Amsterdam’da Veganlık : Bir ‘Tahıl Beyinli’nin İlk 5 Tavsiyesi

Hey, okuyucu! Hoşgeldin. Eğer başlık seni kızdırdıysa sakin ol, çünkü ben de en az senin kadar kızgınım. Neyse ki tahıl mahıl gayet güzel idare eden bir beynim var ve Amsterdam’da uzun dönem vejetaryenliğimi veganlığa dönüştürme yolunda marş marş ilerliyorum.

Eğer senin de yolun buralara düşecekse ve nerede ne yiyeceğimi bir türlü bulamıyorum, araştıracak vaktim de çok yok diyorsan; işte benden sana ilk etapta hayatını kurtarabilecek 5 öneri:

  1. Marketlerdeki Vegan Seçenekleri Yakala
    marqt vegan ile ilgili görsel sonucu
    Amsterdam’da vegan başına geziyorsan veya buralarda bir süre kalacaksan, marketleri kurcalamayı sevebilirsin. Özellikle Ekoplaza ve Marqt gördüğün an içeri dal. Bu ikisi hem organik, hem fair trade hem de vegan seçenekleri bol bol barındıran, ürün yelpazesi ile pek hoş vakit geçirebileceğin iki yer. Marqt‘tan ayrıca atıştıracak vegan dürüm, falafel gibi seçenekler de bulup ayaküstü yiyebilirsin.
    ekoplaza vegan ile ilgili görsel sonucu
    Jumbo ve buraların her köşe başında olan Albert Heijn benim en sevdiklerim. Jumbo‘da dilimlenmiş vegan peynir bulup sandviç yapma opsiyonunu kullanabilirsin. Vegan seçenekler her ürün yelpazesinde mevcut. Pizzadan mayoneze, şampuandan deterjana çoğu üründe vegan opsiyon bulabilirsin. Lidl görürsen sadece sebze almak için gir, sebze/meyveleri çok güzel oluyor fakat vegan ürün neredeyse yok.
    ———————————————————————————————————————————
  2. Organik Pazarları Sevebilirsin
    Organik kavramını son yıllarda Amsterdamlılar da her şehirli gibi çok sevmiş. Pazarların hepsi güzel bana sorarsan. Kaldığın yere yakın pazarları takip ederek (google a amsterdam food markets yaz çıkıyor) mutluluğu bulabilirsin. Albert Cuyp Markt en popüleri, Pijp‘ta her gün kuruluyor. Ayrıca büyük ve çeşitli, fakat fiyatlar biraz turistik olabilir.
    albert cuypmarkt ile ilgili görsel sonucu
    Daha lokal ve her gün kurulan bir diğer pazar da Ten Kate Market. Her gün kuruluyor ve hemen girişteki sebze meyve reyonları küçük ve hızlı alışveriş için çok başarılı. Ayrıca fiyatlar çok uygun. Like a maniac dinlerken pazar çantana bi’şeyler doldurmak hoşuna giderse burayı kaçırma. 17 numaralı tramvaya binerek Ten Kate durağında inebilirsin.
    amsterdam biologic market ile ilgili görsel sonucu
    Bir diğer çok sevilen ve popüler olan pazar ise sadece Cumartesi günleri kurulan Biological Farmers Market Amsterdam Nieuwmarkt. Burası Hollandalı çiftçilerin biyolojik ürünlerini sattıkları bir pazar. Oldukça merkezde. 1 nuramarlı tramvayın yolu o güne kadar değişmezse kolayca ulaşırsın.
    ———————————————————————————————————————————
  3. Vegan Restoran
    Hızlı tavsiyeler olduğu için detaya girmeden, restoran önerilerime geçiyorum. Bu 3 seçenek seni rahatça doyuracaktır ve kolayca bulabilirsin. (Daha detaylı restoran listesi için ayrıca diğer yazılarım olacak.) Vegan Junk Food, Maoz Vegetarian, SLA ve benim bonusum Meatless District.

    Amsterdam’da sayısız vegan seçenek bulabilirsin. Ayrıca en kallavi burgercılarda bile vegan burger seçeneği bulabileceğini unutma. Ama yok ben zaten etin girdiği yere de girmem dersen yukarda yazdıklarım daha temiz seçenekler.
    vegan junk food bar amsterdam ile ilgili görsel sonucu
    Vegan Junk Food, adı üstünde tam olarak keyifli bir ortam, güzel yemekler, burgerler, patates kızartmaları, iyi içkiler ve tamamen vegan. Pijp‘taki restoranında ayrıca içerde bangır bangır müziklere bağlayıp bar havası da estiriyor. Birkaç yerde şubesini bulabilirsin.
    Ä°lgili resim
    Maoz Vegetarian da aynı şekilde bir zincir. Temel fikir ye, kalk falafelci. İçerde ekmek arası falafel var başka bir şey bekleme. Fakat açık büfe sos, sebze, meze gibi sınırsız ekleyebildiğin seçenekler olması çok keyifli. Hoşuna gidecektir.
    sla amsterdam ile ilgili görsel sonucu
    SLA tam bir sağlıklı bowl ortamı. Burada ayrıca bilgisayarını alıp rahatça çalışabilirsin. Genellikle dingin bir ortamı oluyor. Tofu ve tempehli güzel bowl seçenekleri var. Menüleri sürekli yenileniyor. Tam bir sağlık kumkuması. SLA ayrıca Felemenkçe’de MARUL demek.
    meatless district amsterdam ile ilgili görsel sonucu
    Meatless District ise adı üstünde etsiz bir ortam. Eğer bütün bunlar arasında biraz daha hip bir mekan arayışın olursa MD doğru adres. Akşam yemeği, sakin sohbet, şarap eşliğinde kutlama gibi huzurlu buluşmalar için de çok hoşuna gidecek. Ve her şeyin vegan olduğunu da unutma.
    ———————————————————————————————————————————

  4. Vegan Tatlılar
    vegan ben and jerry's ile ilgili görsel sonucu
    Ben&Jerry: 
    En rahat ulaşabileceğin tatlı bu dondurma. Birbirinden güzel tatların vegan versiyonları mevcut. Jumbo‘da kolayca bulabilirsin.
    willem pie ile ilgili görsel sonucu
    Willem-Pie: Sadece 14 Kasım-31 Aralık arası açılacak olan pop-up bir vegan pastane. Museumplein’da bulabilirsin. Çok çok iyi.
    Image may contain: food
    Albert Cuyp Market: Burada vegan Oreo brownielere denk geleceksin. Sakın kaçırma.
    koffie ende koeck ile ilgili görsel sonucu
    Koffie Ende Koeck : Keşfedilmeyi bekleyen vegan bir gem. Tatlıları ve içecekleri çok beğeniliyor. High End denilen çay partilerinden yapmak isterseniz tam yeri.
    vegabond ile ilgili görsel sonucu
    Vegabond : Bir diğer Amsterdam’ın favorisi vegan pastane. Burada bir kruvasan yiyip yola devam edebilirsin.
    ———————————————————————————————————————————
  5. Vegan Kozmetik
    etos ile ilgili görsel sonucu
    Bunun için de yine daha önce yazdığım Jumbo ve Albert Heijn sana yardımcı olacaktır. Fakat bir tık daha iyi seçenekler için her mahallede bulabileceğin Etos‘u kaçırma. Burada özellikle vegan şampuan, diş macunu, duş jeli gibi ürünleri kolayca bulabilirsin.
    love beauty and planet ile ilgili görsel sonucu
    Benim favorilerim Love, Beauty and Planet, Nature Box ve EcoDenta. Essence ürünlerinin de cruelty free olduğuu unutmayalım.

 

Reklamlar

Bebek İle Uçakta Rahat Etmenin Sırları : Yapmanız Gereken 10 Şey

Dafiko ile daha 3 aylıkken 5 kere uçak macerası yaşayınca bu yazıyı yazmaya karar vermiştim. Çünkü aslında bizimki bebek ile uçak seyahati değil neredeyse yenidoğanla uçak macerası diyebileceğimiz nitelikte.

İlk uçağa bindiğimizde Dafi şehiriçi bir uçuş yaptı ve henüz 1 aylıktı. Zaten white noise (beyaz gürültü) dediğimiz abuk subuk bir gürültü ile uyumaya alıştığı için uçakta kucağıma bağladığım gibi sakinleşip sızmıştı. Sorunsuz bir gidiş dönüş geçirmiştik.

Fakat yaşı arttıkça yapılması gerekenler değişti ve işin içine taktikler girdi. En son 7. uçuşunu Barcelona-Amsterdam arasında gerçekleştiren Dafi ile bazı şeyleri aştık diye düşünüyorum. (Muhtemelen hayal görüyorumdur.) 

Her ne olursa olsun, bebişiniz ile uçak macerasına atılacaksanız yapmanız gereken birkaç temel şey var. Bunları atlamadığınız sürece işler yoluna girecektir ya da artık bebeğinizin ruh haline bırakıp salın gitsin.

(Bu yazıyı Dafi 6 aylıkken yazıyorum, büyüdükçe güncelleyeceğim.)
Processed with VSCO with hb1 preset

  1. Bebeğinizin Uyku Saatine Göre Uçak Bileti Seçmek
    baby sleep airplane ile ilgili görsel sonucu
    Taktiksel bir öneri ile maddelerime başlıyorum. Çünkü bu en zor olanı. Günümüz şartlarında ucuz bilet kıstırmak meziyetken bir de bebişinizin uyku saatlerine göre bilet aramak tam iç daraltıcı, umut kırıcı bir aktivite. Tabii ki kendinizi çok kısıtlamadan, fakat bebişinizin genellikle hangi saat dilimlerinde sakin olduğunu göz önüne alarak hareket etmenizde fayda var.Mesela Dafi sabah saatlerinde genellikle uykuya meyilli olduğu için, uçakta gevşemesi, uyuklaması daha olası. Aynı şey 19.00 sonrası uçuşlarda da mümkün, çünkü akşam uykusu zamanı. Fakat 15-16-17 saatlerinde bir uçuş yapacaksak, bu saat dilimleri Dafi’nin patlama yaptığı saatler olduğu için muhtemelen uçaktakilere “çocuk yapmamayı” düşündürecek bir performans sergileyecektir.

    Buna göre hareket edip bilet seçiminizi yapmaya çalışırsanız, işler baştan kolaylaşır. Rötar yerseniz diyecek sözüm yok, lütfen ağlamayın, sükunetinizi koruyun.

    ———————————————————————————————————————————

  2. İniş / Kalkış İçin Emzik veya Emzirme Yöntemi
    baby bottle ile ilgili görsel sonucu
    Bize de olduğu gibi, bebek ve çocuklara da iniş kalkışlar kulakları için bir zulüm. Basınç ile mücadele etmeyi bilmeyen el kadar bebişler tabii ki avazı çıktığı kadar ağlayacak. Kalkışta başlayan bu gerginlik uçuş boyunca tam geçti derken iniş ile birlikte tırmanışa geçecektir. O nedenle, iniş ve kalkışlarda bebişinizin emmesini sağlamak çok mühim.Bunu nasıl yapacağınız size kalmış. Emzirmek uçakların tıkış tıkış yapısında bence pek kolay değil. Buradaki taktik eğer bebişinizi biraz acıkmış olarak uçağa bindirirseniz, emmek için zaten can atacaktır. Kalkış esnasında mutlaka emiyor konumda olmalı. Emzik burada en büyük yardımcınız olabilir. Eğer Dafi gibi emziğe yüz vermeyen bir bebeğiniz varsa, bu sefer de biberon ile işi çözebilirsiniz.

    Biberon ile beslerken, özellikle Türk amca ve teyzelerinin ağırlıkta olduğu uçuşlarda “Aa emmiyor mu?” , “Vah vah meme almıyor mu?” gibi abuk subuk özel alana saldırı soruları ile karşılaşabilirsiniz, “Evet emmiyor” diyerek kestirip atın, böylelerine lütfen yüz verip canınızı sıkmayın.

    ———————————————————————————————————————————

  3. Uçağa En Son Binmeye Çalışmak
    airplane waiting line ile ilgili görsel sonucu
     

    Bunu bir çok kişi önerse de, hatta Dafi’den önce ben de hep bunu tercih etsem de aslında epey stresli bir şey. Çünkü herkes bir şekilde yerleşmiş oluyor ve siz elinizde belki anakucağınız belki de kangurunuz ile yerinizi almaya çalışıyorsunuz. En son binmeye çalışmak bebişinizi dışarda oyalamak için mantıklı bir yöntem olsa da, bence daha uçak kalabalığı doluşmadan ortama alışmak için önden binmek daha yararlı olabilir.Tüm gözler sizin üzerinizdeyken debelenmeye son vermek için, zaten genellikle bebekli/çocuklu aileleri ilk önce bindiren sisteme kendinizi bırakın. “Biz en son bineceğiz, hep öyle okuduk” diye direnmeyin.

    ———————————————————————————————————————————

  4. Uçaktaki Havalandırma Sistemi İle Mücadele
    airplane air conditioner ile ilgili görsel sonucu
    İşte bu çok önemli. Bir keresinde havalandırması resmen çalışmayan ve nefes nefese bir hamama dönüşen Sunexpress uçuşu ile Dafi’nin krize girmesini bizzat yaşamış biri olarak söylüyorum; havalandırma ÇOK ÖNEMLİ.

    Baştan söyleyeyim, aman bebeğim üşürcülerdenseniz bu hayat size hep dar olacak. Fakat tabii ki bebeğinizin yaşına göre üfür üfür havalandırmayı da üstüne doğru yöneltmekten kaçınmalı, kıyafetlerini ona göre ayarlamalısınız.Bence bu konuda en yardımcı çözüm bebeğinizin içine bir kısa kollu body, üstüne de bir önden fermuarlı kapşonlu sweatshirt giydirmek. Böylece hem başını korursunuz, hem isterseniz uykusunda bile çıkarabilirsiniz (boynundan geçmediği için). Eğer şartlar daha sertse yanınıza bir de ek olarak battaniye alırsanız size hayli hayli yetecektir.

    Bebeğinizi kat kat giydirip uçağa bindirmeye çalışmayın. Bu asrın hatası olur.
    ———————————————————————————————————————————

  5. Yedek Kıyafetler / Bez 
    baby bag ile ilgili görsel sonucu
    Elbette her yere giderken yanımıza yedeklediğimiz kıyafetler, bezler ve gerekli her ne varsa uçakta da yanı başımızda olmalı. Uçakta alt değiştirme işine hiç girmedim. Uçuşunuzun uzunluğuna bağlı olarak size tavsiyem, uçağa binmeden hemen önce bu işi havaalanlarındaki son derece konforlu bebek alt açma odalarında halletmeniz.Zaten doğru bezi de kullanııyorsanız, başınıza büyük bir kaza gelmeyeceğine eminim.

    ———————————————————————————————————————————

  6. Uçakta Mama Hazırlamak
    Ä°lgili resim
    Bu konuda ayrı bir yazı yazmalıyım bence ama biz mama konusunda Dafi’yi asla ılık veya ısıtılan mamaya alıştırmadık. (Şu an 6 aylık olduğu için ısıtılan ek gıdalaran bahsetmiyorum) Özellikle formula ile beslendiği için her zaman oda sıcaklığında suyu tercih ettik. Hala da tüm mamalarını oda sıcaklığında hazırlamaya gayret ediyorum. Böylece sokaklarda, uçakta, orada burada mama ısıtma telaşına hiç girmedik. Benim size baştan kilit önerim bu olur.Velev ki, siz ılık mamaya alıştırmışsanız, o zaman bunu bindiğiniz gibi hostesler ile konuşmalısınız. Bazı uçaklarda yanınıza ısıtmak durumunda olmadığınız mamalar almanız öneriliyor çünkü uçaktaki ısıtma sistemlerinin uygun ayarda olmayabileceği belirtiliyor. Bazıları verin biz ısıtırız, çok süper bir havayoluyuz diyor. En basit yöntemi de kendinizi ve etrafınızı yakmadan sıcak bir su isteyerek içinde benmari usulü mamanızı bekletmeniz.  Ya da bebek mamaları için özel tasarlanan termosları tercih edebilirsiniz.

    Eğer ılıtmakla derdim yok diyorsanız, bir başka konu da porsiyonlamak. Bunun için hemen evde mamanızın porsiyonunu ayarladığınız mama kapları var. (formula için) Direkt biberona dökebiliyorsunuz. Örneğin 180 ml formula hazırlayacaksınız, baştan biberonunuza bu ölçüde suyunuzu koymuş olarak uçağa binin. Bu formula kutusunu kullanarak direkt içine hazırlamış olduğunuz ölçüde dökebilirsiniz. Ben bunu kullanıyorum ve baya memnunum.

    Önemli Not : Uçağa binerken, bebeğiniz için olduğunu belirttiğiniz sürece gerekli su, mama gibi ürünlerinizi alabiliyorsunuz. Evet, uçağın içine kabul ediliyor.

    ———————————————————————————————————————————

  7. Bebek Arabasını Nereye Koyacaksınız
    airplane baby stroller ile ilgili görsel sonucu
    Geldik gönül çelen bu konuya. Şimdi efendim bu konu bebek arabanızın markasına göre değişir. Fakat genel prosedür ile bebek arabanız ile uçak kapısına kadar gidip orada bebek arabanızı görevlilere teslim edebileceğiniz yönünde. Check in yaparken bebek arabanızın kaç parçaya ayrıldığını belirtiyorsunuz. Onlar da üstüne bir etiket yapıştırıyor, siz de tam uçağa bineceğiniz noktada görevliye arabanızı verip bebişinizi kucaklayıp uçağa giriyorsunuz.Buraya kadar her şey çok güzel. FAKAT, dikkat edilmesi gereken konu şu ki; acaba inişte bebek arabanızı hemen uçaktan inerken size verecekler mi? Böyle bir hizmet var mı? Ben bunu ilk yaşadığımda, kucağımda Dafi ile havaalanı koridorlarını arşınlamış, pasaport kontrollerinden geçmiş, saatlerce gelmeyen bebek arabasını beklemiştim. Hayatımın en zor uçuşuydu. Evet, tek başımaydım. Sonradan öğrendim ki, örneğin Amsterdam Schipol Havaalanı‘nda böyle bir hizmet yok. Bebek arabanız, Odd Luggage (Acayip Bagajlar diye çevirdim.) denilen ayrı bir bölümden size gelecek. Burası genellikle bavullarınızın geldiği bantların yanında/yakınlarında oluyor. Bebek arabam nerede, kim çaldı, bavullarım ile gelmedi diye feryat figan etmeyin, tekrar ediyorum; Odd Luggage bölümüne doğru gidip sabır ve sükunet ile bekleyin.

    Eğer katlanıp yanınıza alabileceğiniz ergonomiklikte bir bebek arabanız varsa, zaten koyarsınız üst rafa, bakarsınız rahatınıza. (Çok lirik bir insanım.)
    ———————————————————————————————————————————

  8. Kanguru İle Körükte Salınmak
    preparing baby formula on airplane ile ilgili görsel sonucu
    Bunu nedense Doona ile uçağa binmek konusunda ısrarcı olduğum için geç keşfetsem de, kanguru ile havaalanı maceranızı atlatmak bence EN EN EN mantıklısıymış. Bir kere iki elinizde boş oluyor. Bavul, çanta veya bilimum araç gereci taşıyabiliyor, pasaportlarınızı kontrol edebiliyorsunuz. Sonra, bebişler zaten kanguruda kendilerini çok güvende ve sakin hissettikleri için sakinleştirmek gibi ayrı bir efor sarfetmenize gerek kalmıyor. Uçağın içine kadar kanguru ile gidip rahatça bebek kemerine geçebiliyorsunuz. Daha ne olsun?Kanguru tercih etmeniz durumunda bebek arabanızı bavullarınızı teslim ettiğiniz noktada (check in alanında) teslim ederek yükünüzden kurtulabilirsiniz.

    ———————————————————————————————————————————

  9. Ön Koltuğun Tekmelenmesi Sorunsalıairplane front seat baby ile ilgili görsel sonucu

    Bu konuda yıllarca, “Allahım neden ben?” sorusunu sormama neden olmuş bebeklerden toplu olarak özür diliyorum. Çünkü bebekler ve sanırım ilerleyen dönemlerde de çocuklar (saykoluk seviyesinde olmadıkları sürece) bu tekme işine gönül veriyorlar.

    En son uçuşumuzda Dafi de bu konuda biraz pratik yapma fırsatı yakaladığını düşünerek ön koltuğa girişti. Arda ve ben ayaklarını tutmak için baya çabaladık ama yapacak bir şey yok nihayetinde o bir bebek ve koltuklar da belli ölçülerde. Hangi açıda tutarsam tutayım bir şekilde o allah ne verdiyse gücüyle ön koltuğu itme dürtüsü geldi. Lakin kimse arkasını dönüp sinsi sinsi bize bakmadı.

    Böyle durumlarda elinizden geldiğince engellemeye çalışın, fakat bebişinize/çocuğunuza kızıp bağırıp tansiyonu arttırmayın. İnanın sizin söylenmeleriniz diğer yolculara bebek sesinden daha çok rahatsızlık veriyor. Ayrıca bebişiniz de sizin gerginliğiniz nedeni ile daha çok geriliyor. O zaten bunu bir kaba motor gelişimi olarak görüyor ve ne yaptığını bilmeden yapıyor. İlgisini dağıtıp, başka yöne çevirebilirsiniz. Ön koltuğa çok sert giriştiyse baştan oturan kişiden özür dileyin, kibarlığınızı yapın, gerisini de umursamayın.
    ———————————————————————————————————————————

  10. Bebişiniz Ağlarsa Kimseyi Takmamanın RahatlığıProcessed with VSCO with hb1 preset

    Eveeet, favorimi sona sakladım. Bunu Dafi doğmadan önce çok düşünmüştüm, üzerine de okuyarak “Yazık değil mi bu kadınlara, ne yapsın o gariban anne.” diyerek empatiden empatiye koştuğum bu konuda YAŞAYINCA ANLADIM modu benim de kapımı çaldı.Bir kere insan geriliyor evet. Çok sağlam geriliyor hem de. Fakat benim gerginliğim insanlardan çok Dafi’nin ağlamasını bir türlü geçirememek olmuştu. (Sebebi o lanet uçağın Karayip sıcağına bürünerek uçmasıydı, kınıyorum seni Sunexpress)  Çünkü ne yapsanız geçmeyen bir bağırma ve ağlama modu hakim oluyor ve siz kendinizi küçücük bir uçakta küçücük bir koltuğa sıkışmış hissediyorsunuz.

    Genellikle yabancı milletler ile yaptığınız uçuşlarda kimse özellikle sizi rahatsız hissettirmemek için dönüp bakmıyor bile. Fakat bizim milletin uçuşlarında bütün gözler bir anda baykuş misali size dönüyor ve sürece sözlü/sözsüz katılım başlıyor.

    “Cık cık cık, susturamadı” bakışları, “Ne yapacağını da bilmiyor” hisleri “Madem zaptedemiyorsun ne diye el kadar bebekle uçağa bindin kadın” kınamaları,  “Dur ben sana ne yapacağını göstereyim” karışmaları arasında cinnete doğru yol alan bir uçakta bulabilirsiniz kendinizi.

    Lütfen herkese teşekkür edip, önünüze ve bebeğinize bakın. Çok sıkıştığınız durumlarda host/hosteslerden yardım isteyerek arkada veya en önde bir koltuk talep edip o sıkışıklıktan kurtulun. Bebeğinizin kıyafetini kontrol edin, hava almasını sağlayın, biberon/emzik/emzirme gibi sakinleştirme yöntemlerini deneyin.

    Unutmayın, kimse sizden iyi bebişinizi tanıyamaz. Ve uçuş dediğiniz geçici bir süreç; bittiğinde kendinizi acayip başarılı hissedeceksiniz 🙂

    Herkese bebişleri ile iyi uçuşlar!

Amsterdam’ın Lokal Yaşamı : Muhitinizde Farkedeceğiniz 10 Şey

Biraz size içerden bilgi sızdırayım dedim ve son 3 ayda gözüme, kafama çarpan bazı şehir detaylarını yazmaya karar verdim. Burada yaşasanız da yaşamasanızda; eğer uçak biletinizi alıp, sırt çantanızı takıp, Amsterdam yoluna çıktıysanız işte size el altından 10 mahalle sakini bilgisi;

  1. Amsterdam’da Her Yerde “Snıff Snıff” Kokular Vardır ve Herkesin Kafası Güzeldir İnanışı
    Eğer böyle güzide bir hayalle yola çıkıyor ve her yerde ’60lar çiçek çocukları gibi kafası güzel dans eden insanlar göreceğinizi hayal ediyorsanız üzgünüm, şimdiden biletinizi iptal edin. “Amsterdam günahların şehridir, hehey!” diyerek heyecanlananlar için de bir haberim var, New York bence daha heyecanlı, rotayı oraya çevirin veya bütçeyı daraltıp Belgrad’da bekarlığa veda tadında bir tatil kovalayın.
    amsterdam freedom ile ilgili görsel sonucu
    Amsterdam bütün bunların aksine, şehir merkezi dışında (O da bizim İzmir Konak gibi bir bölge) aileler için yaratılmış bir yer. Çocuklar, hayvanlar ve aileler çok değerli. Parklar, yollar, evler, aktivite ve eğlence merkezleri hep buna yönelik oluşturulmuş. Elbette her metropol şehirde olduğu gibi underground işler de var. Ama oralara girip çıkmak tamamen sizin elinizde.“Çocuğumla Amsterdam’a gidemem”, “Bebekle oralarda ne tatili?”, “Amsterdam genç işi bizden geçti.” gibi düşünceleriniz varsa derhal terkedin, burada kimsenin kafası sandığınız kadar güzel değil, hatta bence bizim ülkede herkes içmeden daha sarhoş 🙂
    ———————————————————————————————————————————
  2. Tramvay ve Otobüslere Bebek/Çocuk Arabası ile Binme Teşebbüsü
    trams amsterdam stroller ile ilgili görsel sonucu
    Eveet, burası bir bebekli anne blogu olduğu içün size bebek veya çocuğunuz ile Amsterdam’a geldiğinizde tramvay/otobüs gibi son derece rahat ulaşım yollarını tercih ederken neler yapmalısınız anlatacağım. Öncelikle, Amsterdam’da taksiye binerim gibi bir düşünceniz olmasın, şehir araba ve taksi/uber gibi seçenekler için çok müsait değil. Her yer tramvay/otobüs ve bildiğiniz gibi bisiklet cenneti. Bu nedenle çok kolay olan tramvay ve otobüse doğru yönelin.Diyelim elinizde bebek arabası var, o zaman tramvay ve otobüse “orta kapı”dan bineceksiniz. Otobüslerde yok, ama tramvaylarda orta kapıda zaten eski usül köşesinde oturan bir biletçi oluyor. Eğer biletiniz yoksa ondan alabilirsiniz, otobüslerde de şoförden temin edebilirsiniz.
    Ä°lgili resim
    Bunu atlattıktan sonra, hemen sağdaki boşluklar sizin. Evet, yanlış duymadınız oradaki boşluklar bebek arabalarına ayrılmış yerler. Oturmak da sizin hakkınız ama eğer yaşlı birileri varsa onlara öncelik vermelisiniz. (Verirsiniz artık o kadar da değil.)

    Gel gelelim, özellikle 1 numaralı, genellikle merkezde arzı endam eden tramvayda bu boşluklar vıcır vıcır turistler ve onların kıymetli bavulları ile dolu oluyor. Efendim böyle bir durum olduğunda, benim gibi ilk başlarda kibar kalıp biletçiden medet ummayın. Yine kibarca fakat kararlı bir şekilde çekilebilir misiniz, burası bebek arabası yeri diyerek bu dikilme meraklılarını uyarın ve yerinizi alın.Fakat yerinizi almak yetmez, bir de gardınızı almanız gerek. Çünkü bu turist kafilesi, çekilmelerinin neden gerektiğini (bavulları olsa da olmasa da) bazen bir türlü anlamak istemiyor. Size dik dik bakabilir, gıdım gıdım hareket edebilir, bebek arabasını üstlerine sürmenize ramak kalabilir. Bu gibi durumlarda bu tipler bir de işi ileri seviyeye taşıyarak, bebek arabanıza dayanma, tutunma gibi fiziksel aksiyonlar alabilir. Çekinmeyin, lütfen uyarın. Elinizi çeker misiniz, uzaklaşır mısınız gibi uyarılardan kaçınmayın. Çünkü o tramvay ani bir fren yaptığında kıyamadığınız turist bebek arabanızın üstüne doğru düşebilir. Bunu düşünün ve pençelerinizi çıkarın.
    ÖNEMLİ NOT: Genellikle tramvaylara 2 den fazla bebek arabası almıyorlar. Bazen boyutu küçükse 3 olabiliyor. Biletçi ile inatlaşarak baştan kaybedeceğiniz bir savaşa girmeyin, bir sonraki tramvayı bekleyin.

    ———————————————————————————————————————————

  3. Fareler ve Kediler
    amsterdam cats ile ilgili görsel sonucu
    Meşhur kanalları olan Amsterdam’ın, fareleri de bir o kadar meşhur. Üzgünüm arkadaşlar, aynı dert çok sevip saydığımız Paris’te de var. (Ratatouille filmi ile sempati duymaya başlasak bile.)  Evler 1900’lerden ve kanal yanında olunca, bazen sempatik bazen pek de sempatik olmayan fareler size merhaba diyebiliyor. Özellikle buna hazır olarak gelmeli, kalacağınız evi/oteli/airbnb seçeneklerini iyi değerlendirmelisiniz. Biz henüz bir fare ile karşılaşmadık ama karşılaşanların fotoğrafları ve hikayeleri ile bu konuya epeyce doyduk.

    amsterdam mouse ile ilgili görsel sonucu
    Daha gerçekçi bir fotoğraf paylaşmak istemedim. Ayrıca belki de böyle yaşıyorlardır.

    İşte tam da bu nedenle, etrafta dolaşan azman kediler görebilirsiniz. Bu kediler bizim ülkedekinin aksine sokak kedileri değil. Hepsi sahipli. Çoğu evde de camlarda oturan kediler göreceksiniz, evet Amsterdam kedileri çok seviyor. Bunun bir sebebi de tabii ki fareler ile mücadele. Bir hayvansever olarak bu konuya çok fazla girmek istemiyorum ama kediler gerçekten kocaman ve acımasız bir avcı ruhuyla dolaşabiliyorlar. Özellikle bizim bahçeye sıkça uğrayan bir kedi var ki, tam bir sayko. Fakat bizi anladığımız kadarıyla farelerden koruyor, teşekkürler asi kedi.

    ——————————————————————————————————————————–

  4. Minare Merdivenli Evler

    Buraya ilk geldiğinizde tatil için de olsa, yaşamak için de olsa; kendinize merdivenler ile olan ilişkinizi sormalısınız. Burada henüz mağazalar ve havaalanı/metro dışında hiç asansöre binmedim diyebilirim. Asansörlü evler evet var fakat daha çok Ijburg gibi yeni yapılan bölgelerde. Şehir içinde böyle bir seçenek bulmanız mümkün değil.

    amsterdam house stairs ile ilgili görsel sonucu
    Vertigoya hazır mısınız?

    Asansörü de geçtim, merdivenlerin dikliğini ve darlığını gördüğünüzde soluğunuz kesilebilir. Biz ilk geldiğimizde kaldığımız otelin merdivenlerini görünce bütün umudum kırılmıştı. 10 gün boyunca o merdivenleri inip çıkarken hayatı sorguladım. Öyle dar ve dik ki, çıkarken bir sonraki basamağı öpüyorsunuz. Şaka yapmıyorum.

    Bu nedenle, bavullarınızı, bebek arabanızı, eşyalarınızı, kendinizi, kilonuzu ve her şeyi hesaba katarak mutlaka merdivenleri gözönüne alın. Ne var ya çıkarız demeyin, kendinizi kandırmayın.

    Ä°lgili resim
    Sonunda bir eve varılıyor, evet.

    Eğer bebekle/çocukla geliyorsanız kesinlikle arka bahçeli düz ayak bir seçenek arayın. Teraslı evler fotoğraflarda hep daha cezbedici ve makul fiyatlıdır, sakın kanmayın. Hep o minare merdivenleri yüzünden.
    ———————————————————————————————————————————

  5. Parklarda Neler Yapılır, Kapı Önüne Neden Bank Koyulur

    En son İzmir’de “Herkes parklara” diye bir kampanya başlatıldığını duydum. Kampanya dediğim de insanlar parka gitsin, parkta otursun, kitap okusun, sohbet etsin vs. diye yapılan bir aksiyon. Yani o kadar ki, bizim kültürde parka gidip oturmak gerçekten yok. Güzelim parklar bomboş. Gidip parka oturup kitap okusanız dik dik bakarlar, kim bu deli derler veya yanınıza ilişirler. (Lütfen reddetmeyin bu böyle, kaçınız parkta kitap okuyor?)
    vondel park ile ilgili görsel sonucu
    Amsterdam’da ise parka gitmek hayatın bir parçası. İnsanlar evleri gerçekten küçük olduğu için neredeyse günlerini parklarda geçiriyor. Burada özellikle güneşi bulmak yakalamak büyük bir olay olduğundan, güneş çıktığı an parklar sahil havasına bürünüyor. Yani şöyle düşünün, güneş varsa en kötü çorabını çıkarır parkta uzanır ve biraz D vitamini depolarsınız mantığı hakim.

    vondel park ile ilgili görsel sonucu
    Vondelpark’ın sahile dönüştüğü dakikalar

    İlk geldiğimizde kapı önündeki bankları haliyle anlamadık ve herhalde belediyenin bir şehir güzelleştirme çalışması dedik 🙂 Fakat sonrasında, “kişisel alan, oturmayın, yapmayın, etmeyin” gibi yazıları görünce insanların kendi kapı önlerine banklar, saksılar, güzel çiçekler yerleştirdiklerini, buna emek harcadıklarını anladık. Arkada kişisel bahçeleri de olsa, burada insanlar hava güzel olduğunda kitaplarını, şaraplarını veya her ne yiyip içiyorlarsa alıp kapı önündeki banklarına çıkmayı çok seviyorlar. Kapı önü komşuculuğu gerçekten yaygın. Avrupalı bireyseldir, içine kapanıktır, biz Akdenizliler çok sıcak kanlıyız gibi laflar etsek de; buradaki komşuculuk ilişkisi ve kapı önü sohbetlerini görünce önyargıları çöpe attık.
    ÖNEMLİ NOT : Her bulduğunuz banka oturmayın. Özellikle evlerin, pencerelerin önündekilere. Bunlar kişisel mülk.

    ———————————————————————————————————————————

  6. Türk Marketleri ve Kuaför Popülasyonu

    Her yere olduğu gibi, Amsterdam’a da Türkler saygıları ile gelmişler. Bir sürü farklı meslek gruplarında Türk kardeşlerimiz ile karşılaşma oranımız yüksek. Bazen bu çok faydalı olabiliyor, özellikle Dutch (Felemenkçe) ile henüz içli dışlı olmadıysanız. Çünkü ürünlerin üzerinde bazen yalnızca Felemenkçe veya Fransızca açıklama yazıyor. Benim İngilizcem çok iyi diye geçiniyorsanız bile kelimeler kifayetsiz kalabiliyor.
    turkish hair salon amsterdam ile ilgili görsel sonucu
    Türk kardeşlerimiz burada marketçilik müessesine gönül vermiş ve ne var ne yok tabii ki getirmiş. Böreklik yufkadan tutun, adana acı biber salçasına kadar ne ararsanız bulmak mümkün. Yok ben İtalyan makarnalarından bir hayır görmedim, hani benim Nuhun Ankaram derseniz; nedense onu da getirmişler. Böyle bir emek var yani. Özellikle Oost tarafına giderseniz, bir cadde boyunca Türk marketlerini bulabilirsiniz. Bos En Lomer de bunun için ayrıca uygun bir bölge.Ä°lgili resim
    Diğer bir meslek grubu da kuaförler olmuş Türkler için. Şimdi allah var Türk kuaförler başarılı. El emeği de dünyanın aksine bizde kolay erişilebilir. Burada da kıymetleri anlaşılmış ve adım başı kuaför açmayı başarmışlar. Yani yolunuz buralara düşerse, iyi araştırıp bir Türk kuaför ayarlamak zor olmaz.Dutch kuaförlerin nesi var derseniz, bizim alıştığımız “Beni yarım saate çıkarabilir misin; kesim, boya, fön.” mantığı burada yok. Gelen müşteri misafir gibi ağırlanıyor ve bir kesim/fön için bile en az 2 saatinizi ayırmanız bekleniyor. Sizinle ne kadar ilgilenip, ne kadar ağırdan alırlarsa o kadar değerli hissettiğinizi düşünüyorlarmış. Bize hayli ters. Ne diyelim, kolay gelsin.
    ———————————————————————————————————————————

  7. Hava Durumu

    Amsterdam’da minimalist yaşam yazımda bahsetmiştim, burada hava o kadar değişken o kadar değişken ki, asla mevsim yaz o zaman şort terlik takılırım diyemiyorsunuz. Yağmurluk, bot, şort, kot, çorap, terlik, tişört, bikini kombinasyonları için sizi Amsterdam’a bekleriz.
    Ä°lgili resim
    Asla kestiremediğiniz bir hava, günün her saati yağabilen bir yağmur var. Ama bu kesinlikle sosyal hayatınızı baltalayacak bir özellik değil. Sadece sistemi çözmeniz gerek. Bir de Türkiye’den alıştığınız hava beklentilerini geride bırakmanız.
    Örneğin, hava 25 derece yazıyorsa bu hava muhtemelen 30 derece hissettiriyordur. Ya da 13 derece yazıyorsa ve rüzgar yoksa, kesin donacağız diye giyinirseniz kurdeşen dökmeniz olası. dutch weather ile ilgili görsel sonucu
    Kısaca Amsterdam’da dikkat etmeniz gereken önemli nokta “rüzgar” Eğer rüzgar yoksa ve hava güneşliyse, dereceye bakmaksızın ısı çok artıyor.
    Tavsiyem daima içinize ince, üstünüze kalın giyerek her türlü değişkenliğe göğüs germeniz.———————————————————————————————————————————

  8. Postacılık
    amsterdam door mail ile ilgili görsel sonucu
    Burada yaşayacaksanız hayatınıza retro bir hava katacak olan şey kesinlikle posta sistemi. Yıl olmuş 2018 ama her şey için posta almaya devam edeceksiniz. Mesela internette bir yere kayıt oldunuz, size şifre gönderecekler bunu e-posta ile değil, bildiğiniz posta ile yapacaklar. Her hafta başında muhitinizdeki alışveriş merkezlerinin tek tek broşürleri gelecek. Tüm kapılarda o güzel posta boşlukları var, oradan şangır şungur evinize atacaklar. Böylece posta kutusu kurcalamakla da uğraşmayacaksınız.İlk başlarda “kesin eve giriyorlar, kapıyı tutun” korkusu yaşatsa da sonralar da tatlı bir heyecana dönüşen postacılık ruhunu seveceksiniz. Ve bu konuda oldukça sistematikler demek isterdim ama komşularınızın postalarını almak, kargolarını almak gibi aksiyonların içine de sürüklenebilirsiniz. Böylece muhitinizdeki diğer insanlarla tanışmış oluyorsunuz. Alın size sosyalleşme bahanesi 🙂
    ———————————————————————————————————————————
  9. Banka Kartı Olmadan Asla

    Aslında önemliler sona kaldı ama Amsterdam’da son yılların politikası neredeyse her yerde PIN kart kullanılması. Efendim bu PIN kart dedikleri kendi bankalarından alınan bildiğimiz debit kart. Zaten burada öyle kredi kartı alışkanlığı neredeyse hiç yok. Bazı bloglar nakit getirmeyin almıyorlar demiş, evet bazı yerlerde nakit kabul edilmiyor fakat kredi kartınız da kabul edilmeyecek. (Mastercard, Visa gibi)amsterdam albert heijn ile ilgili görsel sonucuÖzellikle Albert Heijn‘ın bazı şubeleri insanı delirtiyor. İlk geldiğimizde kaç defa paramla rezil olup, kasalardan döndüm.

    Eğer buralara gelecekseniz nakitiniz ve kredi kartınız ile yola çıkmakta fayda var. Yok eğer taşınacaksanız, bir anca önce banka hesabı açarak debit card dünyasına girmelisiniz ki, itilip kakılmadan alışveriş yapabilin.

    ———————————————————————————————————————————

  10. Çöpçü Bile IELTS’den 7 Alır

    Bunu duymuşsunuzdur, Amsterdam’da herkes İngilizce konuşuyor bu nedenle Dutch bilmenize gerek yok. Evet, doğru. Uzun zamandır İngilizce konuşmuyorum diyen 80 yaşındaki teyzeler bile ağdalı cümleler kurabiliyor. Mesleki farklılık önemli değil, önünüze gelen İngilizce çat pat da olsa anlıyor ve konuşuyor. Bu gerçekten inanılacak gibi değil. Artık ilköğretimde nasıl bir eğitim aldılarsa.dutch ile ilgili görsel sonucu
    Fakat burada yaşamaya niyetliyseniz durum biraz değişken. Kendi içlerinde İngilizce konuşmaktan o kadar da hoşlanmıyorlar. O nedenle bir şekilde expat grubunuzdan sıyrılıp Hollandalılar ile arkadaş olmak, iş yapmak veya derin sohbet etmek istiyorsanız o zaman Dutch öğrenmelisiniz. En basiti marketler, veya başka alışverişler. Buralarda da İngilizce yok. Yani herkesin İngilizce biliyor olması, her şeyin İngilizcesini bulabileceğiniz anlamına da gelmiyor. Bu nedenle ister istemez kendinizi Google Translate’de Felemenkçe’ye basarken buluyorsunuz.

Amsterdam’da Minimalist Yaşam

Başka bir ülkeye taşınma kararını alalı 2 sene, Amsterdam’a taşınalı neredeyse 3 ay oluyor 🙂 Biraz da gelen istekler üzerine bu yazıyı paylaşıyorum. Çünkü burada hayatımız geride bıraktıklarımızdan elbette farklı oldu. Fakat en büyük fark şüphesiz kendimizce dahil olduğumuz minimalist yaşam.

Eğer aklınızda buralara taşınmak veya sadece fikir edinmek varsa; yazıya devam edebilirsiniz 🙂

Amsterdam’a gelmeden önce yaptığım ev araştırmalarından anlamıştım ki, evler küçük. Fakat öyle böyle değil, kapısı küçük, girişi küçük, merdiveni küçük. Hele tuvaletleri tarif bile edemem. Uçak tuvaletleri sanırım daha büyük. Eh peki tamam diyerek bağrımıza bastığımız bu gerçeğin, yalnızca evlerin küçük olması ile sınırlı olmadığını ise taşındığımızda farkettik.

Ikea’nın 25m2’de yaşıyorum temalı köşelerini, her yere girip çıkabilen ergonomik kutularını, tuhaf alet edavatlarını itiraf ediyorum ki Türkiye’de yaşarken çok anlayamamışım. Ikea bizim için kullanışlı şeylerin olduğu bir mobilya mağazasıydı. Ta ki, Amsterdam’a taşınıncaya kadar.

Burada hayat ister şehir içinde ister şehir dışında yaşayın son derece minimal. Eviniz nispeten büyük de olabilir, eşyalarınız son derece zevkli seçilmiş de olabilir (Hollandalılar gerçekten iyi bir iç mimari ve peyzaj zevkine sahip) fakat yine de minimalizmin içinde olacaksınız.

Peki hangi alanlarda? Sizin için üşenmedim, yemedim,içmedim; temel başlıklara indirgemeye çalıştım.

  • KAPSÜL DOLAP FİKRİ

    Türkiye’den sonra bizim için en zoru ve en ilginci bu kısım oldu. Çünkü burada yazlık kışlık anlayışı, mevsim düzeni diye bir şey yok. Evlerde dolap koyacak yer, gömme dolap döşeyecek yer çok kısıtlı. Öyle ayakkabıları dizi dizi yerleştirecek girişleri bulmak ise mümkün değil. Burada az ve öz kıyafetle yaşamayı, kombin yapmayı öğreneceksiniz 🙂 Bir kere yağmurluğunuz ile terliğiniz aynı yerde duracak. Hiçbir montunuzu güneşe kanıp kaldırmak akıllıca olmaz. Bir gün önce bikininiz ile Vondelpark’ta yatarken, ertesi gün atkınızla dolaşıyor olabilirsiniz. Bunlara hazırlıklı olmak şart!

    “Ne gerekiyorsa o kadar” fikrine benim adapte olmam epey zor oldu. Ama gelirken kendimi limitli valiz hakkımızdan dolayı buna hazırlamıştım. Hep aynı şeyleri giyiyor olmanız veya aynı sırt çantanız ile dolaşıyor olmanız ise kimsenin umrunda değil. Evet, Amsterdam’da özellikle gençler oldukça tatlı giyiniyorlar fakat basit kombinler yaparak. O nedenle tüm gardrobunuzu buraya taşımak iyi bir fikir olmayabilir. Benim içinse bir rahatlama oldu. Özellikle anne olduktan sonra, neleri giyebildiğimi, neleri birleştirebildiğimi biliyorum ve evden 10 kat daha hızlı çıkıyorum!

    Alışverişe çıkmam gereken zamanı biliyorum, neye ihtiyacım olduğunu biliyorum. Bunları daha önce gerçekten el yordamıyla yapıyordum. Canım istediği zaman alışverişe çıkıyor bazen aynı şeylerden alıp geliyordum. Şimdi neyim var neyim yok neyim kirlide neyim ütüde hepsinden haberdarım. Belki de ben çok dağınıktım kim bilir 🙂

    Ama eğer ben kıyafetlerimden vazgeçemem, 10 tane montumu, 50 tane ayakkabımı da yanıma alıp oralara taşınacağım derseniz, bu hayalinizde size başarılar dilerim.

  • MUTFAK ALETLERİ / EŞYALARI

    Gelelim mutfaklara! Bir kere mutfaklar güzel, özeniyorlar yapıyorlar. Çünkü iç mimariyi seviyorlar. Basit ve tatlı tercihleri var. Fakat gelin görün ki, mutfaklar da evler gibi haliyle küçük! Zaten Hollandalılar hakkında bilinen gerçeklerden biri mutfak ve yemek yapmakla aralarının olmamaları. Yeni yeni dünya mutfağına biraz ilgi duyuyorlar fakat bu konuda da son derece pratik çözümler bulmuşlar. Mutfakta çok zaman geçirmeye inanmadıkları için, marketlerde her şey dilimlenmiş, önceden yıkanmış (özellikle salatalar harika), veya ne yapacaksanız içerikleri tek tek paketlenmiş olarak satılıyor. Bir anne için bence rüya gibi! Ayrıca çalışan insanlar için de müthiş bir çözüm. Böylece mutfakta zamanı olmayanlar hababam pizza, makarna yemek durumunda kalmıyor. Güzel bir çorba veya keyifli bir yemeği de hızlıca yapabiliyorsunuz.

    İşin tatlı ve Alice Harikalar Diyarı gibi olan tarafı ise, bildiğimiz bütün mutfak aletlerinin minik boylarının da olması. Mesela bir blender, mesela bir mikrodalga. Hepsinin minik mutfaklara uygunu var. Ayrıca mutfaklar ıvır zıvır bir sürü eşya ile de dolup taşmıyor. Ne gerekirse o kadarı, ki dediğim gibi her şey neredeyse hazırlanmış halde satılınca (hayır bu hallerine normalden daha fazla ödemiyorsunuz) zaten çok fazla eşyaya da gerek kalmıyor. (Artık soğanı bile doğranmış alıyorum, hiç uğraşamam 🙂


    Beni ilk şaşırtan da bu dünyaya girmeden önce buzdolaplarının küçüklüğü olmuştu. Çoğu evde ise mini bar var. Evet, şaka yapmıyorum mini bar! Bunun sebebi ise, haftalık alışverişten çok kolunuza taktığınız bez çantanız ile günlük alışverişler yapıyor olmanız. Zaten buzdolabınız küçük, çantanız maksimum taşıyabileceğiniz kadar olunca öyle allah ne verdiyse eve dolduramıyorsunuz. Böylece bozulup atılan şeyler azalıyor, pişmeyen veya ayıklanmayı bekleyen sebzeler kalmıyor. Hane halkının ihtiyacı kadar ve genelde 1-2 günlük alışverişler yapılıyor.

    Amsterdam ve aslında tüm Hollanda dümdüz bir memleket olduğu için de her yere devamlı yürümek çok kolay. “Aa her gün her gün marketten eşya mı taşıyacağım” dediğinizi duyar gibiyim. Ama her şey o kadar yakın ve kolay ki (eğer şehir içindeyseniz) dümdüz yolda at çantana, getir eve!

    Küçük Bilgi : Öğrendiğime göre, burada bizim evlerdeki gibi 24 kişiyi ağırlayacak kadar yemek setleri, tabak çatal takımları falan kimsenin evinde yok. Hatta çoğunlukla kaç kişiyse ev halkı o kadar eşyaları var. Günlük şunu kullanayım, misafire bunu çıkarırım mantığı ise hiç yok. Aksine, en beğendikleri şeyleri kendileri kullanıp misafire sevmediklerini verdikleri bile oluyormuş 🙂 Mesela 6 tane tabakları var, yemeğe 8 kişi gelecek. Gelen kişilere gelirken kendi tabaklarını getirmelerini söylüyorlarmış. Farklı bir kafa, ama rahat bir kafa olduğu kesin 🙂

  • ELEKTRONİK EŞYALARMutfaktan bahsetmişken, diğer elektronik aletleri de atlamayalım. Özellikle televizyonlar! Biz bu eve taşındığımızda, evde abartmıyorum bilgisayar ekranı boyutunda fakat Netflix özelliğine kadar her şeyi bulunan bir televizyon vardı! Şaka mı acaba dedik ve film/dizi merakımız nedeniyle yeni bir televizyon almaya karar verdik. Resmen büyük ekran televizyon bulmak zor, çünkü öyle bir alışkanlık, öyle geniş bir salon yok. Ayrıca, salon, oturulan koltuk ve göz hizası gibi nedenler ile televizyonun büyüklüğünün belirlendiğini biliyor herkes. (Maalesef Türkiye’de ne kadar büyük o kadar zengin gösteriyor ya hani..)

    Eski televizyonumuzun özlemiyle aynısını alacağız diye çıkıp, Arda epey küçüğünü alıp gelmiş. Ve inanın zaten gerekeni de o.Evin diğer alanlarında kullanılan elektronik aletler de, birim fiyatı ile hesapladığınızda hem çok ucuz hem de çok efektif. Temel bir Philips ütüyü 20 Euro ya alabiliyorsunuz. Çok da başarılı. Burası için 20 lira gibi düşünün. Eğer 70 Euro gibi bir fiyat düşünürseniz (kafanızda kur ile çarpıp TL haline getirmeyin, sadece birim gibi düşünün, çıldırmayın) baya baya kazanlı, buharlı ütü alıp evinize gidebilirsiniz. Elektronik konusunda hem aşırıya kaçmamak, hem ihtiyacınız kadarını hem de en uygun fiyata almak şüphesiz ki Dutch ların işi.

  • İKİNCİ EL KÜLTÜRÜ

Gelelim gönlümün efendisine! Bir kere sadece ikinci el mağazaları değil, ikinci el pazarlarının da son derece yaygın olduğu; her mahallede kurulan ikinci el pazarlarının bulunabildiği bir yer Amsterdam. Ve bunu asla eskicilik, durumu iyi olmayan insanların tercih ettiği bir aktivite veya arada sırada güzel ürün çıkar mı arayışı olarak görmüyorlar. Herkes kullanmadığı ürünleri, çoğunlukla evlerde istifleyecek hiç yer olmamasının da etkisi ile elden çıkarıyor. Hatta parayla satılmayan, kendi elden çıkarmak istediğiniz ürünlerinizi getirerek girdiğiniz, değiş tokuş panayırları bile kuruluyor. Herkes ne ihtiyacı varsa yok pahasına alıyor. Özellikle bir başka başlıkta yazacağım bu pazarlarda ne ararsanız var ve bence çok keyifli.

Genel olarak “seneye de giyerim, belki sonra lazım olur, belki zayıflarım” düşünceleri ile saklamaya alışmış hatta istifçi olmuş bir kültürden geldiğim için bu ferahlama hissi beni çok mutlu ediyor.

Dafi’nin de özel kıyafetleri dışında küçülen her şeyini bir torbada topluyorum. En yakın zamanda bir başka kişinin olacaklar. Ve bu ihtiyaç sahiplerine dağıtmak değil, gerçekten herkese açık bir aktivite. Kimseyi kötü hissettirmeden, ve olması gerektiği gibi elden ele!

Şimdilik yeni hayatımızdaki ufalma, küçültme, azaltma fakat rahatlayarak çoğalma durumu iyi gidiyor. Tekrar eskiyi anar, vah vah nelerim nelerim vardı kaldım burada 2 bardakla der miyim onu bilmiyorum. Açıkçası yeni bir anne olarak, şu an pek umrumda değil. Özellikle misafir takımlarımın, setlerimin olmayışı benim için bonus oldu. Teşekkürler minimal kafa, teşekkürler yeni hayat 🙂

Bebek İle İlk 3 Ay : Ne Umduk Ne Bulduk?

Dafne, nam-ı diğer Dafi ile geçen ilk 3 ayımız hayatımda aldığım en büyük derslerin paket şeklinde sunulmuş haliydi. Bir annenin ve bir babanın bu ilk 3 aydan öğreneceği çok şey var. Anne olarak kendi payıma bir sürü içsel yolculuğa çıktığımı itiraf edebilirim. Kimi zaman enerjik, kimi zaman depresif, çoğu zaman şaşkın ve gerçekten ne yaşadığımızı anlamayan bir halde geçti gitti ilk 3 ay.

Neler öğrendiğimi ve size neler tavsiye edebileceğimi minik başlıklar altında toparlamak istersem;

Önce Bebişin Rutini / Uyku Düzeni

Bebeklerde uyku düzeni bence hayatımızda girip girebileceğimiz bütün sınavlardan daha zor bir sınav. Ben bu konudan deli gibi korkan bir anne adayı olarak, daha Dafi doğmadan sayısız makale ve kitap okumuş, kendimi uyku düzeni konusuna hepten kaptırmıştım. Dafi doğduğunda hastane odasındaki ilk gece yattığım yerden white noise açarak doktorları korkutacak kadar kendimi konuya vermiştim.

Eve geldiğimiz ilk gece Dafi ağlamaya başladığında, hemen aklımda uçuşan Harvey Karp methodları, Tracey Hogg düsturları ile çocuğu yan çevirip kulağına ŞŞŞŞ lamaya başlamış; Arda’nın çılgın motivasyonu ile yeme-uyuma-aktivite şeklinde geçen bu ilk zamanların Excel çizelgelerini bile çıkarmıştık.

Dafi’nin bir düzeni vardı; elbet bunu keşfetmeliydik – yoksa da biz yaratmalıydık!

İşe ilk önce gece gündüzü öğreterek başladık ve her şeyi saatli, takipli yaptık. Her ağladığında meme/mama vermedik, uykularını takip ettik ve doktorumuzun önerisiyle gün içinde (ve bunu geceye çekmek koşulu ile) en az 1 kere 4-5 saat kadar uyumasına izin verdik. Gelişimi için bu çok önemliydi.

Şanslıydık, çünkü Dafi çok ağlayan bir bebek değildi. Yemeğini yediği sürece güzelce uyuyabilirdi. Fakat ilk 1 ay sonunda ufak ufak kolik belirtileri baş gösterdi. Akşamüzeri olduğu anda Dafi huysuzlanmaya, çılgınca ağlamaya başladı. Bu konudan da gaz giderici damlalar, değişen mama tipi derken kısa sürede paçamızı kurtardık.

Fakat bu sefer de, uyunmayan gündüz uykuları baş gösterdi. Dafi artık yatağında uyumuyordu. Akşam bir şekilde yatağında destekli bir şekilde (biberon) uyuyordu fakat gün içinde feryat figan, kucaktan kucağa hatta ana kucağında sallanmaya varana kadar saçma sapan şekilde uyuma alışkanlıkları edinmeye başlamıştı.

O esnada taşınma derdinde olduğumuzdan bir şekilde düzen elden gider gibi oldu; fakat Amsterdam’a geldikten sonra gece uykularını biraz toparlayabildiysek de gündüz uykusuzluğu artık hem Dafi’nin hem benim canıma tak etmişti. Uyuyamıyor, uyumadıkça huzursuzlanıyor ve evi bana dar ediyordu. Çareyi bebek arabasını kapıp park bahçe dolaşmakta bulmuştum. Bir gün sabah 11 de çıkıp akşam 19 da eve girdiğimi bilirim. Resmen saat 16.30-17.00 sularında evde olmak istemiyordum.

Tam bütün bunlar peak yapmış, Dafi 3. ayını doldurmuşken ani bir Türkiye seyahati yapmamız gerekti. Anne kız bu seyahatte birbirimiz hakkında çok şey öğrendik. Bunlardan biri de uyku düzeni oldu. Döner dönmez ilk iki gün Dafi’nin adaptasyonunu bütün gece uyanmasına izin vererek bekledim. 3. gün ise herkesin acımasız bulduğu fakat gerçekten çok araştırarak umudumu bağladığım Ferber yöntemine başladık. Ve biberon ile uyuma saplantımızı yıkmaya çalışıyoruz. Bugün 10. gündeyiz. Çok güzel sonuçlar aldık. Bu konu hakkında da ayrıca bir yazı yazacağım.

Özetle; uyku bebekler ve çocuklar için devamlı kontrol edilmesi gereken bir mesele. Eminim bizi daha çooook uykusuz geceler, gündüzler bekliyor. Fakat en önemlisi uyku eğitimi falan değil; bir uyku rutini, düzeni. Bebeğin meme/mama saatinin belirli olması, aktivite saatinin belirli olması ve uyku saatinin de bütün bunlar doğrultusunda doğru zamanlarda DESTEKSİZ sağlanabilmesi. Memede, biberonda, emerek, sallayarak, kucakta vs uyutmamak. Çocuğunuza bu şansı vermek bence en önemlisi. Geriye kalan inişler çıkışlar zaten hep olacak.

Uyku konusunda detaylı bir yazı yazacağım ama daha bir şeyi başarmadan kimseye akıl verir gibi olmak istemiyorum, bu nedenle bekleyişteyim 🙂 Fakat düzen, her şey demek. Bunu şüphesiz söyleyebilirim. Hayatınızı kurtarır.

Eşyalara Bağlı Kalma

Bu ilk 3 ayda öğrendiğim çok tatlı bir motto oldu, çünkü Dafi gelmeden dersimi çok çalışmış, gerekli ürünler listemi ezberlemiş; ihtiyacı olan her şeyi dizi dizi dizmiştim. Gak dediğinde şunu, guk dediğinde bunu verecektim ve her şey hallolacaktı 🙂 Şimdi doğruya doğru, evet bu listeler çok işime yaradı. Çoğu ürünü önceden aldığımı gören ailem bile dersime iyi çalıştığımı kabul etmişti. Bebeğiniz doğmadan iyi bir hazırlık yapmak sizi en azından ilk 3 ay için gerçek anlamda rahatlatacaktır. Fakat, eşyalardan medet ummak işte bu tamamen bir stres kaynağı.

Dikkat etmeyi öğrendiğim şey, her bebeğin gelişimini takiben ihtiyaçlarının farklı olduğu. Ayrıca sırf o araç gereci aldınız diye o problem çözülecek veya olmayacak diye bir şey yok. En önemlisi bebeğinizi izlemek. Mesela pişik önlemek için gerekli önlemleri/ürünleri evet önceden alın, ama salıncak/oyuncak/ana kucağı vb pahalı yatırımlar konusunda sakin olun. Belki de bebeğiniz hiçbirini sevmeyecek veya siz zaten neye ihtiyacı olduğunu onu tanıdıkça anlayacaksınız.

İnsanlara Kulak Asma

İşte bu ilk 3 ayda öğrendiğim en güzel başlık. Özellikle “Emiyor mu?” sorusunun muhatabı olmaya hazır değilseniz, önce kendinizi bir güzel güçlü cevaplarla kuşatmanız gerek. Her kafadan bir ses, her kafadan bir yorum gelecek. Bebeğinizi süzüp sağlıklı olup olmadığını tartan teyzeler, iyi bakıp bakmadığınızı değerlendiren aile dostları, utanmasa bebeğinizi elinden alıp ben daha iyi bakarım sonuçta bilmemkaç çocuk büyüttüm sen ne bilirsinciler, mama verdiğinizi duyup inatla emzirme konusunda “neden, niçin, niye” diye tutturarak çocuğunuza fare zehiri verdiğinizi ima edenler, mama yediği için ilerde zeki olmayacağı kaygısı ile size acıyarak bakanlar (evet çünkü tüm anne sütü ile beslenenler şu an Elon Musk)  olacak. Bunları zor da olsa duymamayı öğrendim.

Direnmemeyi ve en önemlisi kendimi bu insanlar yüzünden kötü hissetmemeyi öğrendim. Tabii zaman aldı. Tabii ki çoğu cümleyi kafama taktım. Özellikle emzirme konusunda doğumdan önce bile ciddi argümanlarım olmasına rağmen, sütüm az olduğunda bir parça üzüldüm ve kendimi eksik hissettim, evet. Hiçbir annenin sütü az değildir, anneler beceriksizdir diye ortalarda dolaşan herkesten nefret ederek tırnaklarımı kemirdim, evet. Ama sonra hepsi geçti. Çünkü bunların kültürel birer kavga olduğunu da, bunun annenin bir tercihi olduğunu da içime sindirdim. Ve bu düşüncesiz, empati yoksunu, bayağı insanlara kulaklarımı tıkamayı öğrendim.

Anne olmayı oturttuğum andan ve Dafi’nin sorumluluğunu aldığımı/alabildiğimi farkettiğim andan beri kimse umrumda değil. Onun için en iyisini yapmaya gayret ettiğimi biliyorum, ve bundan sonraki yolda daha mutlu hissediyorum.

Her Şey Olmaya Çalışma

Bu psikolojim için çok önemli ve zor kazandığım bir madde oldu. Çünkü ister istemez anne olduktan sonra, eğer benim gibi zorlu ve içe kapanık bir hamilelik geçirdiyseniz doğumdan sonra her şey olabilme eğiliminiz artabilir.

Bundan kastım ne?

Hem anne, hem eş, hem kadın, hem kariyer sahibi bir insan, hem sosyal bir insan, hem evini idare edebilen, hem de her şeyi çekip çevirebilen bu sırada da kendisine, bakımına, ihtiyaçlarına vakit ayırabilen bir insan olma kaygısı.

Evet, ben bunu yaşadım. Eski kotlarıma 15 gün sonra girebileceğim inancı, eski filmlerime kitaplarıma dönebileceğim ve Dafi uyuduğunda yine eşim ile eski Müge olabileceğim sanrıları ile uzun bir zaman geçirdim. Dafi uyumadığında, yemek saatleri kaçıp gidip, işten gelen eşim ile zaman geçiremediğimde içten içe sinirleniyor; bebek sallarken aslında şu an daha büyük işlerin başında olmalıydım düşüncelerine kapılıyor; bir türlü kapanmayan kot düğmelerine sayıp sövüyordum. Bir anda her şey olabileceğimi sanmıştım. Fakat hiçbiri tam olmadığında da elimde mutsuzluktan başka bir şey olmuyordu.

Bunu annem sayesinde aştım. Benimle yaptığı “yavaş ol, sakin ol, kendin ol” konuşması ile kendime geldim. Mükemmel olma kaygısına tüm kadınlar gibi ben de sürüklenirken bulmuştum kendimi. Sarsıldım ve durdum.

Processed with VSCO with hb2 preset

Dafi ile geçen her an çok kıymetli, geri alınamaz, bir daha yaşanamaz ve çok özel. Anne olmak bir o kadar sorumluluklarla dolu tam zamanlı bir iş evet, ama bir süre çeşitlendirilebilecek, başa çıkılabilecek, tercih edilen bir iş. Çocuğumun ve benim uzun seneler hatırlayacağımız bir iş. Bu nedenle, başka hangi işleri kaçırdığımı düşünmeyi bıraktım.

Eşimin benden bir beklentisi olmadığı halde, sanki bir beklentisi varmış gibi strese girmenin son derece anlamsız olduğunu; onunla da rahat olduğumda daha iyi sohbet edebildiğimi farkettim. Sakin olmadığımda sadece Dafi hakkında konuşarak evde kriz yarattığımı görerek bundan da çok geç olmadan vazgeçtim.

Bu ilk 3 ayda anladım ki, bazen sadece neysek oyuz. Gelen kilolar gidecek, uykular geri gelecek, günler dönecek; bu sırada her şey olmaya çalışmaktansa sadece kendimiz olmaya odaklanarak mutlu olabiliriz/olabilirim.

Geleceği Hesaplama

Anda kalmanın önemini çoğu zaman kendimize tekrar etsek de, başarması belki de çoğumuz için mümkün olmayan felsefelerden biri. Zaten geleceği hesaplama konusunda kendimi zor zapteden biri iken, anne olunca bu özelliğim coştu. Şu ayda bu, diğer ay şu, sonra şu aya gelince de bunu yaparız gibi planları havada kapmaya başlamıştım ki; hoooooop durdum!

Geleceği hesaplayarak hiçbir şey olmuyor, çünkü gelecek hiç sizin hesaplarınızdaki gibi gelmiyor. Yani en azından bana hep böyle oldu. Hesaplarınızdaki gibi gelmediğinde de daha çok hüsran sizi takip ediyor. Bundan yırtmanın en iyi yolu, geleceği hesaplamamak. Geleceğe bel bağlamamak.

Yani; 3. ay bitsin her şey düzelecek, 5. ay bitsin şunlar geçecek bunlar geçecek; kreş zamanı gelsin rahat edeyim, okul zamanı gelsin de kendime zaman ayırayım falan bunları unutun. 

Derdiniz kendinize zaman ayırmaksa tam şu an, şimdi ayırabilirsiniz. Mümkün değil demeyin, inanın mümkünmüş. Ben de geç keşfettim.

Anda kalın. Gelecekle kumar oynamayın. Kendinizi olup olmayacağını bilmediğiniz şeylere sabitleyerek, bugünü kaçırmayın. Ben 3 ay boyunca neredeyse bunu yaptım, fakat artık anda kalmaya önem veriyorum. Tavsiye ederim.

Uzun Bir Aradan Sonra : Neler Yaşadım?

Elia Dafne doğduğundan beri yalnızca 1 yazı yazabildim. O da onun gelişi ile ilgiliydi ve 2 haftada 2 satır cümleyi zar zor biraraya getirebilmiştim.

Şubat ayının bitmesi ile birlikte artık yavaş yavaş yazılarıma geri dönmek istiyorum. Bu 2 aylık dönemde neredeyse hiç yazı yazmamama rağmen, hala buraya uğrayan insanların olması da ayrıca sevdindirdi, yalan yok 🙂

Bu 10 haftada neler oldu, neler değişti, annelik, kadınlık ve her şey üstüne neler düşündüm.. Aklıma ne geldiyse yazıyorum..

Öncelikle karar verdiğim 2 şey var (bu yazı 2 lerden gidiyor :)) 1.si annelik çok ama çok zor. 2.si annelik çok ama çok güzel.

Gayet basit tespitler değil mi?

Benim için neden zor; çünkü gerçekten tam anlamı ile her şeyi eşim ile birlikte yapma çabamız başlarda çok parlak bir fikir gibi dursa da haftalar ilerledikçe pes edişler ve tükenişler adlı çalışma ile karşımıza çıktı.

Eşim işine geri döndü, Dafi büyüdükçe uykuları azaldı, evdeki işler çoğaldı, kapatılması gereken koliler arttı, yapılması beklenen valizler yığıldı ve bum! ben yokuş aşağı hızla gitmeye başladım.

Burada hemen birilerinin önünüze çıkması gerekiyor, yoksa esas kaosa yakalanmanız an meselesi. Neyse ki bu sırada anneler imdada yetişti de biraz önümü kestiler. Yoksa bam güm kaş göz yararak bir başıma kalacaktım.

Bu esnada, tam yokuş aşağı allah ne verdiyse ilerlerken, bir de pılımızı pırtımızı ince eleyip sık dokuyarak, başka bir ülkeye taşındık.Anneler de yok yani buralarda. Dafi, ben ve eşim başbaşayız. Hatta Dafi ile başbaşayız çünkü eşim işe gidiyor. Hali ile evde kalan anne olarak kendime bir an önce iş düzeni kurmam gerek, yoksa bir başka sıkıntı baş gösteriyor; bu kadar uzun evde olmak ve sadece ev işi ile iştikal etmek bana göre değil. Gerçekten boğucu. Havlularımı fiyonk yapayım, scotch&brite süngerine sim dökeyim gibi aktivitelere ilgim olmadığı için evde bir süre sonra çamaşır, bulaşık, Dafi, yemek çemberinde delirecek gibi oluyorum. Bunu başaran anneleri de alındırmayayım, sadece bana göre değil.

Bütün bu hızlı yolculuğun içinde çok şey öğrendim diyerek bir klasiğe de ben imza atayım, ama dev çarpılmalar insan hayatındabence dev büyümelere eş değer. Yalnızca anne olmak değil, artık bir başka insanın tüm gelişimini, tüm geleceğini, tüm benliğini avuçlarınız arasında bulmak oldukça büyük sorumluluk. Zaten bütün post-partum depresyonların ardında da bu yatıyor. Bu sorumluluğu içselleştirdiğiniz anda da artık eski siz olamıyorsunuz. Hayattan beklentileriniz, amaçlarınız, kişiliğiniz, bugüne kadar iddia ettiğiniz her şey yerle bir oluyor. Mesela, ben uykusuzluğa dayanamam, velev ki uykumu alamazsam veya aniden uyandırılırsam canınıza okurum diyen insanken; zombiler ile kardeş oldum. Oluyor yani. Olunuyor. Veya, güne kahvesiz başlayamam, uyandığım anda bir süre bana dokunmayın kimse ile konuşamam, yüksek sese dayanamam sinirlerim bozuluyor, kendi kendime kalmak istiyorum, biraz kafamı dinlesem olur mu gibi cümleler benim için artık sürreal oldu.

Processed with VSCO with hb1 preset

Her şey ama her şey değişiyor. Fakat çevrenizdekilerin (özellikle yaşıtlarınızın) buna alışması epey zor oluyor. Anne-baba değillerse tabii.

Bin tane fikirle karşınıza çıkanlar; hala sizden aynı tempoyu, aynı yanıt verme kapasitesini, aynı program yapabilme hevesini, aynı muhabbeti bekliyorlar. Tamam, ebeveyn olunca komple değişmek değil bahsettiğimiz ama daha 1.5-2 aylık bebek varken de bir sabredin arkadaş diyemiyorsun, yutkunuyorsun. Hatta bu gibi beklentiler insanda kendini kötü hissetme, suçluluk, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, neden ben, arkadaşlarım artık benimle görüşmeyecekherhalde, sosyal hayatım hiç kalmadı, ben eski ben değilim, eşim ile Dafi olmasa şimdi şunları şunları yapabilirdik gibi serzenişler ile sizi depresyona sokuyor; arkadaşlarınıza ise hiçbir yan etkisi yok.

Bebek ziyareti diye gelip, keşke bakıcı/anneanne falan baksaydı da biz eski günlerdeki gibi takılsaydık beklentilerinden; akşam vakti yapılan programlara çağırılıp “Dafi o saatte uyuyor yalnız” cevaplarına burun kıvıranlara, doğumdan 15 gün sonra bebeğini annesine bırakıp bara gidebilen süper enerjik bir başka anne arkadaştan örnek verenlere, hamileliği boyunca diyetisyenle çalıştığı için abuk doğum yöntemleri tasarlayarak fit kalan bir başka akrabadan dem vuranlara kadar başınızda ciddi bir hayalkırıklığı kümesi oluşuyor. Bunları da bizzat yaşadım.

Ve bu insanların hiçbiri kötü niyetli olmuyor, temel olarak zaten hep sizi düşünüyor, hepsi uzun zamandır tanıdığınız arkadaşlarınız.

Bir de “emiyor mu” meselesi var ki, onu başka bir yazıda ele alacağım. Son zamanların popüler konusu meğer ne kadar gerçekmiş!

Sonuç olarak siz bu akan, değişen ırmağın içinde yıkanıp, aklanıp, ayakta durmaya çalışıyorsunuz. Bir yandan da ameliyat olduğunuzu unutmamak gerek. Sezaryen doğumun bir alt batın ameliyatı olduğunu da, bunun iyileşme sürecinin her ne kadar ayağa kalkıp dans etseniz bile en azından dokularınız henüz dans edemediği için minimum 6 hafta olduğuna da dikkat çekmek gerekiyor. Yani siz ciddi bir badire atlatmış oluyorsunuz, yataktan ne zaman kalktığınızın bir önemi yok!

Ben 6-7. günde baya sokaktaydım, 10. günde Dafi’ye pasaport almak için emniyete falan gitmiştik. Yani bunlar yapılıyor yapılmasına da, bu sizin iyileşmiş olduğunuz anlamını taşımıyor; hatta bir başka atak da şöyle : hani sevgilisinden-eşinden ayrılan insanlar o şok, stres, üzüntü ile bir anda çok mutlu gibi davranırlar, kendilerini sokağa atarlar, bara saza giderler, aşırı bir adrenalin salgılar, sosyalliğin doruğuna ulaşırlar ya; hah işte aynı o şekilde olabiliyor anneler de doğumdan sonra. Ve bunu yaşıtlarınız madalyalık bir durum gibi sizin burnunuza sokuyorlar. Sizden eskiyi istiyorlar, ama artık onun azalmak yerine artarak evrildiğini anlatamıyorsunuz. Kısmet işte.

Kilo verme hırsı da ayrı bir şimşek gibi kafama düştü, saklayamam. Hayatımda hiç bu kadar kilolu olmamıştım. Aynadaki kişiyi tanıyamıyorum, kendimi iyi hissetsem bile biri fotoğrafımı çektiği anda o ekrandaki kişiyi görünce kusasım geliyor. Evet, kendimi bu halimle hiç sevmedim. O yüzden 32 beden pilates hocaları da bir zahmet annelere “kendinizi sevin” çağrıları yapmaktan vazgeçsin. Sevilecek bir yanı yok. Bekara koca boşamak kolay. Elbet verilecek o kilolar diyerek kendimi üzecek kadar sıkıştırıyorum. Çünkü doğum sonrası kilolarını vereyemeyen, üstüne stresle yemeğe sarılan maalesef çok anne var. Geleceği görüyor, arttırıyor ve kilo vermekle saplantılı hale gelmeyi göze alıyorum. Beni motive eden konulardan biri; yaşadığımız yerde oldukça büyük, insanların bebekleri, köpekleri, bisikletleri ile gitmekten çekinmediği parklar var. Dafi bebek arabasında uyumayı çok seviyor. Bol yürüyüş beni bekler. Diğer bir motivasyon kaynağım da vejetaryen beslenmenin burada gerçekten kolay oluşu. Türkiye’de gerçekten emek istiyor, özellikle annelik döneminde fırsat bulamadığınızda kendinizi makarna, pilava düşmüş olarak buluyorsunuz. Umudum bunları fırsata çevirebilmek.

Neyse ki bütün bunların ortasında dolu dolu 10 hafta geçti bile.

Dafi çok şükür sağlıklı, uyumlu, komik bir bebek. Onunla olmayı, onu tanımayı, onu yaşamayı seviyorum. Evimize küçük bir insan daha katıldı, bu fikri de çok seviyorum. Ne onu kendime bağımlı, ne de kendimi ona bağımlı hale getirmeden; özgür, sevgi dolu, saygı dolu (evet bebek de olsa ciddi anlamda saygıya ihtiyacı var), yaratıcı bir ilişkimiz olsun istiyorum.

Evet, onun için her şeyi yapabilirim; evet o her şeye değer. Ama kendimi de unutmamam, fakat bunu eski Müge olmaya çalışarak değil, yeni, katlanmış, büyümüş, öğrenmiş, değerlenmiş, farketmiş, seçimlerini gözden geçirmiş, zevklerini elemiş, güncellemiş bir Müge olarak yapmayı öğrenmem gerek.

Bu aralar günlerim bunları düşünerek, hayattan biraz daha anlayış dileyerek, sahip olduğumuz tüm şanslara ve güzelliklere şükrederek geçiyor.

Yazamadığım 10 haftada roller costerın en önünde oturuyordum.

Bundan sonra biraz daha arka sıralara geçip etrafıma bakabileceğim,

Sevgiler.

Müge