik çocuğun ne oyunu olacak agucuk gugucuk diye düşünenlerdenseniz biraz yanıldığınızı söylemekte fayda var. Kitapta motor gelişim sisteminden, duruş pozisyonlarına kadar doğru oyunları anlatıyor. Tabii bu oyunlar özellikle ilk aylar için sandığınız kadar komplike şeyler değil. Topu topu 5 dakika sürüyorlar.Kitap özellikle babalar için harika. Arda severek okudu ve uygulayacağına eminim. Şuradan satın alabilirsiniz.
  7. Harvey Karp – Mahallenin En Mutlu Bebeği
    Harvey Amca da bebek bakım dünyasında adı sıkça geçen duayenlerden. Seveni çok. Kitabı yine bir ekolü anlatıyor. Bu da 5 temel prensip üzerine kurulu. Harvey Karp‘ın yaklaşımları bazı noktalarda bana hitap etse de birkaç konuda uygulayacağımı sanmadığım noktalar var. Fakat en önemli özelliği, bebeğimizin ilk 3 ayı için aslında anne karnında geçirmesi gereken son 3 ayı olduğunu; yani 3 ay erken dünyaya gelmiş gibi düşünmemizi söylemesi. Bu nedenle ilk 3 ay şımartma diye bir şey olduğuna da inanmıyor. (katılıyorum) Bunu da çok güzel bir biçimde tarihten, kendi gözlemlerinden ve anektotlardan alıntılayarak anlatıyor. Genel kültür örnekleri şahane.Kundaklamaya, yan ya da yüzü koyun yatırmaya, ŞŞŞ sesine, sallamaya ve emmeye inanıyor. Bu şekilde bebeklerin ağlamalarının hızla geçeceğini söylüyor ve buna dair videoları var. Şuradan izleyebilirsiniz. Zaten bu en altı çizilen özelliği. Bugün meşhur olan white noise (beyaz gürültü), kundaklama gibi aksiyonlar Harvey Karp‘ın Amerika’da yarattığı yeni akımın ürünleri.

    Kundaklama, yan ya da yüzü koyun yatırma ve ŞŞŞ sesi dışında sallama ve emme sürecine katılmıyorum, katılmak da istemiyorum. Çünkü bunlar daha sonra alışkanlığa dönüşüp aileleri çileden çıkaran durumlar halini alabiliyor. Bazı önerileri de (örneğin bebeğin makatını zeytinyağı ile dürterek uyarmak ve kaka yapmasını sağlamak gibi) bana çok ilkel geldi.

    Ama benim annelik, kadınlık üzerine savunduğum düşünceleri oldukça başarılı yansıtan şu cümleleri alıntılamadan geçemem :

    Bir bebeğe annelik etmek ne kadar muhteşem bir duyguysa da ne otomatik ne de içgüdüseldir. Bebek bakıcılığı yaparak ya da kardeşlerinize bakmaya yardım ederek çok vakit geçirmediyseniz, bebeğinizin size, altı kollu bir Hindu tanrıçası olmanız gerektiğini hissettirmesi sizi şaşırtmasın. Birçok kadın için yeni doğan bebeğine annelik etmek, karşılaştıkları en zorlu iştir!

    Yine de ekollerin birleşmesinden güzel şeyler doğar diyerek okumak isteyenler, şuradan satın alabilir.

  8. Ayşe Öner – Hamilelik Doğum ve Bebek Bakım Kitabı

    Ayşe Öner’i de tüm tontonluğu, tüm kibarlığı ve sıcak anlatımları ile tanımayan varsa bir an önce tanımalı. Ama bu tanışma bence kitabı ile değil, youtube videoları, düzenlediği eğitimler ve son zamanlarda Instagram üzerinden yaptığı canlı yayınlar ile daha iyi olur diye düşünüyorum. Kitabı bazı eleştirlere rağmen almıştım ve bu eleştirilerin bir noktada doğru olduğuna karar verdim. Ayşe Öner belli ki bazı markalar ile işbirliği yapıyor. Bunlardan biri de her yerde bangır bangır gördüğümüz hatta bence sponsorluğunu üstlenen Philips Avent. Ama bu durum, markalar konusunda öneri vermeyi aşıp Ayşe Öner’in tamamen Philips Avent‘in marka yüzü olmasını yaratmış.

    Kitapta belirli kategorilerde Avent dışında başka bir ürün tavsiyesi göremiyorsunuz. Bunu da geçtim, kocaman mobilya ürünleri vb. markaların tanıtım yazıları var. Bunlar gerçekten çok sıkıcı olmuş. Tüm sponsorlar veya işbirlikçiler kitabı işgal etmiş gibi. Aralardan da bir iki samimi tavsiye çekip çıkarabiliyorsunuz.

    Bu nedenle kitap bana elinize aldığınız karıştırmalık bir dergi gibi geldi. Her yerde bulabileceğiniz başlıklar var. Dediğim gibi, Ayşe Öner’i seviyorsanız başka mecralardan takip edin.


    Not :
    Okuduğum diğer kitapları tavsiye etmeye değer bulmadığım için eklemedim. Listeyi yenilerini okudukça güncelleyeceğim. Sizin de önerileriniz varsa eklemek harika olur!

36. Hafta : Alın Bu Bebeği Buradan

Bu haftaya gelinceye kadar birçok yerde son ayın “alın bunu buradaaaan” çığlıkları ile geçtiğini okumuştum. Erken doğum tehlikesi atlatan biri olarak, buna pek inanmamıştım ama gerçekten son aya girdiğiniz anda artık tak etti canıma moduna sürükleniyorsunuz.

Ben daha 33. haftalarda bebişin bel ve kalça hattımdan geçen sinire baskı yapması nedeniyle yürüyememeye başlayınca, bastım çığlığı. 34. hafta kontrolünde resmen doktorun gözünün içine bakıyordum. Oysa ki ne kadar erken değil mi? Evde bastonla yürüyor, yataktan kalkıp yatamıyor, uykumda acıdan dönemiyor, tuvalete bile gitmekte zorlanıyordum. Son 1 ayı nasıl böyle geçireceğim diye kederlere kapılmışken, bebiş 36. haftanın başında cumburlop yer değiştirdi ve sanırım daha da aşağılara indi. Böylece bir sabah uyandığımda artık yürüyebiliyordum. Hamilelik gerçekten maceralar ile dolu.

Fakat cumburlopun da bir bedeli oldu. Pelvis ve kasıklarda regl benzeri ağrılar ve baskı çok arttı. Ayrıca Braxton Hicks ile dost olduk artık, geldi mi gıkım çıkmıyor. Kıvrana kıvrana gitmesini bekliyorum. Ne olduğunu merak edenler şu yazıma göz atabilir.

Bugün 37. haftanın ilk günü ve ben 36. haftayı da geri de bırakmış oldum. Söylenenlere göre, 37. haftayı da bitirebilirsem doğan bebiş artık prematüre sayılmayacak. Akciğerleri, sindirim sistemi daha da gelişmiş olacak. Tabii içerde ne kadar kalırsa o kadar iyi diyerek bana 38+ günleri beklemek düşüyor. Fakat myomlarımdan en azılısı plasentanın 3/1’ne yuva yaptığı için öyle 39-40. haftaları bekleme gibi bir lüksüm de maalesef yok. Uzatmadan 38’de umarım bebiko gelecek.

36-weeks-pregnant-soon-baby-soon-e1357176744208

36 biterken bana bir enerji geldiğini saklayamam. Bunun adına “nesting” diyorlar. Yani dişi kuşun yuva yapma arzusunun açığa çıkması. Evi toplama, düzenleme, temizleme gibi güdüleriniz artıyormuş. Ben şu dişi kuş mantığından biraz uzak olduğum için ikinci teoriye daha yakın hissediyorum. O da, kadının aslında bir nevi strese girerek gelişecek yeniliğe karşı hazırlanma ihtiyacı. İster istemez, doğum konusunda sizi o kadar paralel evrene geçiş yapacağınıza dair hazırlıyor ki çevre, siz de hayatımın bu son anne olmayan günlerinde her şeyi tam tekmil yapmalıyım çünkü sonra asla vaktim olmayacak diye düşünmeye başlıyorsunuz.

Bu öyle bir motivasyon ki, bebeğinizin ilk yılı kitabını bile “bence şimdiden okuyun doğunca hiç vaktiniz olmayacak” diye elinize tutuşturuyorlar. Siz daha doğmamış bebeğin lazımlık macerasını okuyorsunuz falan. Tamam ben de okumayı çok seviyorum da bu kadarı da yine karşı çıktığım bir baskı. “Hiç vaktin olmayacak!” diye kadını bir hastalığa sürüklenecek, eski hayatını kaybedecek, bir daha hiçbir şey eskisi gibi olamayacak bir dünyaya hapsedilecek tadında konuşmalar – her ne kadar bazen haklılık payı olsa da –  son derece bezdirici.

Evet, birçok şeyin 180 derece değişeceğini ve bir daha asla eskisi gibi olmayacağını biliyorum. Ama bir daha kitap okuman mümkün olmayacak, bütün filmleri şimdi izle bir daha oturup film izleyemeyeceksin denildiği an depresyonun ayak seslerini duyar gibi oluyorum. Aynı mantığı bizim kültür evlenirken de yapıyor. Özellikle erkeklere “evlenmeden önce hayatını yaşa” dürtüsü aşılanıyor. Evlenince hayat bitiyor, hapishaneye giriliyor, sorumluluklar baş gösteriyor ve bundan sonrasında seni hep sıkıcı bir yaşam bekliyor mesajı her yerde. Ama doğru ve aklı başında bir evlilik yaptığınız zaman, ve karşılıklı bunu bilip önlemler aldığınız zaman durumun hiç de böyle olmadığını görüyorsunuz. İşte aynı şey. Bebek/çocuk bakımı için de baştan peşinen böyle cümleler ile özellikle anneyi kaosa sürükleyenlere bin tekme!

36. haftada ben artık alışveriş yapmayı bıraktım. Zaten sanırım topu topu yoğun ve planlı alışverişi sadece 2 ay yaptım. Şimdi artık bebek ürünlerine bakmayı bıraktım çünkü karşıma ne çıkacağını gerçekten bilmediğimi düşünüyorum. Deli zırvası gibi bir sürü şey alıp içlerinde kaybolmaktan korkuyorum. O kadar az ve öz şey aldım ki, kesin ziyarete gelen bir avuç teyze yine gözümün içine “cık cık cık, vah vah vah” temaları ile bakacak ve kendi torunlarına neler aldıklarından falan bahsedecek. Hazırım, kılıçlarımı kuşandım.

Sezen Aksu’nun “Gelsin hayat bildiği gibi gelsin, işimiz bu yaşamak.” şarkısını hatırladığım bu günlerde, en çok özlediğim şey sanırım enerjim, sokağa çıkmak ve seyahat edebilmek. Bunu daha önce de yazmıştım, doğurduğum gibi kendimi sokağa atmak istiyorum. Bu konuda da bir teorim var. Mesela hamileliğinde çok gezebilmiş, sosyalleşebilmiş, hayatından pek bir fedakarlık yapmak zorunda kalmamış anne adayları; bebek geldikten sonra gerçekten değişen durumlarda sanırım pospartum (lohusa) depresyonuna daha çok giriyorlar. Bana okuduklarımdan böyle bir çıkarım geldi. O yüzden kötü geçen hamileliğimi de pozitif görmeye çalışıyorum, çünkü daha kötü ne olabilir ki diyerek, bebiko geldiğinde ve ameliyat sonrası enerjimi kazandığımda sanırım başetme direncim daha yüksek olacak. Ne gelirse göğüsle Müge rolüme hazırım. Ya da öyle olduğunu düşünüyorum.

Şu an tek dileğim, hastane ve ameliyathane fobisi had safhada olan biri olarak doğumun (sezaryen operasyonumun) iyi geçmesi. Ciddi anlamda direnç gösterebilmem. Ağrıyla başedebilmem ve ameliyathaneyi birbirine katmadan doğurabilmem.

Bunu da atlatırsam sanırım geriye telefonuma her hafta gelen yaşasın 37. haftadasınız, bu hafta başınıza bunlar bunlar gelecek! yazılarını özlemek kalacak.

Ha bir de, eskisi kadar iştahlı hissetmiyorum. Sanırım her şey bir döngü gibi başa dönüyor.

Bakalım bir sonraki yazım doğurmadan olabilecek mi?

Sevgiler.

 

 

Kız Çocuklarına Dokunan Film : Dangal

Dün akşam sonunda Arda’yı 2,5-3 saat süren bir başka Aamir Khan filmi izlemeye ikna ettim ve Dangal‘ı izledik. Evet, konusu hakkında az çok fikrim vardı ve IMDB puanı (8,6), Aamir Khan filmi olması vs derken güzel bir film izleyeceğimizi düşünüyordum. Fakat güzelden öte etkileyici bir film izledik.

Öncelikle Hint filmi ve uzun bir film olduğu için izlemekten çekinebilirsiniz ama çok akıcı olduğunu söylemem gerek. Resmen bir hayatın içine girmiş gibi olduk.

Filmi anlatmayacağım, ya da spoiler verecek her şeyden kaçınacağım için bu filmi sadece kız çocuklarına dokunan güçlü yanı ile övmek istiyorum. Ülkemizle Hint kültürünün benzeşen çok yanı var. Bunu, Aamir Khan filmlerini izlemeden önce bilmiyordum. İzlerken, bizim ülkemizdeki, kültürümüzdeki kız çocuklarına bakış algısının bir benzerini göreceğinizi düşünüyorum. Ve bu algıya karşı direnen bir hikayeyi izlerken keyif alacağınızı da.

Haydi kendinize biraz vakit ayırın, bazı şeyleri hissetmek için hazır olun ve basın kumadaya.

 

Kadınlık, Annelik ve Gönüllü Çocuksuzluk

Bu blogu açarken, aslında aklımda olan bir anne blogu daha fikri değildi. Aksine, kimsenin annelik kutsaldır miti dışına çıkmadan övüp durduğu annelik, hamilelik gibi büyülü konuların kadınlar için gerçekte neler ifade edebileceğinin altını çizmekti. Hala da aklım fikrim ve kalbim bu yönde.

Eğitimimi sürdürdüğüm alanın da desteği ile, kadının toplumsal kurgular ile içine çekildiği bu atmosferden son derece şikayetçiyim. Ben hamile kaldığımda, belki her kadın gibi belki her kadından daha az/fazla sorunlar yaşadım. Ve bu bana bedenimi, karakterimi, kadınlığımı, kişiliğimi ve bana anlatılan mitik yanılgıları tekrar sorgulattı. Hamilelik gerçekten büyülü müydü? Gerçekten kadının en güzel olduğu, ışıl ışıl parladığı (?), kutsal bir tanrıçaya dönüştüğü bir dönem miydi? Sosyal medyada oluşturulan “modern annelik” düzenine uygun “mükemmel anneler”, bedeni hiç bozulmamışçasına pozlar veren hamileler gerçek miydi? Veya tam olarak neyi temsil ediyorlardı? Bir idol, bir hedef, bir amaç, bir beklenti? Neydi bunların arkasındaki?

Erkekler de bu sosyal medyada oluşturulan annelik mitinden etkileniyor olabilir miydi? Örneğin siz evde poponuza sığmayan kocaman eşofman ve yüzünüzden hormonlara yenik düşüp fışkıran bilimum sivilce, tüy gibi dertlerle boğuşurken; bu pürüzsüz kadınlar dışarda bir yerlerde vardı ve siz neden böyleydiniz? Onlar gibi olamaz mıydınız?

Toplumsal baskılar her çağ ve dönemde farklı mecralar ile kendilerini göstermişlerdir. Mahalle baskısı dediğimiz şey artık kendisini şüphesiz ki sosyal baskı olarak ortaya koyuyor. Bunun öncüsü Facebook iken şimdi bayrağı Instagram taşıyor.

Benim yazmaya başlamamın arkasında – zaten yazılarımın da hep bir felaket tellalı havası taşımasının sebebi de bu – aslında “annelik ve hamilelik sandığınız gibi bir durum değil” motivasyonu yatıyor. Elbette değerli, özel, her kişinin kendi içinde yaşadığı eşsiz anlar toplamı olabilir. Fakat temelde düşünürsek, aslında tamamen biyolojik bir durum. Yani biyolojik olarak elverişli olan her kadın anne olabiliyor. Hatta daha da ileriye götürürsek her canlı. Bu da iki toplumsal sorunu beraberinde getiriyor. Birincisi; çocuk sahibi olmayan kadını biyolojik olarak yetersiz / eksik / bereketsiz görme. İkincisi; çocuk sahibi olan her kadından kutsal / yüce / şefkat dolu / iyi davranışlar bekleme.

Bu bağlamda baktığımızda, sosyal, politik, ekonomik temelli belirteçlerin de annelik mitinde büyük rol oynadığını görüyoruz. Yani annelik sadece kadının kendi içinde yaşadığı bir durum veya eşi ile karar vererek seçtiği bir yol değil. Olamıyor da, kalamıyor da. Annelik bulunduğunuz topluma göre şekilleniyor. Bulunduğunuz toplumda savunulan çocuk sayısına, çocuk bakım şekillerine, annelik modellerine uygunluğunuz sizi tanımlayan ve belirleyen katmanlar halini alıyor. Örneğin; Fransız bir annenin (çalışıp çalışmaması önemli değil) çocuğunu küçük yaşta kreşe bırakması devlet tarafından karşılanıp desteklenip, toplum tarafından uygun bulunurken; aynı durum Türkiye’de ve birçok başka ülkede hayretle karşılanmakta, küçük yaşta kreşe giden çocuğun annesi suçluluk duygusu ile başbaşa bırakılmakta; özellikle anne çalışmıyorsa böyle bir davranış kınanarak daha da ilerisi devlet ve toplum tarafından annenin çalışma hayatından uzaklaşıp evde çocuk bakımına zaman ayırması teşvik edilmekte.


Durum her zaman kadının üzerinde bir yerlerde. Hatta annelik sonrasında kadının “kadın” olmaya hakkı hala var mı o bile düşündürücü. Bu noktada kadının bencilliği ve fedakarlığı sorgulanmıyor mu?

İyi anne / kötü anne / yetersiz anne sıfatları bize her gün o ya da bu kanaldan (sosyal medya, komşu teyze, televizyondaki dizi, haber bülteni, iş yerinde arkadaş vb.) pompalanıp duruyor. Herkes ya birbirine benzemeye, ya da birbirinden bazı şeyleri saklamaya çalışıyor. Üstünlük algısı bu kulvarda da kadının yakasını bıramıyor. Ayıplanma, dışlanma, yargılanma kaygısı son hız devam ediyor.

Okuduğum forumlarda (özellikle insan manzaraları görmek adına okurum) aklınıza hayalinize gelmeyecek konular hakkında kendisini yetersiz ve eksik hisseden kadın görüyorum. En başta “çocuğu olmadığı için” eksik hissettirilmek istenilen ve sıklıkla da başarılan kadınlar var. Çocuğu olmadığı için terkedilen kadınlara ise zaten yıllardan beri alışkın değil miyiz? Kadınların tüp bebek merkezlerinde, aile danışmanlık birimlerinde kendilerini zorlayarak, hormon tedavileri gibi ağır zahmetler altına girerek, bazen tüm hayatlarından, evliliklerinden, kariyerlerinden çalmalarının nedeni sizce ne olabilir?

Sonraki konulardan ilki ise “emzirmek”. Evet, emzirmek Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından ilk 6 ay bebek için tek gıda olarak kabul ediliyor ve öneriliyor. Bunu mümkün kılabilmek bebek sağlığı ve sütün içindeki antikorlar anlamında tıbbi olarak çok değerli. Bunun farkındayız. Bilinçlenmek ve bilinçlendirmek elbet güzel. Fakat anneyi emzirebilmesi, sütünün bebeğe yetip yetmediği, sütünün miktarı, annenin nerede / nasıl emzirdiği üzerinden tanımlamak gerçekten sınırın geçildiği noktaya işaret ediyor. Örneğin ülkemizde anneler birbirine emzirmediği için hakaret edebiliyor. Bir kadın anne olduğunda, eve gelen eş dost akraba sütünün bebeğe yetip yetmediğini tıbbi dayanaklarla değil, sosyal yeterlilik merakıyla sorup duruyor. Zaten halihazırda yeni anne olan kadın, kendisini “acaba yanlış mı yapıyorum” soruları ile yiyip bitiriyor. Ve bakınız postpartum depresyonunun bir bacağını da bu baskılar oluşturuyor.

Hastanede sezaryen, erken doğum, bebeğin anne ile teması gibi konular kaynaklı anne sütü az veya hiç oluşmadığında, mama öneren doktorlar topa tutuluyor. Çalışan annenin, bebeğini daha tok tutabilmek adına bir öğün için mamaya başvurması şiddetle kınanıyor. Hatta öyle ki, ebeler çalışan annelerin yardımcısı olan süt sağma makinalarına ve biberonlara nefretle yaklaşıyor. Bunları “eh işte, yani elle sağsanız, bebek kucağınızda olsaydı daha iyiydi ama artık neyse, yapmışsınız bir hata dönmüşsünüz çalışmaya, madem öyle biberon verin madem..” tadında, kadına suçluluk duygusunu sonuna kadar hissettirecek tonlarda söylüyorlar. Çalışan annelerin yaşadığı ve kendilerine söyledikleri “keşke” ler arttırılıyor. Sanki biberon, emzik vererek bebeğine bir düşman sunmuş veya bebeğine çok zorda kaldığında televizyon izlettiği için onun ölümüne yol açmış gibi ağır ithamlar kadınların yakalarını bırakmıyor. Aslında temelde yine başa dönülüyor; kadın kendisi olmakla değil, anneliği üzerinden tanımlanıyor.

Kadın, bebeği ağladığı için “kötü anne” ilan ediliyor. Baba her nedense yalnızca her zamanki evin erkeği olarak kabul ediliyor ve kadın bebek ile mücadele ederken, babayı da hoş tutmadığı için aslında ilk anlamda eşi olan erkek ile anlaşamıyor; yalnızlaşıyor. Bebek ağladığında “sustur şunu” diyen babalar, erkekler gelsin aklınıza. Hiç de az değiller değil mi?

Bebek sahibi olduktan sonra boşanan çift sayısı oldukça fazla. Çocuktan sonra evliliğin değişeceği, aşkın biteceği, çocuğun her şeyi mahvedeceği üzerine söylemler de bir o kadar çok. Bunun nedenlerini hiç düşündük mü? Babaların neden aldatmayı seçtiğini, neden cinsel yaşamın bittiğini, neden kadınların sonu gelmeyen depresyonlara sürüklendiğini ve bu konuda kimsenin destek olmayı seçmediğini; kadının yalnızlaşıp, erkeğin evden uzaklaşıp sonunda kopan dağılan aileler ve ortada kalan çocuklar olduğunu hiç düşündük mü?  Böyle durumlarda yine kadına sorumluluklar yükleyerek, “saçını tara ki kocan eve geldiğinde seni güzel görsün”, “kendini çocuğa çok verdin adamı ihmal ettin”, bir evi çekip çeviremedin, hem de bir çocukla, bizim zamanımızda ohoo kaç çocukla bir yandan börek açar ayağımızla da çamaşır yıkardık” cümleleri ile yine kadını mı suçladık yoksa?

Yazı içinden yazı çıkaracak ve çok uzun yazacak konular bunlar.

Sadece, başta bahsettiğim noktaya dönersek kadının toplumdaki yerini hala “çocuk” belirliyor. Bununla birlikte kadın çocuk sahibi olduğunda ve olmadığında fedakar / bencil, makbul / marjinal, kutsal / değersiz gibi (Sever, M., 2015) sıfatlar ile niteleniyor. Buna en güzel örnek; 3 çocuk sahibi bir kadının toplum politikaları ile örtüşen bir seçimi olduğu için makbul ilan edilmesi fakat diğer yandan farklı bir toplum kesimi tarafından eğitimsiz, cahil, düşünmeden çocuk yapmış kadın olarak görülmesi verilebilir. Burada sorun her iki açıdan da kadını çocuk ve annelik ile tanımlamaktır.

Bu durumu en çok pekiştirenler bana göre şüphesiz ki kadınlar. Toplumda oluşan norm ve değerleri, devlet politikaları ile harmanlayarak içselleştiren kadınlar birbirlerine en büyük baskıyı yaratıyor. Katı gıdaya geçerken BLW (ne olduğunu bilmiyorsanız, kendinizi bilmek zorunda yoksa eksik kalmış anne olarak hissetmeyin.) dışına çıkanlara saldıranlar, ağzında emzik olan bir çocuğun annesine kolaya kaçtığı için kaş göz yapmalar, toplu taşımada kanguru ile taşıdığı çocuğunu boğacak diye “sen bu çocuğun katilisin” gibi ağır ithamlar ile anneyi ağlatmalar.. ve daha niceleri.

Yazıyı toparlamam gerekirse, bu blogta “ideal annelik” ve anneliğin aslında içgüdüsel olduğu, aslında her kadının içinde bir yerlerde anne olduğu, bu duyguyu elbet bir gün ortaya çıkaracağı gibi mitler yer almıyor, almayacak da. Başlıktaki “başka bir annelik” tanımlaması da aslında tam olarak bunu hedef alıyor. Kadın için anne olmak uğruna her şeyin zorlaştırıldığı, koşullandırıldığı, şartlandırıldığı bir ortamda anne olmayı tercih eden kadına bir soluk verebilmek; gönüllü çocuksuzluğu seçen, pati annesi olmayı seçen, veya sadece kendisi olmayı seçen kadın için de bu toplumda yüceltici veya eksiltici hiçbir şeyin olmadığını hissettirmek.

Belki bir nevi hayal de denilebilir.

Özellikle biz akademisyenlerin ağır cümleler ile bilimsel dergilerde yazdığı yazılar, karşı kapıyı çaldığınızda karşınıza çıkan tükenmiş anneye ulaşmıyor. Bunu biliyorum. O kadınlar hala arama motorlarına dertlerine derman olacak en hızlı çözümleri yazıyorlar. Hala belki birkaç forumdan, belki birkaç bloggerdan gördükleri ile hayatlarını çözmeye çalışıyorlar. Hepimiz o kadınlardan biriyiz. Her konuda böyleyiz. Ve işte annelik, çocuk sahibi olmak, ebeveynlik, aile ilişkileri gibi konularda kadınlar belki de hiç aramadıkları kadar destek arıyor.

Yazarken bunları hissederek yazıyor, hiçbir şekilde anneliği kutsamıyor, gönüllü çocuksuzluğu destekliyor, anneliğin kadınlığı tanımlayacak bir görev, emzirmenin kadını bereket tanrısı haline getirecek bir meziyet olmadığını savunuyorum.

Eğer benimle aynı sulardaysanız, doğru blogdasınız demektir.

Bu konuda bir sonraki yazım : “Babalar da Postpartum Yaşar mı?” olacak.

Sevgiler 🙂

Toksoplazma ve Hamilelik : Kedi evden gitmeli mi?

Henüz hamile değildim. Hatta evli bile değildim. Ufukta bir bebek haberi de yoktu. Bizim üniversitenin karşısında, tüm öğrencilerin hocaların severek gittiği eski usul bir pideci vardı. Yani şu yeni zincirlerden değil. Ben vejetaryen olduğum için (bu başka bir yazının konusu) bu pideci de sebzeli pideyi aşırı iyi yaptığı için, aynı üniversitede çalıştığımız annem ile bazen iş çıkışı giderdik. Haliyle pidenin yanında ortaya güzel bir salata da ikram edilirdi.

Her şey iyi hoşken, bir gün annem de ben de grip benzeri belirtiler yaşamaya başladık. Daha çok nezle gibi de diyebiliriz. Burnumuzun akması, hafif ateşli halsizlik hissiyatı. Tabii aklımıza sadece üşütmek, bulaşıcı virüsler vb. geliyor. Neyse bu durum uzunca bir süre devam etti, geçmiyordu. Fakat nezle gibi grip gibi de şiddetlenmiyordu. Aynı dozda devam ederek insanı yoruyordu.

Birkaç rutin tahlilden sonra hiçbir sorunumuz olmadığını tahlillerde gördük. İyi güzel dedik ama bir anormallik olduğu belliydi. Bunun üzerine annem konuyu kendi ihtisasına taşıyarak (mikrobiyoloji) var bu işte bir iş dedi ve İzmir’de bu testlerde son derece iyi olan Ege Üniversitesi Hastanesi’ne (en iyi kit ve test eden makina) giderek testimizi yaptırdık. Sonuçlara bakınca ikimiz de toksoplazma gondili adlı parazit ile tanışmıştık. Vücudumuz direniyordu ve sonunda bir kere vücuda girdikten sonra bu parazite direnç kazanmış oluyordunuz. Biz antibiyotik kullandık ve bu hastalığı atlattık. Sonrasında da bir daha geçirmeyeceğimizi biliyoruz. Çünkü bir kere geçiren kişi bağışıklık sağladığı için bir daha geçirmiyor. Burada önemli olan bağışıklığınızı güçlü tutmanız ve gebe olmamanız. 

Peki biz bu hastalığı daha doğrusu paraziti nerede kazanmıştık? 

Biz bu hastalığı tahminimize ve ikimizin de ortak paydası olarak bulduğumuz meşhur pidecimizin güzide salatalarından kaptığımızı düşünüyoruz. Salatalar muhtemelen iyi yıkanmadı ve aşağıda yazdığım sürece maruz kaldı.

Akla ilk gelen bu hastalıkla beraber kediler oluyor. Bu konuda bilgisi olmayan . çoğu insan, kulaktan dolma cümlelerle hamilelikte kedi olmaz diyerek abuk propagandalar yapıyor. İşin aslı şu:

  • Evet, bu parazit dişi / erkek kedilerin bağırsağında ürüyor.
  • Ve hastalıklı kedi dışkısının herhangi bir yiyeceğe bulaşması ile size ulaşıyor.
  • Bu yiyecekler genellikle iyi yıkanmamış meyve ve sebzeler oluyor. Özellikle marul!
  • En önemlisi, kedilerde bu hastalığın üreyebilmesi için kedinin hastalıklı bir hayvanı yemiş olması gerek!
  • Tüm iç dış parazit aşıları düzenli gerçekleştirilen evcil kedilerde bu tehlike söz konusu bile değil.
  • Bu parazit yalnızca kedi dışkısından bulaşmaz! Pişmemiş veya az pişmiş etten, pastorize olmayan sütten de bulaşabilir.

Korunmak İçin Neler Yapabilirsiniz? 

  • Benim edindiğim derse göre, restoranlarda gelen salatalar konusunda şüpheci olmanız. Ne kadar yıkandığı, nereden geldiği belli olmayabiliyor.
  • Evde salata yapacağınız zaman özellikle marulu özenle yıkamanız.
  • Aynı şekilde diğer tüm meyve ve sebzeleri de aynı özenle yıkamanız.
  • Pişmemiş et, şarküteri ürünü (salam, sosis vb.) tüketmeyin.
  • Pişmemiş eti doğradığınız bıçak vb. aletleri çok iyi temizleyin.
  • Ete el ile temas etmeyin, eldiven kullanın.
  • Pastorize olmayan süt (çiğ), peynir tüketmeyin.
  • Kedi, köpek gibi evcil hayvanınızın dışkısını temizlemeniz gerekiyorsa mutlaka eldiven kullanın. Köpek dışkısında bu sorun çok nadir görülüyor.
  • Evcil hayvanınızın iç dış parazit gibi düzenli aşılarını ihmal etmeyin, sokakta veya dış alanlarda serbest gezmesine izin veriyorsanız ne yediğini kontrol edebilmelisiniz.
  • Mümkünse, kedinizin hamileliğiniz sürecinde ev dışına çıkmasına izin vermemelisiniz. 
  • Kedinize mama olarak pişmemiş et vermeyin.
  • Bahçe, toprak gibi işlerle ilgilenecekseniz mutlaka eldiven kullanın.
  • Çiğ köfte gibi içeriği belirsiz gıdaları sokaktan alarak tüketmeyin.

Gebelikte toksoplazma gondili paraziti ile tanışırsanız neler olabilir? 

Ben bu parazitin etkilerini gebeliğimden önce geçirdiğim için şanslıydım, çünkü artık geçirmeyeceğimi ve bebeğimi etkileyecek bir durum yaşamayacağımı biliyorum. Ama, eğer siz bunu gebelik sürecinde yaşarsanız, özellikle de grip/nezle gibi düşüncelerle geçiştirirseniz sonuçları çok ciddi olabilir. Örneğin;

  • Bu paraziti gebeliğin ilk dönemlerinde taşırsanız, düşük veya ölü doğum gibi tehlikelerle karşılaşabilirsiniz.
  • Gebeliğin ilerleyen dönemlerinde geçirirseniz; bebeğinizde zihinsel problemler, beyinde hasar, su toplama, işitme ve görme bozuklukları gibi sorunlarla karşılaşabilirsiniz.
  • Bebeğinize bulaşıp bulaşmadığını kan testi yaptırarak öğrenebilirsiniz.

Bu durumda, gebelik döneminde dikkat! çok önemli. Fakat her zaman altını çizmek gerekiyor, evcil kediniz varsa parazit tedavilerine dikkat göstererek, özellikle gebeliğinizde dışkısından uzak durarak (evde başka biri varsa ondan yardım isteyerek) veya eldiven kullanarak, aynı zamanda kedinizin yediklerini kontrol ederek, sokağa salmayarak bu tehlikeden uzak durabilirsiniz. Kedinizi evden uzaklaştırmanız, sokağa bırakmanız veya başkasına vermenize gerek yoktur!

Tedavisi Var Mı? 

Gebe olmadığınız zaman bu parazitin tedavisi antibiyotik ve vücut direncinizi yüksek tutmak.

Gebelikte tedavisi ise mutlaka doktorunuz ile kararlaştırmanız gereken bir süreç.

Özetle, hamileliğinizde başta toksoplazma gondili olmak üzere parazitlerden korunmak için almanız gereken birçok önleme dikkat etmelisiniz. Hamilelik hep söylediğim gibi zorlu ve hassas bir dönem. Ve bazen hamilelikte kaç kilo aldığınızdan veya yoga yapıp yapmadığınızdan daha önemli mevzular var.

Ve evet, kedi evde kalıyor.

 

 

 

Hamilelikte Kasılmalar : Eyvah Doğuruyor Muyum?

Bu hafta gündemimdeki konu bu. Hamileliğimde de iki kere erken doğum tehlikesi ile hastanede yatmış biri olarak, kasılmalarla 20. haftamda tanışmıştım. Başka sitelerde dolaşırken birçok annenin bu kasılmalarla hiç tanışmadan hamileliklerini tamamladığını okuyorum. Şanslı olduklarını söyleyebilirim, çünkü itiraf edelim bu kasılmalar biraz sinir bozabiliyor. Ama yine de, doğanın bizi doğuma hazırladığına dair de son derece pozitif bir açıklaması var. Normal yolla veya sezaryen ile doğum yapmanız farketmez, bu kasılmaları dikkate almanız önemli.

Kasılmalar, diğer adı ile kontraksiyonlar aslında erken doğum habercisi olabilirler. Bu da bizim için erken önlem almak demek. Ben kendi hikayemi paylaşacak olursam, kasılmaların neye benzediğini gerçekten bilmiyordum çünkü daha önce doğum yapmadım. İlk hastaneye yatışımda ağrılarım vardı, sancılarım vardı ve doktorlar, hemşireler bana sürekli gelip gidip “Kasılman var mı?” diye soruyordu. Yok diyordum ama inanın ne olduğunu bilmiyordum. En sonunda dayanamayıp sordum, “yahu nedir bu kasılma, neye benziyor?” ve o klasik cevaplardan birini aldım; “Zaten kasılsan duramazsın.” Oldu, teşekkürler.

Ben de her şeyde olduğu gibi yine meseleyi okuyarak anladım. Şimdi en önemli nokta bu kasılma işi ikiye ayrılıyor :

  1. Braxton Hicks Kasılmaları (Yalancı Kasılmalar) :
    Bu kasılmalar, aynı ismi taşıyan bir amcamızdan bize yadigar. Kendisi konuyu yıllar yıllar önce netleştirince onun adını vermişler. Özetle bunlar, yalancı kasılmalar veya hazırlık kasılmaları olarak da biliniyor. Doğumdan önce bir armut boyutundaki uterusünüz, bebekle birlikte büyüyor. Hali ile sizin yaşadığınız kasılmalar ve ardından gelen rahatlamalar ise, bebeğin doğum kanalına itilmesini sağlıyor. Aslında oldukça doğal bir sürecin provaları. Yani bebek doğarken bu kasılmalar size yardım ediyor-edecek. Braxton Hicks kasılmaları da bunun için size alıştırma yaptırıyor.Özelliği : Düzensiz olması! Kesinlikle buna dikkat etmelisiniz. Bunlar düzensiz kasılmalar. Bir gelir, bir giderler. Örneğin bir kere olur, sonra 3 saat sonra olur sonra 1 saat sonra da olabilir, 1 gün sonra da. Herhangi bir düzenleri yoktur. 30 saniye hatta bazen 1 dakika da sürebilirler. Kasıklarda ağrı yapmazlar. Karnınızda sanki bebeğiniz topuğunu aniden dayamış gibi bir yerde kütle hissedersiniz. Daha yoğun yaşarsanız arada nefesinizi kesebilir. Geçtiğinde rahatlatır. Pozisyon değiştirdiğinizde, hareket ettiğinizde, yürüdüğünüzde geçer. Bu tip kasılmaları 5. ay sularında hissetmeye başlayabilirsiniz. Braxton Hicks’ten korkmayın.

  2. Gerçek Doğum Sancıları/Kasılmaları : 

    İşte korkulu rüya. Ben yaşadım, tanımlayabiliyorum az çok. Tabii ki doğurmadım (22. haftadaydık çok şükür doğum olmadı) , ama o sancılı ağrı ile tanıştım. Bu tip kasılmalarda ilk başta ağrı hissetmeyebilirsiniz. Kontraksiyon / kasılma durumunuzu da eğer hareket ediyorsanız kaçırabilirsiniz. Fakat yatar veya oturur pozisyondaysanız, mutlaka hissedeceğiniz SIKLIKTA, nefesinizi kesecek uzunlukta olacaklardır. Burada önemli olan kasılmaların sıklığı ve yoğunluğudur.1-5-1 Kuralı : 1 saat içinde 5 dakikada bir 1 dakika ve daha uzun süren kasılmalar yaşıyorsanız, hemen doktorunuzu aramalısınız.

    Bu kuralı aklınızda tutun. Daha önce Hamilelikte Kullandığım Mobil Uygulamalar yazımda bahsettiğim Alle Hamile uygulamasının Kasılma Sayacı diye bir programı var. Mesela bunu kasılma aralıkları ve yoğunluğunu takip etmek için kullanabilirsiniz.

    Özellikleri : Gerçek kontraksiyonlar yukarıda yazdığım gibi sık ve düzenli gelir. Ayrıca bu düzene bir noktadan sonra sancılar eklenmeye başlar. Genellikle çoğu kadın bu sancılı süreci fark ediyor. Sancılar da regl sancısına çok benzer. Kasıklarınızda ağrılı bir regl sancısı yaşadığınızı hayal edin, işte o.

    Bu durumda derhal doktorunuz ile hastaneye gidip, bulunduğunuz hamilelik haftasına göre ya erken doğum tedavisine alınmalısınız ya da doğuma. Bunun için ilk belirleyici serviks kontrolü. Ne kadar açılmanız olup olmadığını kontrol edecekler. Eğer açılmanız yok ise, muhtemelen damardan alacağınız sıvı + magnezyum ve yatak istirahati ile sizi yakından takip edeceklerdir. Bir de doktorunuzun kararı ile farklı tedaviler uygulanabilir. Erken doğum tedavisi biraz bıçak sırtı. O yüzden bunu doktorunuzdan öğrenmeniz en iyisi olur.

    Eğer doğum haftanıza yaklaştıysanız ve bu sancılara halk arasında nişan gelmesi denilen (neden nişan deniliyor, ne anlam ifade ediyor anlamadığım) kanlı mukus akıntı, suyunuzun gelmesi gibi etkenler de eşlik ediyorsa muhtemelen doğum çok yakın demektir. Mutlu son.

    Kasılmaları önlemek için kendi başınıza neler yapabilirsiniz?

    Eğer kasılmalarınızı takip ettiğinizde bunların yalancı kasılmalar olduğunu farkettiyseniz, yine de bir sonraki kontrolünüzde veya panik yapmadan en yakın zamanda doktorunuz ile paylaşmanızda fayda olacak. Kendi başınıza bu kasılmaları dindirmek için en önemli yardımcı günde 3 litre ve daha fazla su içmeniz, ayaklarınızı yüksek bir yerde tutarak dinlenmeniz, mümkünse yatarak istirahat etmeniz. Kontraksiyon hissettiğiniz anda pozisyon değiştirmeniz, solunuza yatarak dinlenmeniz kasılmaları, eğer bunlar Braxton Hicks kasılmaları ise geçirecektir. Aynı şekilde yürüyüş, ılık bir duş (asla sıcak değil) veya kısa bir hareket de geçmesi için yardımcı olacaktır.

    Eğer tüm bunlara rağmen geçmiyor ve yukarıda yazdığım gibi sıklıkla, sancı eşlik ederek geliyorsa doktorunuzu arayın. Asla geç kalmayın. Ben bu şekilde 2 kere tedavi olarak çok kötü durumların ucundan döndüm.

    Umarım siz sadece güzel doğum sancıları yaşarsınız.

Hamileliğin 34. Haftasında Sizi Neler Bekliyor?

Bu günlüğün de sanırım sonlarına gelmeye başladık. Bir başka yazıda bahsetmiştim günlük tutma – arşivcilik işlerinde hiç iyi değilim diye. Bunu da elimden geldiği kadar sürdürmeye çalıştım. Bu seferde hem yaşadıklarım hem sizin de başınıza gelebilecekleri yazıyorum.

Hamilelikte 33. haftadan sonra işlerin rengi biraz değişiyor bunu söylemem gerek. Ama bu benim ne kadar zor bir hamilelik geçirdiğimle de ilgili değil, gördüğüm kadarıyla çoğu hamile aynı dertlerden muzdarip. Sırasıyla sizi neler beklediğini sayıyorum.

Bir kere artık uyumanız imkansıza yakın. Neden derseniz, kocaman olan göbeğiniz ile sağa sola dönmek tam bir kabus. Sağdan sola dönerken plan yapmanız gerek. Bu sırada açılan uykuyu saymıyorum. Sırt üstü yatmak yasak, çünkü aort damarına yapılan baskı ile tansiyon düşüşü yaşayabilirsiniz (ki yaşanıyor), uykuda eğer farkında olmadan sırt üstü yattıysanız zaten tansiyonunuz düşünce istemsizce uyanıyorsunuz.

Durduk yere bir anda düşen tansiyondan da söz edelim. Bunun için az az sık sık yemek, aniden ayağa kalkmamak, ayakta iseniz dikilmek yerine mutlaka hareket halinde olmanız – aerobik yapın anlamında değil adım atın anlamında – ütü/ yemek vs. yapıyorsanız ayağınızın altına bir destek koyarak sırayla ayaklarınızın önce birini sonra diğerini yaslayarak destek almalısınız. Aynı anda iki ayağınızın üstünde durmanız beliniz ve sizin için iyi değil. Bu yöntemi yapmayarak, belimi fıtık ettim. Ayrıca tansiyom mutlaka yemek yaparken düşüyor. Bilginize.

Üstüne üstlük, çok su tüketmeniz gereken bir dönemdesiniz. Bunun sebebi; erken doğum, kontraksiyon / kasılma vb. problemleri önlemek için mühim olan dehidrasyonu azaltma operasyonu. Gün içinde en az 3 litre su tüketmelisiniz. Bu da size tuvalet yoluna döşenmiş çiçekli bir yol olarak geri dönüyor. Gün içinde hadi neyse ama gece sayısız kere tuvalete kalkmanız gerekiyor. Bir de artık bebeğiniz baş aşağı pozisyona geçtiyse ve idrar torbanızı bir yastık gibi kullanıyorsa vay halinize! Bir bardak su içtiğiniz anda o uyku size haram. Üzgünüm.

Gelelim diğer bir engele. Eğer magnezyum ve kalsiyum tüketiminiz az ise veya bunun için ekstra destek bir vitamin almıyorsanız (bkz. hamilelikte kullandığım vitaminler) geceleri bacaklarınızda kramplar yaşamanız muhtemel. Bunu engellemek için bol bol muz da tüketebilirsiniz.

Huzursuz bacak sendromu da bir başka uyku engelleyici. Sanırım ne kadar güzel ve keyifli bir dönem olarak adlandırılsa da, bir bilinmezliğe yaklaşmanın annede yarattığı önüne geçilemez bir stres mevcut. Ve bu, geceleri huzursuz bacak ve anksiyete olarak geri dönüyor. Ben araştırıp, melisa ve yasemin karışımı bir çay seçeneği buldum. Sadece melisa çayı da olabilir. Bunu içerek kendimi gece yatmadan önce sakinleştiriyorum. (Fakat unutmamanız gerek! Bitki çaylarını hamilelikte günde 1 bardaktan fazla tüketmemelisiniz. 2 bardak yazıyor her yerde ama bu bardağın boyunu hesaplamak ile risk almak demek. Ayrıca içilip içilmeyecek bitki çayları listesi de var. Onu yazarım.) Çünkü ister istemez yatağa yattığınızda aklınıza sınırsız düşünceler hücum edebiliyor. Siz ne kadar “ben rahatım yeaa” deseniz bile.

Braxton Hicks (doğum sancısı, kasılması olmayan; rahmi doğuma hazırlayan, düzensiz kasılmalar) olmasını umduğumuz kontraksiyon / kasılmalar da nefesinizi keserek sizi uykunuzdan uyandırabilir. – 1/5/1 kuralı! 1 saat içinde, 5 dakikada bir, 1 dakika ve daha fazla uzunlukta süren kasılmalarınız varsa hemen doktorunuzu aramalısınız. Bunlar braxton hicks değildir. 

Yani özetle o eski uykulara yavaş yavaş veda ediyoruz. Galiba bu da bebişle birlikte gelecek olan uykusuz gecelere bir antrenman.

Bütün bunlar dışında progestan hormonun etkisi ile eklemlerin gevşemesi, bedendeki ağırlık merkezinin değişmesi, benim bebişin tamamen sol tarafıma kendisini bırakması ile artık yürümek çok ama çok zorlaştı. Sanırım sol kalçam ve bel bölgemde bir fıtık oluştu. Umarım yavaş yavaş geçer, yoksa bu şekilde artık sırt ağrılarım, göğüs kafesime baskı yapan ayaklar ve yürüyemediğim bir bacak ile son haftalar inanılmaz zor olacak.

Anne adaylarının gönüllerinin sultanı hastane çantasından konuşmazsak olmaz. Biz hastane çantamızı yaşadığım durumlardan korktuğumuz için erkenden hazırlamaya başlamıştık. Şu an neredeyse eksiksiz bir şekilde hazır. Eksiksiz diyorum ama bu konuda herkesin çantası kendine. Araştırırken kimileri 2 gecelik, 2 bebek kıyafeti ile bir çanta kapıp hastaneye gitmiş. Kimileri valizlerle. Ben sanırım o valizlerle kategorisindeyim. Çünkü hastanede ne kadar kalacağımı ve neye ihtiyaç duyacağımı bilmemek beni gerer. Eksik olduğunda birilerinin o sırada eve veya oraya buraya koşturması da beni gerer. O yüzden biz eşimle her şeyimizi listeledik ve tek tek bebek valizi / anne çantası / baba çantası / bir de gerekli olabilecekler çantası diye ayırdık. Bu size anormal gelebilir veya doğum yaptığınız hastane zaten her şeyi sağlıyor olabilir. Ama bizim durumlar biraz farklı. Ve biz galiba biraz garanticiyiz.

Hastane çantası ile ilgili de bir yazı hazırlayacağım. Artık hangisi size uygunsa belki işinize yarar. Başına da her blogta olduğu gibi EN KAPSAMLI LİSTE yazmayı ihmal etmeyeceğim, ahahah 🙂

http://www.buseterim.com.tr/moda/sonbahara-ozel-balkabakli-brownie/2016
Damla Şeftalicioğlu tarifi ve fotoğrafıdır.

Hadi size bu sıkıntılardan bahsederken, arada bir güzellik yapayım. Dün akşam hatta gecenin bir yarısı üşenmeyerek Arda (eşim) ile balkabaklı brownie yaptık. Zaten tatlıya olan merakım tavan yapmış durumda. Muhteşem bir tarifti. Şurada tarifi bulabilirsiniz. Günler yiyerek, bol su içerek ve mümkünse sürekli yatarak geçiyor. Hiçbir sosyal hayatım kalmadığını itiraf edebilirim. Ben de mutfakta sosyalleşiyorum. Bu hamilelere önerilen bir şey değil. Siz de iyiyseniz kesinlikle bunu yapmayın, çıkın, gezin, dolaşabildiğiniz kadar dolaşın, arkadaşlarınızla buluşun. (Sinirinizi bozmayacak olanlarla) 

Son kulvara girmişken, artık evde olmaktan, bu bağımlı durumdan o kadar sıkıldım ki; bizim bebişko doğsun kendine gelsin ve hep beraber dağ tepe gezelim istiyorum. Şimdiden kendisini buna hazırlasa iyi olur. Çünkü eve kapanıp elimde ağız bezi ile koşan bir anne olursam, bileklerimi dikine kesebilirim. (Böyle olan annelere lafım yok, benim hamileliğim zor geçti bi kereee.)

Hazır tarif vermişken, mide yanmalarından konuşmazsak gözüm açık giderim. Özellikle gece ağzınıza ağzınıza gelen acı sular unutulmayacak hamilelik anılarıdır. Halk arasında “saçlanıyor, saçı çıkıyor, ondan miden yanıyor” diye uydurdukları bu konuyu izah edeyim; saçı maçı çıkmıyor, sen yanlış yemekler yiyorsun kardeş. Mesela bu konuda beni mahveden açık ara : salça ve salçalı yemekler. Bazen karabiber gibi baharatlar da midemin coşmasını sağlıyor. Siz de bu konuda 3 şeye güvenebilirsiniz. 1. sizi rahatsız eden bu güçlü aromalardan kaçının. 2. yastığınızı yükseltin, üstüste iki yastıkla uyumaya başlayın. Boynunuz kopabilir, ama midenizden gelen o asit yerine tercih edebilirsiniz. 3. Doktorunuza da danışarak Gaviscon şurup kullanabilirsiniz. İyilerin dostu, mide asitlerinin amansız düşmanı.

Bir de okumuştum, gerçekten de hissediyorum. Hamileliğin son dönemlerinde ilk dönemlerindeki gibi iştahsızlık, halsizlik durumu geri gelebiliyormuş. Ne yaparsanız yapın yorgun hissediyorsunuz. Bu doğru. Öyle ben 9 aylık hamileydim, düğünlerde pistteydim diyenlere inanmak güç. Bilim var karşımızda bilim!

Bunun bir sebebi de, son aylarda artan kansızlık ve demir ihtiyacı. Bugünlere kadar normal değerlerle geldiyseniz bile, mutlaka düşüş yaşayabilirsiniz, çünkü bebeko ve plasenta ikilisi sizi daha güçlü sömürüyor. Belki demir takviyesi almanız gerekebilir, doktorunuz veya ebenize danışın.

Bel ve göbek çevrenizde, ya da kollarınızda, bacaklarınızda artmış, çıkmış, belirmiş olabilecek çatlaklardan ise hiiiiiiiç bahsetmiyorum. Onun için kullandığım kremi ve önerilerimi şurada yazmıştım.

Yarın doktor kontrolümüz var. Haberler ne olacak bekliyoruz. Ve evet, son 3 aylık dönemin yani 3. trimesterın sloganı kesinlikle:  “Alın şunu içimdeeeeeen!”

İlk Anneliğim: Joy ve Yulaf

Joy ve Yulaf

Yukarıda görmüş olduğunuz benim ilk anneliğimin kızları : Joy ve Yulaf.

Daha önce Joy’un adına açtığım ve yalnızca köpek bakım bilgilerinden bahsettiğim bir blogum vardı. Sürdüremedim. Ve onları da avokado gibi anne çatısı altından ayırmamam gerektiğini fark ederek, yer yer onlarla ilgili de yazılar yazacağım.

Kısa özgeçmişleri 

Joy : Hakkımda kısmında da bahsettiğim, evliliğimizin 2. ayında benim fotoğrafını görüp dayanamayarak ve eşime yoğun ısrarlarım ile sahiplendiğimiz German Shorthair Pointer kızımız. Aslında ırkının pek bir önemi yok. Hatta kırmalık taşıyor Joy. Fakat huyunu tahmin edebilmeniz için ırklarından bahsedeceğim.

Joy Yavru 3Bize gelmeden önce Joy İzmir-Çeşme otobanında annesi ve 2 kardeşi ile aç bir şekilde şaşkınca gezinirken bulunmuş. Buradan onları bulup İzmir Yüksek Teknoloji Üniversite kampüsünde yuvalar hazırlayarak hayatlarını kurtaran Nurhan ve Ozan’a tekrar teşekkür ederim. Bütün kardeşleri ve Joy güzel yuvalara gitti. Anneleri ise kampüsün tatlı köpeği oldu.

Bu sırada biz Joy’u sahiplendiğimizde yukarıda ve aşağıda gördüğünüz fotoğraflardaki gibiydi. Uzun bir süre alerjileri ile başettik çünkü sokakta annesinde uyuz başlamıştı ve Joy‘a da bulaşmıştı. Fakat bu tedaviler 1-2 ay sonra çok güzel sonuç verdi ve eser kalmadı kirden 🙂 Hatta öyle ki, Joy ne zaman parka gitse herkes tüylerinin parlaklığına, atletikliğine övgüyle baktı. Hatta sokaktan sahiplendiğimizi öğrendiklerinde insanlar çok şaşırdı. Yani, her şey sizin elinizde. Bu kafasında otlar samanlar olan perişan yavru, en üstte paylaştığım dalyan gibi bir köpeğe dönüştü.

Daha önce mama seçimlerimi ve köpek bakım ürünlerimi detaylı anlatıyordum blogumda. Yine bununla ilgili bir yazı yazarım belki. Ama kısaca biz Joy‘un gelişimi sırasında Acana Heritage Large Puppy mamasını tercih ettik. Linke tıklayarak inceleyebilir, alabilirsiniz. Uzun bir süre Joy sadece bu mamayı yedi ve tüy dökme, kaka düzeni, cilt kokusu gibi her konuda çok mutluyduk. Temiz içerikli mamalardan biri. Fakat biraz maliyetli olabiliyor. Sonra uzun araştırmalarım sonucu Brit Premium Hypo-Allergenic Kuzulu ve Pirinçli Köpek Maması ile devam ettik. Önemli olan markadan çok içerik. Aynı markanın kötü içerikli mamaları da mevcut. Bu mamasını alerji karşıtı olması ve temiz içeriği ile tercih etmiştim. Daha sonra da yine araştırmalarım sonucu en son Happy Dog Supreme Sensible mama ile devam ettik. Ve bu mamadan oldukça memnun kaldık. Hem içerik, hem lezzet ve etki olarak. Kısaca mama tercihimiz bu yönde oldu. Eğer hassas bir köpeğiniz varsa, eğer özel bir diyete ihtiyacı vb. yoksa mutlaka tavuksuz mamaları tercih etmelisiniz diyerek bu bahsi kapatıyorum.

Joy son derece hiperaktif, sosyal ve iyi huylu bir köpek oldu. Söylememe gerek bile yok, bir av köpeği olmasına rağmen, av kültürüne çok karşı olduğumuz için bu gibi görevlerde asla kullanılmadı. Hatta hiç saldırgan bir köpek de olmadı. Kedilerle, kuşlarla arası son derece iyi oldu şaşırtıcı bir biçimde. Bu aralar bolca sosyalleşme ve sincap kovalama gibi görevleri nedenleri ile dedesinin evinde bir alabey ve bir kangal ile takılıyor. Kaslarına kuvvet 🙂

Yulaf : Yulaf bize hiç hesapta yokken geldi. Nasıl olduğunu biz de anlamadık. Bir gün sayısız yuva arayan yavru ilanı ve telefonuma gelen fotoğraflar arasından bir Yorkshire Terrier bana bakıyordu. Daha önce hiç yorkie bakmamıştım, kişiliğini tanımıyordum. Yuva arıyordu. Ailesi ile yollarını ayırması gerekliydi. Sahibi iyi bakabilecek birini bulmadan vermeyecekti ve bildiğiniz hikayeler. Nedense hemen arayıp görüşmek istedim. Sahibini neredeyse ikna ederek, dil dökerek, Yulaf‘ı bir gün bize getirdim. Eşim şaşkın, ben şaşkın, Joy hepimizden daha şaşkındı. Kimdi bu tüylü küçük arkadaş?

Birbirlerine alışmaları 2 gün sürdü. Ben rahat davrandım. İlk gece Yulaf‘ı bir odadan dışarıya adım attırmayan Joy, 2. günün sonunda Yulaf ile aynı evde başbaşa kalmıştı. Dediğim gibi çok sosyal bir köpek olmasının etkileri ile bu tüylü arkadaşı hemen bağrına bastı. (Tam olarak bağrına bastı diyemeyiz, değişik bir oyun oynama yöntemi var :))

O gün bugündür Yulaf da bizimle. Ailemizin en komik üyesi. Ciddiyet nedir bilmeyen, kucakların vazgeçilmezi, biraz dağınık, biraz pespaye ruhlu, köpeklerle arası olmayan insanları bile kendisine aşık edecek kadar şeytan tüylü bir bıdık. Onu tanımasaydık nasıl olurdu hayatımız bilmiyorum. Onunla sabahları mutsuz uyanmamız imkansız.

Yulaf için de geldiği zaman önce Acana Puppy Small Breed ile başlamıştık. Çünkü bize geldiğinde 10 aylıktı. Şimdi Ocak ayında 2 yaşında olacak. Sonra Happy Dog Mini İrland ile devam ettik. Tavsiye ediyorum. Joy ve Yulaf 2

Tüy bakımı, kulak içi bakımı, gözlerinin akıntılı olması (terrier özelliği), soğuklar gelince mutlaka kıyafet ihtiyacı derken Yulaf biraz daha bakım isteyen bir pati bebişi.

İşte bizim ailenin ilk üyeleri. İlk anneliğim onlarla başladı. Arkalarından koşmam, bütün çiş-kakalarını temizlemem, oyun parklarında sosyalleşsinler diye beklemem, en iyi mamayı yesin, yedi mi yemedi mi diye günlerce cebelleşmem, uykuyu öğrenmesi için özellikle Joy ile geçirdiğim uykusuz geceler, cilt problemleri olduğunda cildinden örnek alınırken veterinerde bayılmam gibi sayısız annelik görevini onlarla deneyimledim.

O yüzden, benim için annelik tabii ki aynı olmasa da hafif torpilli ve provalı bir deneyim olacak. Umarım yeni gelecek bebişimiz ile uyum içinde kardeş kardeş oynarlar 🙂

Bu vesile ile #satınalmasahiplen

Tüm pati annelerine sevgilerimle..