Uzun Bir Aradan Sonra : Neler Yaşadım?

Elia Dafne doğduğundan beri yalnızca 1 yazı yazabildim. O da onun gelişi ile ilgiliydi ve 2 haftada 2 satır cümleyi zar zor biraraya getirebilmiştim.

Şubat ayının bitmesi ile birlikte artık yavaş yavaş yazılarıma geri dönmek istiyorum. Bu 2 aylık dönemde neredeyse hiç yazı yazmamama rağmen, hala buraya uğrayan insanların olması da ayrıca sevdindirdi, yalan yok 🙂

Bu 10 haftada neler oldu, neler değişti, annelik, kadınlık ve her şey üstüne neler düşündüm.. Aklıma ne geldiyse yazıyorum..

Öncelikle karar verdiğim 2 şey var (bu yazı 2 lerden gidiyor :)) 1.si annelik çok ama çok zor. 2.si annelik çok ama çok güzel.

Gayet basit tespitler değil mi?

Benim için neden zor; çünkü gerçekten tam anlamı ile her şeyi eşim ile birlikte yapma çabamız başlarda çok parlak bir fikir gibi dursa da haftalar ilerledikçe pes edişler ve tükenişler adlı çalışma ile karşımıza çıktı.

Eşim işine geri döndü, Dafi büyüdükçe uykuları azaldı, evdeki işler çoğaldı, kapatılması gereken koliler arttı, yapılması beklenen valizler yığıldı ve bum! ben yokuş aşağı hızla gitmeye başladım.

Burada hemen birilerinin önünüze çıkması gerekiyor, yoksa esas kaosa yakalanmanız an meselesi. Neyse ki bu sırada anneler imdada yetişti de biraz önümü kestiler. Yoksa bam güm kaş göz yararak bir başıma kalacaktım.

Bu esnada, tam yokuş aşağı allah ne verdiyse ilerlerken, bir de pılımızı pırtımızı ince eleyip sık dokuyarak, başka bir ülkeye taşındık.Anneler de yok yani buralarda. Dafi, ben ve eşim başbaşayız. Hatta Dafi ile başbaşayız çünkü eşim işe gidiyor. Hali ile evde kalan anne olarak kendime bir an önce iş düzeni kurmam gerek, yoksa bir başka sıkıntı baş gösteriyor; bu kadar uzun evde olmak ve sadece ev işi ile iştikal etmek bana göre değil. Gerçekten boğucu. Havlularımı fiyonk yapayım, scotch&brite süngerine sim dökeyim gibi aktivitelere ilgim olmadığı için evde bir süre sonra çamaşır, bulaşık, Dafi, yemek çemberinde delirecek gibi oluyorum. Bunu başaran anneleri de alındırmayayım, sadece bana göre değil.

Bütün bu hızlı yolculuğun içinde çok şey öğrendim diyerek bir klasiğe de ben imza atayım, ama dev çarpılmalar insan hayatındabence dev büyümelere eş değer. Yalnızca anne olmak değil, artık bir başka insanın tüm gelişimini, tüm geleceğini, tüm benliğini avuçlarınız arasında bulmak oldukça büyük sorumluluk. Zaten bütün post-partum depresyonların ardında da bu yatıyor. Bu sorumluluğu içselleştirdiğiniz anda da artık eski siz olamıyorsunuz. Hayattan beklentileriniz, amaçlarınız, kişiliğiniz, bugüne kadar iddia ettiğiniz her şey yerle bir oluyor. Mesela, ben uykusuzluğa dayanamam, velev ki uykumu alamazsam veya aniden uyandırılırsam canınıza okurum diyen insanken; zombiler ile kardeş oldum. Oluyor yani. Olunuyor. Veya, güne kahvesiz başlayamam, uyandığım anda bir süre bana dokunmayın kimse ile konuşamam, yüksek sese dayanamam sinirlerim bozuluyor, kendi kendime kalmak istiyorum, biraz kafamı dinlesem olur mu gibi cümleler benim için artık sürreal oldu.

Processed with VSCO with hb1 preset

Her şey ama her şey değişiyor. Fakat çevrenizdekilerin (özellikle yaşıtlarınızın) buna alışması epey zor oluyor. Anne-baba değillerse tabii.

Bin tane fikirle karşınıza çıkanlar; hala sizden aynı tempoyu, aynı yanıt verme kapasitesini, aynı program yapabilme hevesini, aynı muhabbeti bekliyorlar. Tamam, ebeveyn olunca komple değişmek değil bahsettiğimiz ama daha 1.5-2 aylık bebek varken de bir sabredin arkadaş diyemiyorsun, yutkunuyorsun. Hatta bu gibi beklentiler insanda kendini kötü hissetme, suçluluk, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, neden ben, arkadaşlarım artık benimle görüşmeyecekherhalde, sosyal hayatım hiç kalmadı, ben eski ben değilim, eşim ile Dafi olmasa şimdi şunları şunları yapabilirdik gibi serzenişler ile sizi depresyona sokuyor; arkadaşlarınıza ise hiçbir yan etkisi yok.

Bebek ziyareti diye gelip, keşke bakıcı/anneanne falan baksaydı da biz eski günlerdeki gibi takılsaydık beklentilerinden; akşam vakti yapılan programlara çağırılıp “Dafi o saatte uyuyor yalnız” cevaplarına burun kıvıranlara, doğumdan 15 gün sonra bebeğini annesine bırakıp bara gidebilen süper enerjik bir başka anne arkadaştan örnek verenlere, hamileliği boyunca diyetisyenle çalıştığı için abuk doğum yöntemleri tasarlayarak fit kalan bir başka akrabadan dem vuranlara kadar başınızda ciddi bir hayalkırıklığı kümesi oluşuyor. Bunları da bizzat yaşadım.

Ve bu insanların hiçbiri kötü niyetli olmuyor, temel olarak zaten hep sizi düşünüyor, hepsi uzun zamandır tanıdığınız arkadaşlarınız.

Bir de “emiyor mu” meselesi var ki, onu başka bir yazıda ele alacağım. Son zamanların popüler konusu meğer ne kadar gerçekmiş!

Sonuç olarak siz bu akan, değişen ırmağın içinde yıkanıp, aklanıp, ayakta durmaya çalışıyorsunuz. Bir yandan da ameliyat olduğunuzu unutmamak gerek. Sezaryen doğumun bir alt batın ameliyatı olduğunu da, bunun iyileşme sürecinin her ne kadar ayağa kalkıp dans etseniz bile en azından dokularınız henüz dans edemediği için minimum 6 hafta olduğuna da dikkat çekmek gerekiyor. Yani siz ciddi bir badire atlatmış oluyorsunuz, yataktan ne zaman kalktığınızın bir önemi yok!

Ben 6-7. günde baya sokaktaydım, 10. günde Dafi’ye pasaport almak için emniyete falan gitmiştik. Yani bunlar yapılıyor yapılmasına da, bu sizin iyileşmiş olduğunuz anlamını taşımıyor; hatta bir başka atak da şöyle : hani sevgilisinden-eşinden ayrılan insanlar o şok, stres, üzüntü ile bir anda çok mutlu gibi davranırlar, kendilerini sokağa atarlar, bara saza giderler, aşırı bir adrenalin salgılar, sosyalliğin doruğuna ulaşırlar ya; hah işte aynı o şekilde olabiliyor anneler de doğumdan sonra. Ve bunu yaşıtlarınız madalyalık bir durum gibi sizin burnunuza sokuyorlar. Sizden eskiyi istiyorlar, ama artık onun azalmak yerine artarak evrildiğini anlatamıyorsunuz. Kısmet işte.

Kilo verme hırsı da ayrı bir şimşek gibi kafama düştü, saklayamam. Hayatımda hiç bu kadar kilolu olmamıştım. Aynadaki kişiyi tanıyamıyorum, kendimi iyi hissetsem bile biri fotoğrafımı çektiği anda o ekrandaki kişiyi görünce kusasım geliyor. Evet, kendimi bu halimle hiç sevmedim. O yüzden 32 beden pilates hocaları da bir zahmet annelere “kendinizi sevin” çağrıları yapmaktan vazgeçsin. Sevilecek bir yanı yok. Bekara koca boşamak kolay. Elbet verilecek o kilolar diyerek kendimi üzecek kadar sıkıştırıyorum. Çünkü doğum sonrası kilolarını vereyemeyen, üstüne stresle yemeğe sarılan maalesef çok anne var. Geleceği görüyor, arttırıyor ve kilo vermekle saplantılı hale gelmeyi göze alıyorum. Beni motive eden konulardan biri; yaşadığımız yerde oldukça büyük, insanların bebekleri, köpekleri, bisikletleri ile gitmekten çekinmediği parklar var. Dafi bebek arabasında uyumayı çok seviyor. Bol yürüyüş beni bekler. Diğer bir motivasyon kaynağım da vejetaryen beslenmenin burada gerçekten kolay oluşu. Türkiye’de gerçekten emek istiyor, özellikle annelik döneminde fırsat bulamadığınızda kendinizi makarna, pilava düşmüş olarak buluyorsunuz. Umudum bunları fırsata çevirebilmek.

Neyse ki bütün bunların ortasında dolu dolu 10 hafta geçti bile.

Dafi çok şükür sağlıklı, uyumlu, komik bir bebek. Onunla olmayı, onu tanımayı, onu yaşamayı seviyorum. Evimize küçük bir insan daha katıldı, bu fikri de çok seviyorum. Ne onu kendime bağımlı, ne de kendimi ona bağımlı hale getirmeden; özgür, sevgi dolu, saygı dolu (evet bebek de olsa ciddi anlamda saygıya ihtiyacı var), yaratıcı bir ilişkimiz olsun istiyorum.

Evet, onun için her şeyi yapabilirim; evet o her şeye değer. Ama kendimi de unutmamam, fakat bunu eski Müge olmaya çalışarak değil, yeni, katlanmış, büyümüş, öğrenmiş, değerlenmiş, farketmiş, seçimlerini gözden geçirmiş, zevklerini elemiş, güncellemiş bir Müge olarak yapmayı öğrenmem gerek.

Bu aralar günlerim bunları düşünerek, hayattan biraz daha anlayış dileyerek, sahip olduğumuz tüm şanslara ve güzelliklere şükrederek geçiyor.

Yazamadığım 10 haftada roller costerın en önünde oturuyordum.

Bundan sonra biraz daha arka sıralara geçip etrafıma bakabileceğim,

Sevgiler.

Müge

 

 

Hamileyken İzleyebileceğiniz 20 Film

Bu listeyi birkaç ay önce biz de eşimle araştırmıştık fakat karşımıza çok iyi öneriler çıkmadı. Zaten genel olarak “hadi bebişli film izleyelim” veya “hamile kadınlar hakkında bir film olsun da karşısına geçip empati hönküreyim” dediğiniz noktada maalesef çok başarılı filmler yok. Ya da ben daha öylesine denk gelmedim. Sadece biraz “aaa bana benziyor, bize benziyor”  diyebiliyorsunuz, hepsi bu. Şimdi ben bu listeyi aslında daha önce tavsiye ettiğim uygulamalarda bahsettiğim Bump uygulamasından arakladım. Türkçe meali ve kendi yorumlarım ile arama motorunda hunharca bu listelerden kovalayanlara sundum. Bu da bi hizmet sonuçta.

  1. Babies

    Bu bir film değil, bir belgesel. Dünyanın farklı köşelerinden bebeklerin ilk yılını konu alıyor. Ve nerede, nasıl, hangi kültürde olursa olsun bebeklerin sadece bebek olduğunu anlatıyor.
  2. Juno
    Bu filmi seneler önce bebekle, hamilelikle hiç işim olmayacak bir yaştayken izlemiştim. Hamile olmasanız da izleyebileceğiniz tatlılıkta bir indie filmdir kendileri. Hamilelik ile ilgili de çok özdeşleşebilir misiniz bilmiyorum çünkü 16 yaşında bir genç kızın hamile kalması ve Amerika’daki genç kızların evlat edindirmek üzere verdiği bebeklere gönderme yapan bir film. Fakat çok tatlı.
  3. Knocked UpBu filmi izlediğimde Amerika’da staj yapan küçük bir kızdım. Aşırı gülüp eğlenmiştim. Komik bir film. Hamile değilseniz bile izlenir özellikle eşiniz ile baymadan izleyebileceğiniz bir film arıyorsanız öneriyorum. Adı üstünde; konusu plansız hamilelikler.
  4. Baby Mama
    Tina Fey sevenler bir adım öne çıksın. Tabii ki yine bir girl power filmi. Eğlenceli, dayanışmalı.
  5. Away We Go
    Baştan söylüyorum; biraz yavaş bir film. Yukardaki çıtır komiklere benzemiyor. Ağırlığı da bolca var filmin. Bağımsız film ve yol filmi sevenler için keyifli. Biraz düşündürücü. Hamilelikte yaşananlarla ilgili güzel empatik sahneler var.
  6. Business of Being Born

    Bu da bir belgesel film. Bahsedildiğine göre biraz doğal doğum/normal doğum nasıl adlandırırsanız onun tarafını tutarak çekilmiş bir belgesel. Özellikle hiçbir medikal destek almadan yapılmadan doğumlardan bahsediyor. Bedenin mucizevi yeteneklerine yakından bakıyor. Eğer medikal desteksiz (ilaç vb.) doğum yöntemlerine ilgiliyseniz hoşunuza gidebilir.
  7. Baby Boom
    Bebek veya hamilelik konulu filmler ararken, 80’li yıllarda ciddi bir bebekli film patlaması olduğunu görebilirsiniz. Neden bilmiyorum ama bizim çocukluğumuzda da televizyonda dönen bebekli, bebek bakıcılı, evde tek başına kalan çocuklu, konuşan bebekli gibi sınırsız film vardı. Bu da onlardan biri. Diane Keaton gençliğinden bir kuple ile o günlere dönmek isterseniz güzel seçenek. Ayrıca profesyonel hayattaki anneler veya tek başına çocuğunu büyüten anneler için de keyifli bir film.
  8. Neigbours
    Yine komik bir film. Sanırım işin içinde bebek varsa mizah bu duruma çok yakışıyor. Yeni bebek sahibi olan bir çiftin bir yandan sosyal ve hızlı hayata ayak uydurma bir yandan da bebekli hayatı yürütme çabasını konu alıyor.
  9. Nine Months

    Benim gibi 90’lı yılların Hugh Grant’ı hayranıysanız (artık değilim), veya o dönem heyecanı taşıyan filmleri seviyorsanız çok tatlı bir film. Klişeleri var evet. Kıyafetler dönemden. Tam popcornunuzu alıp keyifli bir pazar günü izlenecek film.
  10. First Comes Love

    Daha gerçekçi hissettiren bir hamilelik filmi arıyorsanız doğru adres. Otobiyografik bir hamile belgeseli. 41 yaşında hamile kalan bir kadın ana kahraman. Modern annelik yöntemlerini gerçekçi bir şekilde belgeselleştirmiş.
  11. Waitress

    Kalpleri ısıtan, bir o kadar da yine yalnız anneliğe göndermelerle bezeli bir Amerikan klasiği.
  12. Look Who’s Talking

    Bu filmi 90’larda televizyon başında olanlar şüphesiz hatırlar. Çok keyifli bir filmdi o zamanlar. Hem de dublajlı dublajlı izlerdik. Bir bebeğin konuşma fikri oldukça komikti. O yıllara dönmek isterseniz güzel bir nostalji.
  13. Life As We Know It

    Daha dün akşam izleyerek keyifli olduğunu söyleyebileceğim bir film. Fakat süper komik bir film bekliyorsanız yanlış seçim olur, draması da az değil. Romantizmi de mevcut. Arada ağlamaya da hazır olun.
  14. 40 Weeks

    Hepimizin cep telefonunda ya 40 haftalık hamilelik sürecini takip eden bir uygulama yüklü ya da bu uygulamaları biliyoruz. İşte bu film de uygulamaların biraz daha ötesine geçerek bize 40 haftalık serüveni belgeselleştiriyor. Hamile kadınların bu süreçte yaşadıkları duygusal ve fiziksel değişimlerini farklı röportajlarla ele alıyor. Gerçekçi bir empati için birebir.
  15. Bridget Jone’s Baby

    Bridget kitaplarını okumayan, filmlerini izlemeyen kaldı mı? Kendi adıma pek severim. Bebekli bir filmi geldiğini duyduğumda da kaderim bir bu kadınla diye dalga geçmiştim. İtiraf edeyim Hugh Grant’lı Bridget Jones filmlerini arattı bu film. Ama yine de geçmiş günlerin hatrına yalnız takıldığınız bir akşam izlenilesi.
  16. What to Expect When You’re Expecting

    Bir Amerikan klasiği olan “Bebeğinizi Beklerken Sizi Neler Bekler” kitabının isminden esinlerek hayata geçirilmiş film. Hata Jenifer Lopez’in elindeki kitap da meşhur o kitap. Oyuncular ünlü, IMDB puanı düşük, ama sonuçta hamilelikle ilgili ne olsa izleriz değil mi?
  17. The Beginning of Life

    8 farklı ülkede çekilen, oldukça dikkat çekici bir hamilelik belgeseli. Bir bebeğin/çocuğun ilk dönemlerinde yetiştiği çevrenin algısal, bilişsel, sosyal ve duygusal yapısına nasıl etki ettiğini konu alıyor. Çok fazla bilimsel laflar ederek canınızı sıkmayacak türden bir belgesel ve genler dışında nasıl da bebeğinizin gelişimi farklı şekilde etkileniyoru öğrenmek için biçilmiş kaftan.
  18. Boss Baby

    Şimdi diyeceksiniz ki, bu film çocuk film mi? Hayır. Ama hamilelik konulu bir film de değil. Daha çok bebek yapımı hakkında son derece komik, eğlenceli, iyi bir animasyon. Animasyon sevenleri çok mutlu edecek.
  19. The Back-Up Plan

    Gelelim tüp bebek serüvenlerine. Tüp bebek sonucunda ikiz hamilelik yaşayan bir Jennifer Lopez izlemek isterseniz, sevebilirsiniz.
  20. The Switch

    Bu da sevdiğimiz başka bir Jennifer’ın, Jennifer Aniston’ın sperm bankası yolu ile bir bebek sahibi olma kararı ile başlıyor. Hamileliğin, partnerliğin ve bebek sahibi olmanın birçok yolu var değil mi?

 

Bebek Alışverişini Neden Abartmamalısınız?

Eveeet, 8 aylık maratonumda ciddi emek sarf ettiğim, tezimden fazla değer verdiğim, okumaktan gözlerimin karardığı bebek alışverişi listemi ve bu sürede izlediğim yolu artık cümle aleme açıklama vakti geldi. Böyle yazınca sanmayın ki aylardır döktüre döktüre alışveriş yapıyorum. Hayır. Tam tersine aylardır bu alışveriş listelerinin, gerekli gereksiz her şeyin nedenini OKUYORUM.

Huyum kurusun okumayı ve karşılaştırmayı çok severim. Hatta bazen kafayı yiyecek kadar okuyorum. Bir ürünü almadan önce hakkındaki tüm yorumları okumak sanırım hamilelik döneminde edindiğim en büyük kabiliyet oldu (ne büyük ama!)

Peki bütün bu sürecin sonunda kendi kendime, henüz bebiş doğmamışken bu alışveriş silsilesinin abartılmaması gerektiğini nasıl söyledim?

Öncelikle alışveriş yaptığım, yapmak istediğim tüm sitelerde dolaştıkça gördüm ki, ÇOK FAZLA ÜRÜN VAR. Gerçek bir sektöre dönüşmüş olan bebek-anne dünyası size sınırsız ürün seçeneği sunuyor. Ve siz özellikle benim gibi deneyimsiz bir anne adayı iseniz, “hepsini almak mı gerek, hepsini alalım ki çocuk eksik kalmasın, 20 yıl sonra neden almadık diye dizimizi dövmeyelim.” gibi cümleler kurabilirsiniz.

Haklısınız, ama unutmamak lazım ki hiçbir bebek alışverişi listesi sizin için biçilmiş kaftan olmayacak. Çünkü hepsi bir başka annenin seçimi. İzlediğim onca youtube videosu, okuduğum blog, takip ettiğim instagram hesabı derken anladım ki bir ürün için biri iyi derken biri kötü diyor; siz de afallayıp kalıyorsunuz. Burada deneme ve tecrübe devreye giriyor elbet. Ben daha oraya gelemedim.

Ama sonunda keşfettim ki, bebek henüz doğmamışken ona spor ayakkabı seçmek veya kocaman bir oda hazırlamak (bu odaya anti alerjik halı seçerken aklını oynatmak) falan gerçekten çok ama çok saçma. – bana göre.

Çünkü daha bebeğiniz doğmadı, bebeğinizin kişiliğini bilmiyorsunuz, o hazırladığınız odada uyuyup uyumayacağını bile bilmiyorsunuz çünkü henüz bebeğiniz ile hangi uyku methodunu takip edeceğinizi bilmiyorsunuz! (Method mu ne methodu demeyin, elbet bir yönteminiz olacak. Belki beraber uyuyacaksınız, belki co-sleeping denilen şekilde yanınızda yatağınıza bağlanan minik bir beşikte yatacak, belki aynı odada fakat kendi beşiğinde yatacak veya tamamen odaları ayıracaksınız.) 

Bebekle ilgili bugüne kadar kafama kazınan en önemli şey : “Bilmedikleriniz üzerine bir dünya inşa etmeyin.” oldu.  Çünkü sonra bütün anneler giyilmeyen kıyafetlerden, kullanılmayan ürünlerden, ziyan olan ve bilmeden yaptıkları binbir tane şeyden bahsediyor. Siz de bu tuzağa düşmeyin. – bence.

Bebeğiniz için, bebek alışverişi listelerimi ben de paylaşacağım. Ama bu en doğru ve kapsamlı liste olduğu için değil. Gerçekten bir fikre ihtiyacınız olursa diye. Veya benim aldığım ürünü siz de internette kullanan var mı acaba diye araştırıyorsunuzdur belki diye.

Fakat sanırım bu iş için kurduğum mantığı paylaşmak benim için daha önemli. Bunlar sırası ile şöyle:

  1. Bebeğiniz için alışveriş yaparken ilk 3 ayı düşünün.
  2. Bu ilk 3 ay için en elzem ihtiyaçlarınızın bir listesini çıkarın.
  3. Listeyi hazırlarken kendi ihtiyaçlarınızı ve bebeğinizi nasıl karşılamak istediğinizi de hesaba katın. (Oda hazırlama, bebek taşıma – sling tercihi vb.)
  4. Bir ürünü herkes alıyor diye listenize eklemeyin – almayın.
  5. Bir ürünü bloggerlar (hani şu her etkinliğe giden, evlerine ürün yağan, instagramda binlerce takipçisi olanlar) paylaşıyor diye listenize eklemeyin – almayın.
  6. İlk 3 ayı hesapladığınızda oyuncak alışverişine hiç gerek yok.
  7. Oyuncak alışverişi için bebeğinizin dünyaya gelmesini ve onu tanımayı bekleyin.
  8. Aynı evin içinde ve odaları ayırmayan bir sistemde iseniz (ilk 40 gün zaten aynı odada olacaksınız.) kamera alışverişine daha bebeğiniz doğmadan kalkışmayın.
  9. Estetik kaygılarınızın yanı sıra aldığınız ürünün bebeğiniz için faydasına da dikkat edin.
  10. Diş kaşıma, çıngırak, mama sandalyesi, tabak çatal gibi alışverişleri erteleyin. Daha o günlere var. O gün geldiğinde bebeğinizin neye ihtiyacı olduğunu şimdiden bilemezsiniz. Ayrıca gerek var mı?
  11. Biberon, emzik gibi ilk 3 ay için de gerekecek fakat daha bebeğinizin tercihini bilmediğiniz ürünlerden koleksiyon yapmayın. Denemek için bir iki tane edinebilirsiniz. Çünkü bebiş o emziği sevmezse, neredeyse sevdiğini bulana kadar emzik deneyeceksiniz. Aynı şey biberon için de geçerli. Şimdiden bu işe soyunmayın.
  12. 1 yaşına gelince kullanacağı, 4 yaşına kadar kullanabileceği iddiasındaki bebek arabalarına servet yatırmaktan vazgeçin. 4 yaşına kadar oturacak bir çocuğunuz olduğuna emin misiniz?
  13. Alışveriş listenizde must have dediğimiz olmazsa olmaz ürünleri (mesela tulumlar) arttırıp, keyfe keder ürünleri azaltıp çıkartmayı deneyin. Örneğin bir ağız bezi, ilk aylar kusup duran bebeğiniz ile en çok ihtiyacınız olan şey olacakken; diş kaşıma oyuncağı için daha oldukça vaktiniz var.
  14. Önceliklerinizi belirleyin. Hatta bunu eşiniz ile yapın. En önemli mantık sanırım bu.

 

Bütün bunlardan sonra tabii ki ben de en gerekli, en gereksiz bulduğum ürünler gibi listelerle sizlerle olacağım. Beni bekleyin anacııım, baaaay. (90’lar Olacak O Kadar Ana Haber Bülteni’ni hatırlamıyorsanız çok üzgünüm.)

 

31. Haftadan İnciler

Küçükken günlük tutmayı sever ve gün içinde olup biten anlamsız şeyleri yazıp dururdum. Sonra, bunları iyi saklayamadığımı, oraya buraya savrulduklarını, dönüp okuduğumda da hatırlamanın çok zevk vermediğini gördüm. Yapım gereği, unutmayı seven biriyim. Arşivci bir yanım hiç olmadı, olamadı. Sanırım bunu hamileliğimde  ve kızım için biraz aşmak istiyorum, çünkü ilerde anılar arayacak ve annesi ona hiçbir şey bırakmamış olacak. Neyse ki babası benim tam aksime arşivcilerin kralı.

Bu yüzden, günlük yazılarım biraz önemli. Çabalıyorum.

27. haftadan 31’e nasıl geldim?

Bir kere eşimin yanımda olmadığı bir 3 aylık dönem geçirdim. Her ne kadar dizimin dibinden ayrılmasın insanı olmasam da hamileyken bu beni çok etkiledi. 27. haftadan sonra o da yanımda olduğu için sanırım bu dönemi daha kolay geçirdim. Demem o ki, hamile kaldığınızda (planlı/plansız) çevrenizdeki destek baya önemliymiş. Her şeyi ben kendi başıma hallederim tipli bir insan olsanız da bu süreçte işlemiyor, benden söylemesi.

Diğer bir geliş şeklim ise, devasalaşmam oldu. Zaten başından beri büyük karınlı bir hamileydim. 3 aylıkken 6 aylık muamelesi gördüğüm için, alıp başını giden karnıma hayretlerle bakıyorum. Bu bana önce yukarı doğru çıkan karnım ile nefes darlığı yaşamam olarak döndü. Gerçekten, bu dönemde 90 yaşında bir anneanne ile empati yaptım. Bildiğiniz nefes almak kabustu. Benim gibi konuşmayı seven bir insan içinse hayli zor, çünkü lafları yetiştireceğim derken nefesiniz yetmiyor!

Bebişko 29. haftada vakit kaybetmeden aşağı pozisyona inince (baş aşağıda, ayaklar yukarda) karnım da biraz aşağı indi ve sonunda azıcık nefes aldım! Gerçekten kafası ile mideme, akciğerlerime yaptığı baskı büyük oranda son buldu. Çok ama çok rahatladım diyebilirim. Ama bu alalacele aşağı iniş kasılma riskini de biraz arttırdı ve ben yine paniklere sürüklendim ama allahtan korktuğum gibi olmadı.

3. trimesterdayım ve ilk 3 aylık dönemde mutfağa adımını atamayan ben şu an sürekli yemek yapmak ve yemek istiyorum. Canım bin çeşit tatlı çekiyor. Aklım sürekli ferahlatan içeceklerde. Normalde su içme alışkanlığı olmayan ben su şişeleri ile flört halindeyim. Ne kadar ve nasıl kilo aldığım umrumda bile değil. Çünkü gerçekten ihtiyacım olduğunu hissediyorum. Esas önemli konunun, doğumdan sonra “sütüm gelsin, aman enerjim azalmasın” diye lohusa şerbetlerine, tatlılara sarılmamak olduğunu öğrendim. Bunu dikkate alacağım diye kendime söz veriyorum ve şu an gönlüme göre yiyorum.  Ama nasıl hızlı yediğimi anlatamam. Süpürge gibiyim. Ben bile anlamıyorum ne ara bitiyor o tabaklar!

Uyku konusuna ise gelmek istemiyorum. Çünkü artık U-YU-YA-MI-YO-RUM. Evet. Uyku benim için bitti. Gecelere akabilsem tam zamanı çünkü saat 3-4-5 sularında çok rahat ve dinç olarak ayaktayım. Sonra sabah 9-10 gibi gözler açık. Ve sonuç; bütün günün kabus gibi geçmesi. Gün içinde de yatıp uyuyayım desem nafile. Asla dalamıyorum. Buna neden olan hormonlar, kafadaki gizli stres veya her ne ise çözülebilecek gibi gelmiyor. Ama melisa çayını deneyeceğim. İşe yararsa yazarım.

Bu sırada güzel şeylerden bahsedersek, artık alışverişe başladık. Çılgın gibi araştırıp bütün internette liste kovalıyorum. Sonuç : başarılı. İstediğim az ve öz parçalara ulaşabildim. Gerçekten şimdiden çocuğun spor ayakkabısını alan anneleri anlamıyorum. Bir heves olduğuna eminim. Ama bende öyle bir heves yok. Çünkü o spor ayakkabıyı giyene kadar geçen zamanda mutlaka yeni trendler olacak. Çocuğum demode mi olsun? (dedi Şeyma Subaşı)

Her neyse sonuç olarak, biz sadece 0-3 aylık periyoda odaklandık. Hadi zorlasan belki bebek arabası ile 6 aya. Düşünün o derece ileriye dönük yatırım yapmadık. Bir başka yazıda temel bebek alışverişi listesi yapacağım. Bu listelerden ortalarda çok var. Ama bazen insanı E PEKİ BUNU NEDEN ALIYORUZ sorusu ile çıldırma noktasına getirebiliyorlar. Bunu aşabildiğim noktada blogta faydalı bir liste hazırlamak istiyorum.

32. hafta kontrolünü heyecanla bekliyorum çünkü sanırım bu defa doğum hakkında detaylı konuşabileceğiz. Maalesef doktorlar dereyi görmeden paçayı sıvamayalım düşüncesi ile öyle hemen doğum hakkında konuşmuyorlar. Hatta bu konuyu sanki bir tabu gibi geçiştiriyorlar ve sizi ana odaklıyorlar. Ama bence bu yanlış ve insanı daha çok strese sokuyor. Mesela ben çoktan NE OLACAK NASIL OLACAK NE ZAMAN OLACAK stresine girdim, o yüzden cuma gününü iple çekiyorum.

Bundan sonra ne olacak?

İşte bilmediğim bir soru ve cevabı. Bundan sonrası için zirilyon tane kitap okumuş olsam da sanırım şimdiden hepsini unuttum. (shock face) O gün geldiğinde de kitapta böyle diyordu ama diyerek hareket edebilecek miyim emin değilim. Akışına bırakırmışım gibi geliyor.

Bundan sonraki birkaç yazıda neden oda süslemesi, fotoğrafçı, baby shower, doğum öncesi çekimi (100 kg olmuşken anı olsun fotoğrafları) yapmadığımı; neden bebikoya bir oda yapmadığımı ve bazı ürünleri neden seçtiğimi yazıcam.

Amacım ne?  

Bu yazıları görünce, bir zamanlar fırtınalar estirirdi şimdi değişti olarak düşünen bir ekip var. Buradan onlara selamlarımı gönderiyorum. Amacım ile ilgili de kapsamlı bir yazı hazırlıyorum bu ara kafamda. (unutmazsam) Bu blogun amacı kızıma anı bırakmak falan değil. Onu daha güzel yollarla yaparım elbet. Instagram hesabı açıp “kızıma/oğluma anı” diyenleri de anlamıyorum, o zamana instagram mı kalacak kardeşim? Bariz kendine açmışsın işte, takıl bak keyfine. Diğer yandan amacım bir gün teyzesi edasıyla etrafa tavsiyeler saçıp ev hanımı ve annelik konusunda PhD olduğumu göstermek ASLA değil. Zaten bu konuda stajyer kalmayı tercih ederim.

Amacım, bu dünyaya girince gördüğüm tuhaf annelik modellemeleri, mahallelerin bitmeyen baskısı, kadın üzerinde oluşturulan rol model beklentileri, yaratılan yeni annelik türleri (manken gibi anneler, mükemmel anneler, evi oyuncağa boğan anneler, cool anneler vb.) gibi bitmez tükenmez ahkamlardan yola çıkarak BAŞKA BİR ANALIK MÜMKÜN diyebilmek. Yani bu doğanın bize sunduğu veya bazen sunmadığı bir durum. Gerçekleştiğinde ise bunu Hunger Games’e çevirmenin ne anlamı var?

İşte bu manzaraya dayanamadığım için; örnek aldığım birkaç insan, feminizm kuramları, kadının toplumdaki yeri, akademik meraklarım derken toptan bir şey oluşturmak istiyorum. Kadına yapılan bu psikolojik baskıya artık modern kadının biraz el sallaması, güle güle demesi ve ayağa kalkması gerek. Ama kadınlar sadece buna prim vererek birbirini yiyor, yani amacım aşırı sentezli bir özetle bunun etrafında dönüyor. Anlayana.

Son söz 

Bu hafta için günlüğe veda için bir hamile atasözü seçtim; “Yeterince bol tshirt stoklamadıysan, göbeğin açık da gezmeyi bileceksin.”

 

Alınmaması Gereken Kitap: “Başlarım Şimdi Anneliğe”

Geldik mi 19. haftaya!

Son 2.5 haftayı eşim sağolsun su gibi geçirdim. Ne ara 19 olduk onu bile farketmedim. Bu cuma yolun yarısı! Yani 20. hafta. Tabii bu yol eğer tamı tamına 40 hafta süren bir gebeliğiniz olursa. Daha önceki yazılarımda bahsetmiştim, hamilelik aylarla değil haftalar ile hesaplanıyor diye. Bakalım bizim kız ne zaman gelecek..

Zaman tik tak tik tak oynarken, ben balina gibi şişerken, hormonlar her yerime tüy salarken, yatakta hiçbir yana dönemeyip tombalak bir yavru köpek gibi uyurken, develer tellal, eee tamam işte durumlar bu kadar karmaşıkken okuduğum kitaplara hız vermenin vakti gelmişti. Hemen girdim idefix‘e (çünkü bence normal bir kitapçıdan yaptığınız alışverişin %50’sini ödüyorsunuz ve her aradığınızı hop diye buluyorsunuz, öyle en çok satan popülerler ile kitapçının yarısı dolu olmuyor, hem de kargo hızlı.) doldurdum sepeti, geldiler 3 günde. Yeni kitap aşığı biri olarak, bir gecede hemen aşağıda yorumlayacağım kitabı bitirdim. Ve bu kitap hakkında iki çift laf etmek istedim.

Kitap : Başlarım Şimdi Anneliğe
Yazar : Şermin Çarkacı

başlarım şimdi anneliğe ile ilgili görsel sonucu
Başlarım Şimdi Anneliğe – Şermin Çarkacı

Eveeet, bu kitabı birçok insandan duyarak, bloggerların hunhar tavsiyelerini alarak ve adını da pek keyifli bularak hemen şipariş edip o gece bitirdim. Bazı eleştirilerim ve sevdiğim yanlar var. Ama bu yazının devamını okumak istemeyenler için acil uyarı yapıyorum; BU BİR REHBER KİTAP DEĞİL! Neden uyarıyorum çünkü kapağında böyle yazıyor; “Anneliğe ve Bebek Bakımına Güzel Bir Başlangıç İçin Rehber Kitap”.

Hmm.. Şermin Çarkacı bu kitabında belli ki kelimeleri güzel kullanıyorum, basit de bir dilim var, yaşadıklarımdan şu annelerin derdine derman olacak kolay bir “rehber” yazayım demiş. Önsözü de pek duygusala bağlayarak, omuza dokunan bir el olarak yorumlamış kendisini. İyi, güzel, amaç kutsal. Ee peki sonra nolmuş?

Kitabı bir gecede bitirdim, ama bu benim okuyuculuğumdan çok bence yazarın aşırı basit dilinden kaynaklanıyor. Gerçekten okuması çok kolay. Akıcı ve basit bir dili var. Hani arkadaşınızdan gelen mesajı okumak ya da blog yazısı okumak ya da ekşi sözlük yorumu okumak gibi basit. Şip şak. Bu samimiyeti arttırmış. Okurken sesli güldüğüm çok an oldu. Kabul. Hatta Arda’ya sesli okuduğum yerler de çok oldu, beraber de güldük. Kabul. Bu açıdan şahane bir kitap, yani Şermin Hanım’ın başından geçenleri yazdığı bir günlük, bir dertleşme ne bileyim bir anı kitabı diyebiliriz. Yani bu yüzden kitabın kapağına “Benim annelik anılarım” veya “Ben annelikten ne anladım” veya “Benim yeni doğan bebek ile annelik maceram” falan gibi şeyler yazılsaymış kitap CUK otururmuş.

Fakaaat.. Kitap gerçekten doğal bir şekilde yazıldığı için bunun neresi rehber diye soruyorsunuz. Çünkü tamamen Şermin Hanım’ın yaptığı doğru, yanlış hatta yalan yanlış şeyler var. Mesela yere düşen emziği bazen çocuğuna kafasını sağa çevirip verdiğini falan anlatıyor. Kendisinin köyde büyüdüğünü, o yüzden bazı şeylerin çok da şaapılmaması gerektiğini ifade ediyor. İyi de, o zaman bu rehber değil ki, bu senin kafana göre zorluğa katlanamayıp uyguladığın şeyler. 3 çocuk yapması ile aşırı övünüyor. Bravo! Önce ikizleri olmuş sonra da bir daha doğurmuş. Umarım planlıdır yani bu ne övünç onu anlayamadım. Hem çalışıp hem 3 çocuk yapıyorum gibi bir dil ona güven vermiş. Tebrikler. Ama yatılı dadı ve anne-baba-anneanne desteği de cabası. 4+1 evde oturduğunu ve yatılı dadı seçiminin ne kadar zor olduğunu anlatıyor. Hatta en güldüğüm kısım sanırım gerçek dadı mülakatlarından aldığı kesitlerdi. Kaç oda-salonda oturduğundan banane de, bizim Türk kadının 3 çocuk yapıp üstüne dadılar tutup üstüne de çalışacak gücü var mı bunu sorguladım. (Hakkımda kısmında yazmıştım, Kadın Çalışmaları alanında akademisyen olmamın bazı sorgulama getirileri var, buna hazır ol okuyucu.) 

Bu tavrı bana son derece garip geldiği gibi, bir yerde de kardeş yapmayan kişilere resmen sövüyor. Tek çocuk yaparsanız çocuğun elinden şu hakkı bu hakkı alırsınız, ne hakla bunu yaparsınız, gücünüz varsa yapın bir kardeş gibi laflar ediyor. Yani bu bir blog yazısı olsa, eyvallah derdim. Ama rehber kitap diye fıldır fıldır satılıyorsa, okunuyorsa; biraz eyvah! dediğimi itiraf etmeliyim.

Sonra kendi içinde çelişik! Organik modasına kızdığı bir bölüm var. Pazara gitmiş de, pazarcı amca çoraba bile organik demiş daha pahalıya satmış falan filan. Böyle hani biraz köyde büyüdüm, pazardan alışveriş yaparım lokalliğini korumak istemiş ama sonraki bir bölümde bir takım konular için organik seçim yaptığı için kendisini kutluyor.

Bebeğe katı gıdaya geçildiğinde tuz ve yağ yasak. Ben bile doğurmadan bunu biliyorum, yuh yani! Şermin Hanım, bu kuralı ihlal etmiş, tuzu da basmış püreye, hatta “blenderdan geçirmeyin diyor doktorlar ama ben geçirdim, tuzladım oh ne güzel yediler; e banane zaten sonra fast foodları hamburgerleri yemeyecekler mi?” diyor! Pes! E ilk günden verseydin Big Mac’i ablacım. Atsaydın blendera patatesle. Oh mis yani. Gelişim 101’den bir haberiz ama rehber kitap yazıyoruz maşallah. Velev ki biri, saf saf bu kitabı okudu ve uyguladı. İçler acısı.

Sonra gelelim en taktığım ve derslerimde bile anlattığım hassas konuya. Emzirmek!

Bu konu hassas çünkü bloggerlar arasında bir moda var, o da; “emziremiyorsanız bırakın yaa, çok takılmayın, kimseye de kendinize karıştırtmayın; bizi annelerimiz SMA larla hazır mamalarla büyütmüş maşallah turp gibiyiz” cilik. Bravo, çok like aldınız, youtube videolarınız çok tıklandı, Şermin Hanım senin de kitabın çok satıldı.

Şimdi şöyle bir fark var, Başlarım Şimdi Anneliğe kitabında Şermin Çarkacı yaşadığı zorluklar nedeni ile sütünün gelmediğinden bahsediyor. Bu nedenle de hatta üzüldüğünü, istese de süt veremediğini ve mamaya geçtiğini anlatıyor. Buna saygım sonsuz. Yapılacak bir şey yok şüphesiz, tahmin ediyorum ki doktorlarına danışmıştır, elinden geleni yapmıştır. Ama yazılarının devamında bu emzirme meselesini hafife almış. Yani ben bir okuyucu olarak, “ya acaba hakkaten çok da uğraşmayıp mama versek, teknoloji gelişmiştir artık mamalar iyidir ya” demeye yaklaştım. Sonra silkelendim!

Ayrıca, hadi sütü gelmedi anlıyorum, ve benim de başıma neler gelecek bilmiyorum; o yüzden büyük konuşmaya gerek yok. Ama ya sonrası? Katı gıdaya geçildiğinde de sevgili yazarımız evde püre yap, hazırla ile uğraşamayıp onu da hazır mamaya bağlamış. Ee ne anladık bu işten? Yani tamam insan böyle çözümler bulabilir, olabilir, yaşamışsındır da bunu çıkıp “Anneliğe ve Bebek Bakımına Güzel Bir Başlangıç İçin Rehber Kitap” diye pazarlamak neden? Bunun neresi güzel bir başlangıç?

Amerikalı doktor diye bahsettiği muhtelemen Harvey Karp abimiz, zaten bu abimizin her yerde bastırarak söylediği anneannelerin metodunun doğru olduğu. Old fashioned – modası geçmiş gibi görünen durumların aslında doğru olduğunu anlatıyor. Yazarımız da çok yaratıcı ya hani, almış bu yazıları anneannesinin söyledikleri ile harmanlamış ordan da yine hooop köye bağlamış!

Özetleyecek olursam, bu kitabı eğer bir annenin kafasına göre başından geçenler olarak alıp okumak, gülmek, uçak yolcuğunda falan okuyarak kafa dağıtmak isterseniz tavsiye ederim.

Ama yok efendim, ben okuyup feyz alacağım, belki işime yarar şeylerden bahsediyordur derseniz, ben bu ablayı dinlemezdim. Sanırım hiçbir tıp kaynaklı veya ebe kaynaklı dünya literatürü de dinlemez. Saldım çayıra mevlam kayıra mantığının övüldüğü bir kitaba da rehber denmez!

Kitabın sonu da yine köye uçuyor, (bu arada köy dokundurmasının nostaljik ve tatlı olduğunu düşünenlerdenseniz yanılıyorsunuz; Ankara’nın modern şehir hayatında yaşayıp, sterilizasyon makinasını öven bir yazarın arada köy iç çekişleri bunlar) uçtuğu köyden de orada bebeklerin sokaklarda salçalı ekmekle koşturduğu günlerden dem vuruyor. Offfff! İçiniz bayıldı mı? Benim bayıldı! Bu “nerede o eski bayramlar” tadındaki serzenişler artık çok sıkıcı. Zaten bunun da ekmeğini yiyerek en son Dedemin Bakkalı diye bir kitap da yazmış kendisi. Hatta ekmeğini yağla balla yemeye devam ederek Dedemin Bakkalı – Çırak diye de seriyi uzatmış. Yakında film çekmesinden korkuyorum. (Ama belki sadece çocuklar için kitap yazmakta iyidir, şimdi hakkını yemeyeyim)

Neden bu kadar karşıyım bu “eskiden şu mu varmış, bu mu varmış, ama bak ne güzel büyümüşüz” laflarına? Çünkü evrime inanıyorum. (öhö) Ve caaanım kadınların birçoğu yanlış doğumlardan kalça çıkığı, bebeklerin birçoğu ilerleyen yaşlarda kanser hatta bir önceki nesil bazen 50 yaşı bile göremiyor. Adapte olacak alerjen, dış etken bu kadar sık değil. Vücut direncinden, vitaminlerden, nasıl emzirileceğinden bile insanlar bi’ haber. Haa eğer eskiden dem vurmak istiyorsak, gelişmemiş modern zamanlardan değil, bebeğini sürekli bedenine bağlayıp gezen, günde 50 kere emziren kabile kadınlarından bahsedebiliriz belki. Çünkü sterilizatör makinaları yoktu hatta steril etmeye gerek duydukları eşyaları bile yoktu!

3 çocuk yapmak marifet değil. Hatta bu çocuk yapın sloganlarına çok karşıyım. İsteyen yapar, isteyen yapmaz kardeşim. Kadın çocuksuz EKSİLMEZ! Her işe bulaşmaya meraklı biri olarak, kadın / cinsiyet çalışmalarına bulaşmam ile paralel gelen hamileliğim beni bir sürü referans blogu, bloggerı ile tanıştırdı. Hepsinde bu annelikten duyulan sonsuz bir ego, anne olmayana karşı üstünlük telaşı (evet hayatın tamamen değişiyor ve anne olmayandan başka bir yaşam şeklin var kabul), anneliği pazarlayanlar, dadıları, tırıvırıları arkalarına dizip fotoğraf çekimi yapanlar, öfffff. Bunları gördükçe kendimde bu yazıları yazmak hatta daha fazlasını yapmak için bir sorumluluk hissettim.

Neyse, sonuç; bu kitabı basana ve yazana tebrikler. Kitap yazmak bu kadar basit mi diye beni sorgulattı.

Okuyana, iyi eğlenceler, sadece iyi eğlenceler.