Amsterdam’ın Lokal Yaşamı : Muhitinizde Farkedeceğiniz 10 Şey

Biraz size içerden bilgi sızdırayım dedim ve son 3 ayda gözüme, kafama çarpan bazı şehir detaylarını yazmaya karar verdim. Burada yaşasanız da yaşamasanızda; eğer uçak biletinizi alıp, sırt çantanızı takıp, Amsterdam yoluna çıktıysanız işte size el altından 10 mahalle sakini bilgisi;

  1. Amsterdam’da Her Yerde “Snıff Snıff” Kokular Vardır ve Herkesin Kafası Güzeldir İnanışı
    Eğer böyle güzide bir hayalle yola çıkıyor ve her yerde ’60lar çiçek çocukları gibi kafası güzel dans eden insanlar göreceğinizi hayal ediyorsanız üzgünüm, şimdiden biletinizi iptal edin. “Amsterdam günahların şehridir, hehey!” diyerek heyecanlananlar için de bir haberim var, New York bence daha heyecanlı, rotayı oraya çevirin veya bütçeyı daraltıp Belgrad’da bekarlığa veda tadında bir tatil kovalayın.
    amsterdam freedom ile ilgili görsel sonucu
    Amsterdam bütün bunların aksine, şehir merkezi dışında (O da bizim İzmir Konak gibi bir bölge) aileler için yaratılmış bir yer. Çocuklar, hayvanlar ve aileler çok değerli. Parklar, yollar, evler, aktivite ve eğlence merkezleri hep buna yönelik oluşturulmuş. Elbette her metropol şehirde olduğu gibi underground işler de var. Ama oralara girip çıkmak tamamen sizin elinizde.“Çocuğumla Amsterdam’a gidemem”, “Bebekle oralarda ne tatili?”, “Amsterdam genç işi bizden geçti.” gibi düşünceleriniz varsa derhal terkedin, burada kimsenin kafası sandığınız kadar güzel değil, hatta bence bizim ülkede herkes içmeden daha sarhoş 🙂
    ———————————————————————————————————————————
  2. Tramvay ve Otobüslere Bebek/Çocuk Arabası ile Binme Teşebbüsü
    trams amsterdam stroller ile ilgili görsel sonucu
    Eveet, burası bir bebekli anne blogu olduğu içün size bebek veya çocuğunuz ile Amsterdam’a geldiğinizde tramvay/otobüs gibi son derece rahat ulaşım yollarını tercih ederken neler yapmalısınız anlatacağım. Öncelikle, Amsterdam’da taksiye binerim gibi bir düşünceniz olmasın, şehir araba ve taksi/uber gibi seçenekler için çok müsait değil. Her yer tramvay/otobüs ve bildiğiniz gibi bisiklet cenneti. Bu nedenle çok kolay olan tramvay ve otobüse doğru yönelin.Diyelim elinizde bebek arabası var, o zaman tramvay ve otobüse “orta kapı”dan bineceksiniz. Otobüslerde yok, ama tramvaylarda orta kapıda zaten eski usül köşesinde oturan bir biletçi oluyor. Eğer biletiniz yoksa ondan alabilirsiniz, otobüslerde de şoförden temin edebilirsiniz.
    Ä°lgili resim
    Bunu atlattıktan sonra, hemen sağdaki boşluklar sizin. Evet, yanlış duymadınız oradaki boşluklar bebek arabalarına ayrılmış yerler. Oturmak da sizin hakkınız ama eğer yaşlı birileri varsa onlara öncelik vermelisiniz. (Verirsiniz artık o kadar da değil.)

    Gel gelelim, özellikle 1 numaralı, genellikle merkezde arzı endam eden tramvayda bu boşluklar vıcır vıcır turistler ve onların kıymetli bavulları ile dolu oluyor. Efendim böyle bir durum olduğunda, benim gibi ilk başlarda kibar kalıp biletçiden medet ummayın. Yine kibarca fakat kararlı bir şekilde çekilebilir misiniz, burası bebek arabası yeri diyerek bu dikilme meraklılarını uyarın ve yerinizi alın.Fakat yerinizi almak yetmez, bir de gardınızı almanız gerek. Çünkü bu turist kafilesi, çekilmelerinin neden gerektiğini (bavulları olsa da olmasa da) bazen bir türlü anlamak istemiyor. Size dik dik bakabilir, gıdım gıdım hareket edebilir, bebek arabasını üstlerine sürmenize ramak kalabilir. Bu gibi durumlarda bu tipler bir de işi ileri seviyeye taşıyarak, bebek arabanıza dayanma, tutunma gibi fiziksel aksiyonlar alabilir. Çekinmeyin, lütfen uyarın. Elinizi çeker misiniz, uzaklaşır mısınız gibi uyarılardan kaçınmayın. Çünkü o tramvay ani bir fren yaptığında kıyamadığınız turist bebek arabanızın üstüne doğru düşebilir. Bunu düşünün ve pençelerinizi çıkarın.
    ÖNEMLİ NOT: Genellikle tramvaylara 2 den fazla bebek arabası almıyorlar. Bazen boyutu küçükse 3 olabiliyor. Biletçi ile inatlaşarak baştan kaybedeceğiniz bir savaşa girmeyin, bir sonraki tramvayı bekleyin.

    ———————————————————————————————————————————

  3. Fareler ve Kediler
    amsterdam cats ile ilgili görsel sonucu
    Meşhur kanalları olan Amsterdam’ın, fareleri de bir o kadar meşhur. Üzgünüm arkadaşlar, aynı dert çok sevip saydığımız Paris’te de var. (Ratatouille filmi ile sempati duymaya başlasak bile.)  Evler 1900’lerden ve kanal yanında olunca, bazen sempatik bazen pek de sempatik olmayan fareler size merhaba diyebiliyor. Özellikle buna hazır olarak gelmeli, kalacağınız evi/oteli/airbnb seçeneklerini iyi değerlendirmelisiniz. Biz henüz bir fare ile karşılaşmadık ama karşılaşanların fotoğrafları ve hikayeleri ile bu konuya epeyce doyduk.

    amsterdam mouse ile ilgili görsel sonucu
    Daha gerçekçi bir fotoğraf paylaşmak istemedim. Ayrıca belki de böyle yaşıyorlardır.

    İşte tam da bu nedenle, etrafta dolaşan azman kediler görebilirsiniz. Bu kediler bizim ülkedekinin aksine sokak kedileri değil. Hepsi sahipli. Çoğu evde de camlarda oturan kediler göreceksiniz, evet Amsterdam kedileri çok seviyor. Bunun bir sebebi de tabii ki fareler ile mücadele. Bir hayvansever olarak bu konuya çok fazla girmek istemiyorum ama kediler gerçekten kocaman ve acımasız bir avcı ruhuyla dolaşabiliyorlar. Özellikle bizim bahçeye sıkça uğrayan bir kedi var ki, tam bir sayko. Fakat bizi anladığımız kadarıyla farelerden koruyor, teşekkürler asi kedi.

    ——————————————————————————————————————————–

  4. Minare Merdivenli Evler

    Buraya ilk geldiğinizde tatil için de olsa, yaşamak için de olsa; kendinize merdivenler ile olan ilişkinizi sormalısınız. Burada henüz mağazalar ve havaalanı/metro dışında hiç asansöre binmedim diyebilirim. Asansörlü evler evet var fakat daha çok Ijburg gibi yeni yapılan bölgelerde. Şehir içinde böyle bir seçenek bulmanız mümkün değil.

    amsterdam house stairs ile ilgili görsel sonucu
    Vertigoya hazır mısınız?

    Asansörü de geçtim, merdivenlerin dikliğini ve darlığını gördüğünüzde soluğunuz kesilebilir. Biz ilk geldiğimizde kaldığımız otelin merdivenlerini görünce bütün umudum kırılmıştı. 10 gün boyunca o merdivenleri inip çıkarken hayatı sorguladım. Öyle dar ve dik ki, çıkarken bir sonraki basamağı öpüyorsunuz. Şaka yapmıyorum.

    Bu nedenle, bavullarınızı, bebek arabanızı, eşyalarınızı, kendinizi, kilonuzu ve her şeyi hesaba katarak mutlaka merdivenleri gözönüne alın. Ne var ya çıkarız demeyin, kendinizi kandırmayın.

    Ä°lgili resim
    Sonunda bir eve varılıyor, evet.

    Eğer bebekle/çocukla geliyorsanız kesinlikle arka bahçeli düz ayak bir seçenek arayın. Teraslı evler fotoğraflarda hep daha cezbedici ve makul fiyatlıdır, sakın kanmayın. Hep o minare merdivenleri yüzünden.
    ———————————————————————————————————————————

  5. Parklarda Neler Yapılır, Kapı Önüne Neden Bank Koyulur

    En son İzmir’de “Herkes parklara” diye bir kampanya başlatıldığını duydum. Kampanya dediğim de insanlar parka gitsin, parkta otursun, kitap okusun, sohbet etsin vs. diye yapılan bir aksiyon. Yani o kadar ki, bizim kültürde parka gidip oturmak gerçekten yok. Güzelim parklar bomboş. Gidip parka oturup kitap okusanız dik dik bakarlar, kim bu deli derler veya yanınıza ilişirler. (Lütfen reddetmeyin bu böyle, kaçınız parkta kitap okuyor?)
    vondel park ile ilgili görsel sonucu
    Amsterdam’da ise parka gitmek hayatın bir parçası. İnsanlar evleri gerçekten küçük olduğu için neredeyse günlerini parklarda geçiriyor. Burada özellikle güneşi bulmak yakalamak büyük bir olay olduğundan, güneş çıktığı an parklar sahil havasına bürünüyor. Yani şöyle düşünün, güneş varsa en kötü çorabını çıkarır parkta uzanır ve biraz D vitamini depolarsınız mantığı hakim.

    vondel park ile ilgili görsel sonucu
    Vondelpark’ın sahile dönüştüğü dakikalar

    İlk geldiğimizde kapı önündeki bankları haliyle anlamadık ve herhalde belediyenin bir şehir güzelleştirme çalışması dedik 🙂 Fakat sonrasında, “kişisel alan, oturmayın, yapmayın, etmeyin” gibi yazıları görünce insanların kendi kapı önlerine banklar, saksılar, güzel çiçekler yerleştirdiklerini, buna emek harcadıklarını anladık. Arkada kişisel bahçeleri de olsa, burada insanlar hava güzel olduğunda kitaplarını, şaraplarını veya her ne yiyip içiyorlarsa alıp kapı önündeki banklarına çıkmayı çok seviyorlar. Kapı önü komşuculuğu gerçekten yaygın. Avrupalı bireyseldir, içine kapanıktır, biz Akdenizliler çok sıcak kanlıyız gibi laflar etsek de; buradaki komşuculuk ilişkisi ve kapı önü sohbetlerini görünce önyargıları çöpe attık.
    ÖNEMLİ NOT : Her bulduğunuz banka oturmayın. Özellikle evlerin, pencerelerin önündekilere. Bunlar kişisel mülk.

    ———————————————————————————————————————————

  6. Türk Marketleri ve Kuaför Popülasyonu

    Her yere olduğu gibi, Amsterdam’a da Türkler saygıları ile gelmişler. Bir sürü farklı meslek gruplarında Türk kardeşlerimiz ile karşılaşma oranımız yüksek. Bazen bu çok faydalı olabiliyor, özellikle Dutch (Felemenkçe) ile henüz içli dışlı olmadıysanız. Çünkü ürünlerin üzerinde bazen yalnızca Felemenkçe veya Fransızca açıklama yazıyor. Benim İngilizcem çok iyi diye geçiniyorsanız bile kelimeler kifayetsiz kalabiliyor.
    turkish hair salon amsterdam ile ilgili görsel sonucu
    Türk kardeşlerimiz burada marketçilik müessesine gönül vermiş ve ne var ne yok tabii ki getirmiş. Böreklik yufkadan tutun, adana acı biber salçasına kadar ne ararsanız bulmak mümkün. Yok ben İtalyan makarnalarından bir hayır görmedim, hani benim Nuhun Ankaram derseniz; nedense onu da getirmişler. Böyle bir emek var yani. Özellikle Oost tarafına giderseniz, bir cadde boyunca Türk marketlerini bulabilirsiniz. Bos En Lomer de bunun için ayrıca uygun bir bölge.Ä°lgili resim
    Diğer bir meslek grubu da kuaförler olmuş Türkler için. Şimdi allah var Türk kuaförler başarılı. El emeği de dünyanın aksine bizde kolay erişilebilir. Burada da kıymetleri anlaşılmış ve adım başı kuaför açmayı başarmışlar. Yani yolunuz buralara düşerse, iyi araştırıp bir Türk kuaför ayarlamak zor olmaz.Dutch kuaförlerin nesi var derseniz, bizim alıştığımız “Beni yarım saate çıkarabilir misin; kesim, boya, fön.” mantığı burada yok. Gelen müşteri misafir gibi ağırlanıyor ve bir kesim/fön için bile en az 2 saatinizi ayırmanız bekleniyor. Sizinle ne kadar ilgilenip, ne kadar ağırdan alırlarsa o kadar değerli hissettiğinizi düşünüyorlarmış. Bize hayli ters. Ne diyelim, kolay gelsin.
    ———————————————————————————————————————————

  7. Hava Durumu

    Amsterdam’da minimalist yaşam yazımda bahsetmiştim, burada hava o kadar değişken o kadar değişken ki, asla mevsim yaz o zaman şort terlik takılırım diyemiyorsunuz. Yağmurluk, bot, şort, kot, çorap, terlik, tişört, bikini kombinasyonları için sizi Amsterdam’a bekleriz.
    Ä°lgili resim
    Asla kestiremediğiniz bir hava, günün her saati yağabilen bir yağmur var. Ama bu kesinlikle sosyal hayatınızı baltalayacak bir özellik değil. Sadece sistemi çözmeniz gerek. Bir de Türkiye’den alıştığınız hava beklentilerini geride bırakmanız.
    Örneğin, hava 25 derece yazıyorsa bu hava muhtemelen 30 derece hissettiriyordur. Ya da 13 derece yazıyorsa ve rüzgar yoksa, kesin donacağız diye giyinirseniz kurdeşen dökmeniz olası. dutch weather ile ilgili görsel sonucu
    Kısaca Amsterdam’da dikkat etmeniz gereken önemli nokta “rüzgar” Eğer rüzgar yoksa ve hava güneşliyse, dereceye bakmaksızın ısı çok artıyor.
    Tavsiyem daima içinize ince, üstünüze kalın giyerek her türlü değişkenliğe göğüs germeniz.———————————————————————————————————————————

  8. Postacılık
    amsterdam door mail ile ilgili görsel sonucu
    Burada yaşayacaksanız hayatınıza retro bir hava katacak olan şey kesinlikle posta sistemi. Yıl olmuş 2018 ama her şey için posta almaya devam edeceksiniz. Mesela internette bir yere kayıt oldunuz, size şifre gönderecekler bunu e-posta ile değil, bildiğiniz posta ile yapacaklar. Her hafta başında muhitinizdeki alışveriş merkezlerinin tek tek broşürleri gelecek. Tüm kapılarda o güzel posta boşlukları var, oradan şangır şungur evinize atacaklar. Böylece posta kutusu kurcalamakla da uğraşmayacaksınız.İlk başlarda “kesin eve giriyorlar, kapıyı tutun” korkusu yaşatsa da sonralar da tatlı bir heyecana dönüşen postacılık ruhunu seveceksiniz. Ve bu konuda oldukça sistematikler demek isterdim ama komşularınızın postalarını almak, kargolarını almak gibi aksiyonların içine de sürüklenebilirsiniz. Böylece muhitinizdeki diğer insanlarla tanışmış oluyorsunuz. Alın size sosyalleşme bahanesi 🙂
    ———————————————————————————————————————————
  9. Banka Kartı Olmadan Asla

    Aslında önemliler sona kaldı ama Amsterdam’da son yılların politikası neredeyse her yerde PIN kart kullanılması. Efendim bu PIN kart dedikleri kendi bankalarından alınan bildiğimiz debit kart. Zaten burada öyle kredi kartı alışkanlığı neredeyse hiç yok. Bazı bloglar nakit getirmeyin almıyorlar demiş, evet bazı yerlerde nakit kabul edilmiyor fakat kredi kartınız da kabul edilmeyecek. (Mastercard, Visa gibi)amsterdam albert heijn ile ilgili görsel sonucuÖzellikle Albert Heijn‘ın bazı şubeleri insanı delirtiyor. İlk geldiğimizde kaç defa paramla rezil olup, kasalardan döndüm.

    Eğer buralara gelecekseniz nakitiniz ve kredi kartınız ile yola çıkmakta fayda var. Yok eğer taşınacaksanız, bir anca önce banka hesabı açarak debit card dünyasına girmelisiniz ki, itilip kakılmadan alışveriş yapabilin.

    ———————————————————————————————————————————

  10. Çöpçü Bile IELTS’den 7 Alır

    Bunu duymuşsunuzdur, Amsterdam’da herkes İngilizce konuşuyor bu nedenle Dutch bilmenize gerek yok. Evet, doğru. Uzun zamandır İngilizce konuşmuyorum diyen 80 yaşındaki teyzeler bile ağdalı cümleler kurabiliyor. Mesleki farklılık önemli değil, önünüze gelen İngilizce çat pat da olsa anlıyor ve konuşuyor. Bu gerçekten inanılacak gibi değil. Artık ilköğretimde nasıl bir eğitim aldılarsa.dutch ile ilgili görsel sonucu
    Fakat burada yaşamaya niyetliyseniz durum biraz değişken. Kendi içlerinde İngilizce konuşmaktan o kadar da hoşlanmıyorlar. O nedenle bir şekilde expat grubunuzdan sıyrılıp Hollandalılar ile arkadaş olmak, iş yapmak veya derin sohbet etmek istiyorsanız o zaman Dutch öğrenmelisiniz. En basiti marketler, veya başka alışverişler. Buralarda da İngilizce yok. Yani herkesin İngilizce biliyor olması, her şeyin İngilizcesini bulabileceğiniz anlamına da gelmiyor. Bu nedenle ister istemez kendinizi Google Translate’de Felemenkçe’ye basarken buluyorsunuz.

Reklamlar

Bebeklerde Pişik Önlemenin 3 Kesin Çözümü

Tüm annelerin korkulu rüyası, daha bebek doğmadan alınan pişik kremleri, ne zaman nereye ne kadar sürüleceğini bilememenin paniği ve sonuç olarak kırmızı bir popo!

Özellikle kız bebek annelerinin başına daha çok gelen bu facia durumu önlemenin aslında kolay ve kesin yöntemleri var. Fakat neredeyse hastane hemşireleri dahil çoğu kişi bunu uygulamıyor. Türkiye’de yumurta kapıya gelince mantığı pişik mevzusunda da aktif.

İşte size işin sırrı : Pişik olduktan sonra değil, olmadan çözülecek bir problemdir.

NASIL YANİ?

Yani; önleminizi alıp pişikle hiç karşılaşmayabilirsiniz. Dafi şu an 4 aylık bir kız bebek ve biz çok şükür henüz pişik ile tanışmadık. Peki bunun için neler yaptık?

 

1. Havalandırmayı unutma!

Bebişinizin altını açtığınızda, özellikle sabah değişimlerinde, uzun bir geceden sonra poposunu havalandırmanız çok mühim! Temizliğinizi yaptıktan sonra 1 dakika da olsa bebeğinizin poposunun açık kalarak hava almasına dikkat edin. Böylece NEFES alacak.

2. Daima Nemlendirme, Hep Koruyucu!

Burası çok önemli! Ve bu bilgiyi gerçekten kimse vermiyor. Bebeğinizin altını her açışınızda, bez ile popo arasına bir BARİYER KREM sürmelisiniz. Dikkat! Pişik kremi demiyorum. BARİYER KREM diyorum. Buradaki mantık, bebeğinizin cildi henüz çok ince olduğu için, çiş ve özellikle kaka yaptığında cildinin tahriş olma hızı çok yüksek. O nedenle, işin sırrı çişler ve kakalar ile popo arasına bir bariyer koymak. Bunun için tamamen doğal içerikli, pişik kremi olmayan (pişik kremleri çinko içerir ve tedavi amaçlıdır, bu nedenle her alt açışta pişik olmayan bir bölgeye çinko sürmemelisiniz) bariyer krem kullanmalısınız.

Ama bunu hiç atlamamalı ve bir alt açma rutini haline getirmelisiniz. Eğer bunu uygularsanız, pişik size hiç uğramayacaktır, söz veriyorum 🙂 Denedim, gördüm.

Biz Dafi’ye yenidoğan döneminde Bübchen Bariyer Krem kullandık. Üstünde pişik önleyici yazar fakat esas pişik kreminden farklıdır. İçinde ÇİNKO bulunmaz.

Daha sonra ise Burt’s Bees Baby‘i keşfettim. Yine tamamen doğal bir krem. Nemlendirici olarak da kullanabilirsiniz, ben Bariyer Krem olarak kullanıyorum. Aynı markanın önce daily cream to powder olanını da severek kullandım fakat sıkarak kullanılan ürünler alt açarken çok zor oluyor. Kavanoz ürünler çok daha yardımcı. Bu nedenle diğer krem ile devam ediyorum. Daily cream to powder‘ın yapısı dediği gibi biraz daha pudra kıvamlı. Multipurpose Ointment ise daha kremsi, ilk başta biraz vıcık gelebilir ama bir nohut tanesi kadar küçük noktalar halinde bebeğinizin alt kısmına yayarsanız onu hem nemlendirecek hem de dediğim gibi pişikten koruyacak.

Önemli bir nokta da; artık bebeğinizin solunum yolları için önerilmeyen pudra kullanımı. Her ne kadar hala satılsa da, bebek pudrası olarak satılan toz pudralardan uzak durmanızı öneririm. Hem sizin hem de özellikle bebeğinizin solunum yolları için oldukça zararlı bir ürün. Ayrıca koruyuculuk özelliği de çok az.

3. Sık Sık Alt Değiştirmeye ve Doğru Bezi Kullanmaya Özen Göster!

Bezlerin üzerinde 12 saat etkili vay efendim hiç ıslatmıyor, popolar hep kupkuru gibi vaatler bulunsa da siz bunlara kanmayın ve imkan buldukça bebişin poposunu havalandırarak bezini değiştirin. Özel durumlar hariç, özellikle evdeyseniz bez mevzusunu hiç uzatmayın. Gece ise bez değiştirme işine girmemenizi öneririm (kaka veya büyük bir batma durumu olmadıkça) çünkü bez değiştirildiğinde bebekler ciddi anlamda uyanıyorlar.

Bez seçimi ise ayrı bir mevzu. Ama bu süreçte birkaç bez denedim. Pampers Prima Premium ile başladık. Sonra tavsiye üzerine (kakayı tutuyor vs gibi) Huggies denedik. Huggies zaten elime aldığım an kalitesi konusunda bana o işareti verdi. Çok kalın ve sert bir bez. Hiç mutlu olmadık. Amsterdam’a taşındığımızda Pampers Prima‘nın 12 saat etkili olduğunu iddia ettiği bir modeline geçtik. Fakat yine hüsran. Dafi sürekli battı çıktı. Hemen Pampers Prima Premium‘a geri döndük. Premium olmasına dikkat edin derim, hem daha yumuşak ve de emici. Sırtına doğru taşmaları da önlüyor.

Yeri gelmişken, doğru alt silme mendilleri de önemli. Parfümsüz, parabensiz, hassas bebek cildine uygun alt silme mendillerini tercih edin. Normal ıslak mendilleri sakın bebişinizin poposunu temizlemek için kullanmayın. Evde kendiniz ılık su ve pamuk kullanıyorsanız da pamuk seçiminiz bence bebek pamuğu olmalı. Diğer pamuklar bebeğinizin genital bölgesinde kalabilir. Dikkat edin.

Özetle;

Pişik korkulu bir rüya olmaktan çıkabilir, yeter ki siz bunun için doğru adımları izleyin. Biz hastanedeyken hemşire ve çocuk doktorları hiçbir şey sürmeyin, olduğu gibi bırakın demişlerdi. Çoğu hekim ve hemşire de hala bunu öneriyor. Bence pişik asla son adımda çözülmeye çalışılacak bir konu değil. En önemlisi sorun başlamadan önce harekete geçmek!

Pişiksiz, yumuşacık popolar diliyorum bütün bebişlere!

 

 

 

 

Uzun Bir Aradan Sonra : Neler Yaşadım?

Elia Dafne doğduğundan beri yalnızca 1 yazı yazabildim. O da onun gelişi ile ilgiliydi ve 2 haftada 2 satır cümleyi zar zor biraraya getirebilmiştim.

Şubat ayının bitmesi ile birlikte artık yavaş yavaş yazılarıma geri dönmek istiyorum. Bu 2 aylık dönemde neredeyse hiç yazı yazmamama rağmen, hala buraya uğrayan insanların olması da ayrıca sevdindirdi, yalan yok 🙂

Bu 10 haftada neler oldu, neler değişti, annelik, kadınlık ve her şey üstüne neler düşündüm.. Aklıma ne geldiyse yazıyorum..

Öncelikle karar verdiğim 2 şey var (bu yazı 2 lerden gidiyor :)) 1.si annelik çok ama çok zor. 2.si annelik çok ama çok güzel.

Gayet basit tespitler değil mi?

Benim için neden zor; çünkü gerçekten tam anlamı ile her şeyi eşim ile birlikte yapma çabamız başlarda çok parlak bir fikir gibi dursa da haftalar ilerledikçe pes edişler ve tükenişler adlı çalışma ile karşımıza çıktı.

Eşim işine geri döndü, Dafi büyüdükçe uykuları azaldı, evdeki işler çoğaldı, kapatılması gereken koliler arttı, yapılması beklenen valizler yığıldı ve bum! ben yokuş aşağı hızla gitmeye başladım.

Burada hemen birilerinin önünüze çıkması gerekiyor, yoksa esas kaosa yakalanmanız an meselesi. Neyse ki bu sırada anneler imdada yetişti de biraz önümü kestiler. Yoksa bam güm kaş göz yararak bir başıma kalacaktım.

Bu esnada, tam yokuş aşağı allah ne verdiyse ilerlerken, bir de pılımızı pırtımızı ince eleyip sık dokuyarak, başka bir ülkeye taşındık.Anneler de yok yani buralarda. Dafi, ben ve eşim başbaşayız. Hatta Dafi ile başbaşayız çünkü eşim işe gidiyor. Hali ile evde kalan anne olarak kendime bir an önce iş düzeni kurmam gerek, yoksa bir başka sıkıntı baş gösteriyor; bu kadar uzun evde olmak ve sadece ev işi ile iştikal etmek bana göre değil. Gerçekten boğucu. Havlularımı fiyonk yapayım, scotch&brite süngerine sim dökeyim gibi aktivitelere ilgim olmadığı için evde bir süre sonra çamaşır, bulaşık, Dafi, yemek çemberinde delirecek gibi oluyorum. Bunu başaran anneleri de alındırmayayım, sadece bana göre değil.

Bütün bu hızlı yolculuğun içinde çok şey öğrendim diyerek bir klasiğe de ben imza atayım, ama dev çarpılmalar insan hayatındabence dev büyümelere eş değer. Yalnızca anne olmak değil, artık bir başka insanın tüm gelişimini, tüm geleceğini, tüm benliğini avuçlarınız arasında bulmak oldukça büyük sorumluluk. Zaten bütün post-partum depresyonların ardında da bu yatıyor. Bu sorumluluğu içselleştirdiğiniz anda da artık eski siz olamıyorsunuz. Hayattan beklentileriniz, amaçlarınız, kişiliğiniz, bugüne kadar iddia ettiğiniz her şey yerle bir oluyor. Mesela, ben uykusuzluğa dayanamam, velev ki uykumu alamazsam veya aniden uyandırılırsam canınıza okurum diyen insanken; zombiler ile kardeş oldum. Oluyor yani. Olunuyor. Veya, güne kahvesiz başlayamam, uyandığım anda bir süre bana dokunmayın kimse ile konuşamam, yüksek sese dayanamam sinirlerim bozuluyor, kendi kendime kalmak istiyorum, biraz kafamı dinlesem olur mu gibi cümleler benim için artık sürreal oldu.

Processed with VSCO with hb1 preset

Her şey ama her şey değişiyor. Fakat çevrenizdekilerin (özellikle yaşıtlarınızın) buna alışması epey zor oluyor. Anne-baba değillerse tabii.

Bin tane fikirle karşınıza çıkanlar; hala sizden aynı tempoyu, aynı yanıt verme kapasitesini, aynı program yapabilme hevesini, aynı muhabbeti bekliyorlar. Tamam, ebeveyn olunca komple değişmek değil bahsettiğimiz ama daha 1.5-2 aylık bebek varken de bir sabredin arkadaş diyemiyorsun, yutkunuyorsun. Hatta bu gibi beklentiler insanda kendini kötü hissetme, suçluluk, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, neden ben, arkadaşlarım artık benimle görüşmeyecekherhalde, sosyal hayatım hiç kalmadı, ben eski ben değilim, eşim ile Dafi olmasa şimdi şunları şunları yapabilirdik gibi serzenişler ile sizi depresyona sokuyor; arkadaşlarınıza ise hiçbir yan etkisi yok.

Bebek ziyareti diye gelip, keşke bakıcı/anneanne falan baksaydı da biz eski günlerdeki gibi takılsaydık beklentilerinden; akşam vakti yapılan programlara çağırılıp “Dafi o saatte uyuyor yalnız” cevaplarına burun kıvıranlara, doğumdan 15 gün sonra bebeğini annesine bırakıp bara gidebilen süper enerjik bir başka anne arkadaştan örnek verenlere, hamileliği boyunca diyetisyenle çalıştığı için abuk doğum yöntemleri tasarlayarak fit kalan bir başka akrabadan dem vuranlara kadar başınızda ciddi bir hayalkırıklığı kümesi oluşuyor. Bunları da bizzat yaşadım.

Ve bu insanların hiçbiri kötü niyetli olmuyor, temel olarak zaten hep sizi düşünüyor, hepsi uzun zamandır tanıdığınız arkadaşlarınız.

Bir de “emiyor mu” meselesi var ki, onu başka bir yazıda ele alacağım. Son zamanların popüler konusu meğer ne kadar gerçekmiş!

Sonuç olarak siz bu akan, değişen ırmağın içinde yıkanıp, aklanıp, ayakta durmaya çalışıyorsunuz. Bir yandan da ameliyat olduğunuzu unutmamak gerek. Sezaryen doğumun bir alt batın ameliyatı olduğunu da, bunun iyileşme sürecinin her ne kadar ayağa kalkıp dans etseniz bile en azından dokularınız henüz dans edemediği için minimum 6 hafta olduğuna da dikkat çekmek gerekiyor. Yani siz ciddi bir badire atlatmış oluyorsunuz, yataktan ne zaman kalktığınızın bir önemi yok!

Ben 6-7. günde baya sokaktaydım, 10. günde Dafi’ye pasaport almak için emniyete falan gitmiştik. Yani bunlar yapılıyor yapılmasına da, bu sizin iyileşmiş olduğunuz anlamını taşımıyor; hatta bir başka atak da şöyle : hani sevgilisinden-eşinden ayrılan insanlar o şok, stres, üzüntü ile bir anda çok mutlu gibi davranırlar, kendilerini sokağa atarlar, bara saza giderler, aşırı bir adrenalin salgılar, sosyalliğin doruğuna ulaşırlar ya; hah işte aynı o şekilde olabiliyor anneler de doğumdan sonra. Ve bunu yaşıtlarınız madalyalık bir durum gibi sizin burnunuza sokuyorlar. Sizden eskiyi istiyorlar, ama artık onun azalmak yerine artarak evrildiğini anlatamıyorsunuz. Kısmet işte.

Kilo verme hırsı da ayrı bir şimşek gibi kafama düştü, saklayamam. Hayatımda hiç bu kadar kilolu olmamıştım. Aynadaki kişiyi tanıyamıyorum, kendimi iyi hissetsem bile biri fotoğrafımı çektiği anda o ekrandaki kişiyi görünce kusasım geliyor. Evet, kendimi bu halimle hiç sevmedim. O yüzden 32 beden pilates hocaları da bir zahmet annelere “kendinizi sevin” çağrıları yapmaktan vazgeçsin. Sevilecek bir yanı yok. Bekara koca boşamak kolay. Elbet verilecek o kilolar diyerek kendimi üzecek kadar sıkıştırıyorum. Çünkü doğum sonrası kilolarını vereyemeyen, üstüne stresle yemeğe sarılan maalesef çok anne var. Geleceği görüyor, arttırıyor ve kilo vermekle saplantılı hale gelmeyi göze alıyorum. Beni motive eden konulardan biri; yaşadığımız yerde oldukça büyük, insanların bebekleri, köpekleri, bisikletleri ile gitmekten çekinmediği parklar var. Dafi bebek arabasında uyumayı çok seviyor. Bol yürüyüş beni bekler. Diğer bir motivasyon kaynağım da vejetaryen beslenmenin burada gerçekten kolay oluşu. Türkiye’de gerçekten emek istiyor, özellikle annelik döneminde fırsat bulamadığınızda kendinizi makarna, pilava düşmüş olarak buluyorsunuz. Umudum bunları fırsata çevirebilmek.

Neyse ki bütün bunların ortasında dolu dolu 10 hafta geçti bile.

Dafi çok şükür sağlıklı, uyumlu, komik bir bebek. Onunla olmayı, onu tanımayı, onu yaşamayı seviyorum. Evimize küçük bir insan daha katıldı, bu fikri de çok seviyorum. Ne onu kendime bağımlı, ne de kendimi ona bağımlı hale getirmeden; özgür, sevgi dolu, saygı dolu (evet bebek de olsa ciddi anlamda saygıya ihtiyacı var), yaratıcı bir ilişkimiz olsun istiyorum.

Evet, onun için her şeyi yapabilirim; evet o her şeye değer. Ama kendimi de unutmamam, fakat bunu eski Müge olmaya çalışarak değil, yeni, katlanmış, büyümüş, öğrenmiş, değerlenmiş, farketmiş, seçimlerini gözden geçirmiş, zevklerini elemiş, güncellemiş bir Müge olarak yapmayı öğrenmem gerek.

Bu aralar günlerim bunları düşünerek, hayattan biraz daha anlayış dileyerek, sahip olduğumuz tüm şanslara ve güzelliklere şükrederek geçiyor.

Yazamadığım 10 haftada roller costerın en önünde oturuyordum.

Bundan sonra biraz daha arka sıralara geçip etrafıma bakabileceğim,

Sevgiler.

Müge