Amsterdam’da Minimalist Yaşam

Başka bir ülkeye taşınma kararını alalı 2 sene, Amsterdam’a taşınalı neredeyse 3 ay oluyor 🙂 Biraz da gelen istekler üzerine bu yazıyı paylaşıyorum. Çünkü burada hayatımız geride bıraktıklarımızdan elbette farklı oldu. Fakat en büyük fark şüphesiz kendimizce dahil olduğumuz minimalist yaşam.

Eğer aklınızda buralara taşınmak veya sadece fikir edinmek varsa; yazıya devam edebilirsiniz 🙂

Amsterdam’a gelmeden önce yaptığım ev araştırmalarından anlamıştım ki, evler küçük. Fakat öyle böyle değil, kapısı küçük, girişi küçük, merdiveni küçük. Hele tuvaletleri tarif bile edemem. Uçak tuvaletleri sanırım daha büyük. Eh peki tamam diyerek bağrımıza bastığımız bu gerçeğin, yalnızca evlerin küçük olması ile sınırlı olmadığını ise taşındığımızda farkettik.

Ikea’nın 25m2’de yaşıyorum temalı köşelerini, her yere girip çıkabilen ergonomik kutularını, tuhaf alet edavatlarını itiraf ediyorum ki Türkiye’de yaşarken çok anlayamamışım. Ikea bizim için kullanışlı şeylerin olduğu bir mobilya mağazasıydı. Ta ki, Amsterdam’a taşınıncaya kadar.

Burada hayat ister şehir içinde ister şehir dışında yaşayın son derece minimal. Eviniz nispeten büyük de olabilir, eşyalarınız son derece zevkli seçilmiş de olabilir (Hollandalılar gerçekten iyi bir iç mimari ve peyzaj zevkine sahip) fakat yine de minimalizmin içinde olacaksınız.

Peki hangi alanlarda? Sizin için üşenmedim, yemedim,içmedim; temel başlıklara indirgemeye çalıştım.

  • KAPSÜL DOLAP FİKRİ

    Türkiye’den sonra bizim için en zoru ve en ilginci bu kısım oldu. Çünkü burada yazlık kışlık anlayışı, mevsim düzeni diye bir şey yok. Evlerde dolap koyacak yer, gömme dolap döşeyecek yer çok kısıtlı. Öyle ayakkabıları dizi dizi yerleştirecek girişleri bulmak ise mümkün değil. Burada az ve öz kıyafetle yaşamayı, kombin yapmayı öğreneceksiniz 🙂 Bir kere yağmurluğunuz ile terliğiniz aynı yerde duracak. Hiçbir montunuzu güneşe kanıp kaldırmak akıllıca olmaz. Bir gün önce bikininiz ile Vondelpark’ta yatarken, ertesi gün atkınızla dolaşıyor olabilirsiniz. Bunlara hazırlıklı olmak şart!

    “Ne gerekiyorsa o kadar” fikrine benim adapte olmam epey zor oldu. Ama gelirken kendimi limitli valiz hakkımızdan dolayı buna hazırlamıştım. Hep aynı şeyleri giyiyor olmanız veya aynı sırt çantanız ile dolaşıyor olmanız ise kimsenin umrunda değil. Evet, Amsterdam’da özellikle gençler oldukça tatlı giyiniyorlar fakat basit kombinler yaparak. O nedenle tüm gardrobunuzu buraya taşımak iyi bir fikir olmayabilir. Benim içinse bir rahatlama oldu. Özellikle anne olduktan sonra, neleri giyebildiğimi, neleri birleştirebildiğimi biliyorum ve evden 10 kat daha hızlı çıkıyorum!

    Alışverişe çıkmam gereken zamanı biliyorum, neye ihtiyacım olduğunu biliyorum. Bunları daha önce gerçekten el yordamıyla yapıyordum. Canım istediği zaman alışverişe çıkıyor bazen aynı şeylerden alıp geliyordum. Şimdi neyim var neyim yok neyim kirlide neyim ütüde hepsinden haberdarım. Belki de ben çok dağınıktım kim bilir 🙂

    Ama eğer ben kıyafetlerimden vazgeçemem, 10 tane montumu, 50 tane ayakkabımı da yanıma alıp oralara taşınacağım derseniz, bu hayalinizde size başarılar dilerim.

  • MUTFAK ALETLERİ / EŞYALARI

    Gelelim mutfaklara! Bir kere mutfaklar güzel, özeniyorlar yapıyorlar. Çünkü iç mimariyi seviyorlar. Basit ve tatlı tercihleri var. Fakat gelin görün ki, mutfaklar da evler gibi haliyle küçük! Zaten Hollandalılar hakkında bilinen gerçeklerden biri mutfak ve yemek yapmakla aralarının olmamaları. Yeni yeni dünya mutfağına biraz ilgi duyuyorlar fakat bu konuda da son derece pratik çözümler bulmuşlar. Mutfakta çok zaman geçirmeye inanmadıkları için, marketlerde her şey dilimlenmiş, önceden yıkanmış (özellikle salatalar harika), veya ne yapacaksanız içerikleri tek tek paketlenmiş olarak satılıyor. Bir anne için bence rüya gibi! Ayrıca çalışan insanlar için de müthiş bir çözüm. Böylece mutfakta zamanı olmayanlar hababam pizza, makarna yemek durumunda kalmıyor. Güzel bir çorba veya keyifli bir yemeği de hızlıca yapabiliyorsunuz.

    İşin tatlı ve Alice Harikalar Diyarı gibi olan tarafı ise, bildiğimiz bütün mutfak aletlerinin minik boylarının da olması. Mesela bir blender, mesela bir mikrodalga. Hepsinin minik mutfaklara uygunu var. Ayrıca mutfaklar ıvır zıvır bir sürü eşya ile de dolup taşmıyor. Ne gerekirse o kadarı, ki dediğim gibi her şey neredeyse hazırlanmış halde satılınca (hayır bu hallerine normalden daha fazla ödemiyorsunuz) zaten çok fazla eşyaya da gerek kalmıyor. (Artık soğanı bile doğranmış alıyorum, hiç uğraşamam 🙂


    Beni ilk şaşırtan da bu dünyaya girmeden önce buzdolaplarının küçüklüğü olmuştu. Çoğu evde ise mini bar var. Evet, şaka yapmıyorum mini bar! Bunun sebebi ise, haftalık alışverişten çok kolunuza taktığınız bez çantanız ile günlük alışverişler yapıyor olmanız. Zaten buzdolabınız küçük, çantanız maksimum taşıyabileceğiniz kadar olunca öyle allah ne verdiyse eve dolduramıyorsunuz. Böylece bozulup atılan şeyler azalıyor, pişmeyen veya ayıklanmayı bekleyen sebzeler kalmıyor. Hane halkının ihtiyacı kadar ve genelde 1-2 günlük alışverişler yapılıyor.

    Amsterdam ve aslında tüm Hollanda dümdüz bir memleket olduğu için de her yere devamlı yürümek çok kolay. “Aa her gün her gün marketten eşya mı taşıyacağım” dediğinizi duyar gibiyim. Ama her şey o kadar yakın ve kolay ki (eğer şehir içindeyseniz) dümdüz yolda at çantana, getir eve!

    Küçük Bilgi : Öğrendiğime göre, burada bizim evlerdeki gibi 24 kişiyi ağırlayacak kadar yemek setleri, tabak çatal takımları falan kimsenin evinde yok. Hatta çoğunlukla kaç kişiyse ev halkı o kadar eşyaları var. Günlük şunu kullanayım, misafire bunu çıkarırım mantığı ise hiç yok. Aksine, en beğendikleri şeyleri kendileri kullanıp misafire sevmediklerini verdikleri bile oluyormuş 🙂 Mesela 6 tane tabakları var, yemeğe 8 kişi gelecek. Gelen kişilere gelirken kendi tabaklarını getirmelerini söylüyorlarmış. Farklı bir kafa, ama rahat bir kafa olduğu kesin 🙂

  • ELEKTRONİK EŞYALARMutfaktan bahsetmişken, diğer elektronik aletleri de atlamayalım. Özellikle televizyonlar! Biz bu eve taşındığımızda, evde abartmıyorum bilgisayar ekranı boyutunda fakat Netflix özelliğine kadar her şeyi bulunan bir televizyon vardı! Şaka mı acaba dedik ve film/dizi merakımız nedeniyle yeni bir televizyon almaya karar verdik. Resmen büyük ekran televizyon bulmak zor, çünkü öyle bir alışkanlık, öyle geniş bir salon yok. Ayrıca, salon, oturulan koltuk ve göz hizası gibi nedenler ile televizyonun büyüklüğünün belirlendiğini biliyor herkes. (Maalesef Türkiye’de ne kadar büyük o kadar zengin gösteriyor ya hani..)

    Eski televizyonumuzun özlemiyle aynısını alacağız diye çıkıp, Arda epey küçüğünü alıp gelmiş. Ve inanın zaten gerekeni de o.Evin diğer alanlarında kullanılan elektronik aletler de, birim fiyatı ile hesapladığınızda hem çok ucuz hem de çok efektif. Temel bir Philips ütüyü 20 Euro ya alabiliyorsunuz. Çok da başarılı. Burası için 20 lira gibi düşünün. Eğer 70 Euro gibi bir fiyat düşünürseniz (kafanızda kur ile çarpıp TL haline getirmeyin, sadece birim gibi düşünün, çıldırmayın) baya baya kazanlı, buharlı ütü alıp evinize gidebilirsiniz. Elektronik konusunda hem aşırıya kaçmamak, hem ihtiyacınız kadarını hem de en uygun fiyata almak şüphesiz ki Dutch ların işi.

  • İKİNCİ EL KÜLTÜRÜ

Gelelim gönlümün efendisine! Bir kere sadece ikinci el mağazaları değil, ikinci el pazarlarının da son derece yaygın olduğu; her mahallede kurulan ikinci el pazarlarının bulunabildiği bir yer Amsterdam. Ve bunu asla eskicilik, durumu iyi olmayan insanların tercih ettiği bir aktivite veya arada sırada güzel ürün çıkar mı arayışı olarak görmüyorlar. Herkes kullanmadığı ürünleri, çoğunlukla evlerde istifleyecek hiç yer olmamasının da etkisi ile elden çıkarıyor. Hatta parayla satılmayan, kendi elden çıkarmak istediğiniz ürünlerinizi getirerek girdiğiniz, değiş tokuş panayırları bile kuruluyor. Herkes ne ihtiyacı varsa yok pahasına alıyor. Özellikle bir başka başlıkta yazacağım bu pazarlarda ne ararsanız var ve bence çok keyifli.

Genel olarak “seneye de giyerim, belki sonra lazım olur, belki zayıflarım” düşünceleri ile saklamaya alışmış hatta istifçi olmuş bir kültürden geldiğim için bu ferahlama hissi beni çok mutlu ediyor.

Dafi’nin de özel kıyafetleri dışında küçülen her şeyini bir torbada topluyorum. En yakın zamanda bir başka kişinin olacaklar. Ve bu ihtiyaç sahiplerine dağıtmak değil, gerçekten herkese açık bir aktivite. Kimseyi kötü hissettirmeden, ve olması gerektiği gibi elden ele!

Şimdilik yeni hayatımızdaki ufalma, küçültme, azaltma fakat rahatlayarak çoğalma durumu iyi gidiyor. Tekrar eskiyi anar, vah vah nelerim nelerim vardı kaldım burada 2 bardakla der miyim onu bilmiyorum. Açıkçası yeni bir anne olarak, şu an pek umrumda değil. Özellikle misafir takımlarımın, setlerimin olmayışı benim için bonus oldu. Teşekkürler minimal kafa, teşekkürler yeni hayat 🙂

Bebeklerde Pişik Önlemenin 3 Kesin Çözümü

Tüm annelerin korkulu rüyası, daha bebek doğmadan alınan pişik kremleri, ne zaman nereye ne kadar sürüleceğini bilememenin paniği ve sonuç olarak kırmızı bir popo!

Özellikle kız bebek annelerinin başına daha çok gelen bu facia durumu önlemenin aslında kolay ve kesin yöntemleri var. Fakat neredeyse hastane hemşireleri dahil çoğu kişi bunu uygulamıyor. Türkiye’de yumurta kapıya gelince mantığı pişik mevzusunda da aktif.

İşte size işin sırrı : Pişik olduktan sonra değil, olmadan çözülecek bir problemdir.

NASIL YANİ?

Yani; önleminizi alıp pişikle hiç karşılaşmayabilirsiniz. Dafi şu an 4 aylık bir kız bebek ve biz çok şükür henüz pişik ile tanışmadık. Peki bunun için neler yaptık?

 

1. Havalandırmayı unutma!

Bebişinizin altını açtığınızda, özellikle sabah değişimlerinde, uzun bir geceden sonra poposunu havalandırmanız çok mühim! Temizliğinizi yaptıktan sonra 1 dakika da olsa bebeğinizin poposunun açık kalarak hava almasına dikkat edin. Böylece NEFES alacak.

2. Daima Nemlendirme, Hep Koruyucu!

Burası çok önemli! Ve bu bilgiyi gerçekten kimse vermiyor. Bebeğinizin altını her açışınızda, bez ile popo arasına bir BARİYER KREM sürmelisiniz. Dikkat! Pişik kremi demiyorum. BARİYER KREM diyorum. Buradaki mantık, bebeğinizin cildi henüz çok ince olduğu için, çiş ve özellikle kaka yaptığında cildinin tahriş olma hızı çok yüksek. O nedenle, işin sırrı çişler ve kakalar ile popo arasına bir bariyer koymak. Bunun için tamamen doğal içerikli, pişik kremi olmayan (pişik kremleri çinko içerir ve tedavi amaçlıdır, bu nedenle her alt açışta pişik olmayan bir bölgeye çinko sürmemelisiniz) bariyer krem kullanmalısınız.

Ama bunu hiç atlamamalı ve bir alt açma rutini haline getirmelisiniz. Eğer bunu uygularsanız, pişik size hiç uğramayacaktır, söz veriyorum 🙂 Denedim, gördüm.

Biz Dafi’ye yenidoğan döneminde Bübchen Bariyer Krem kullandık. Üstünde pişik önleyici yazar fakat esas pişik kreminden farklıdır. İçinde ÇİNKO bulunmaz.

Daha sonra ise Burt’s Bees Baby‘i keşfettim. Yine tamamen doğal bir krem. Nemlendirici olarak da kullanabilirsiniz, ben Bariyer Krem olarak kullanıyorum. Aynı markanın önce daily cream to powder olanını da severek kullandım fakat sıkarak kullanılan ürünler alt açarken çok zor oluyor. Kavanoz ürünler çok daha yardımcı. Bu nedenle diğer krem ile devam ediyorum. Daily cream to powder‘ın yapısı dediği gibi biraz daha pudra kıvamlı. Multipurpose Ointment ise daha kremsi, ilk başta biraz vıcık gelebilir ama bir nohut tanesi kadar küçük noktalar halinde bebeğinizin alt kısmına yayarsanız onu hem nemlendirecek hem de dediğim gibi pişikten koruyacak.

Önemli bir nokta da; artık bebeğinizin solunum yolları için önerilmeyen pudra kullanımı. Her ne kadar hala satılsa da, bebek pudrası olarak satılan toz pudralardan uzak durmanızı öneririm. Hem sizin hem de özellikle bebeğinizin solunum yolları için oldukça zararlı bir ürün. Ayrıca koruyuculuk özelliği de çok az.

3. Sık Sık Alt Değiştirmeye ve Doğru Bezi Kullanmaya Özen Göster!

Bezlerin üzerinde 12 saat etkili vay efendim hiç ıslatmıyor, popolar hep kupkuru gibi vaatler bulunsa da siz bunlara kanmayın ve imkan buldukça bebişin poposunu havalandırarak bezini değiştirin. Özel durumlar hariç, özellikle evdeyseniz bez mevzusunu hiç uzatmayın. Gece ise bez değiştirme işine girmemenizi öneririm (kaka veya büyük bir batma durumu olmadıkça) çünkü bez değiştirildiğinde bebekler ciddi anlamda uyanıyorlar.

Bez seçimi ise ayrı bir mevzu. Ama bu süreçte birkaç bez denedim. Pampers Prima Premium ile başladık. Sonra tavsiye üzerine (kakayı tutuyor vs gibi) Huggies denedik. Huggies zaten elime aldığım an kalitesi konusunda bana o işareti verdi. Çok kalın ve sert bir bez. Hiç mutlu olmadık. Amsterdam’a taşındığımızda Pampers Prima‘nın 12 saat etkili olduğunu iddia ettiği bir modeline geçtik. Fakat yine hüsran. Dafi sürekli battı çıktı. Hemen Pampers Prima Premium‘a geri döndük. Premium olmasına dikkat edin derim, hem daha yumuşak ve de emici. Sırtına doğru taşmaları da önlüyor.

Yeri gelmişken, doğru alt silme mendilleri de önemli. Parfümsüz, parabensiz, hassas bebek cildine uygun alt silme mendillerini tercih edin. Normal ıslak mendilleri sakın bebişinizin poposunu temizlemek için kullanmayın. Evde kendiniz ılık su ve pamuk kullanıyorsanız da pamuk seçiminiz bence bebek pamuğu olmalı. Diğer pamuklar bebeğinizin genital bölgesinde kalabilir. Dikkat edin.

Özetle;

Pişik korkulu bir rüya olmaktan çıkabilir, yeter ki siz bunun için doğru adımları izleyin. Biz hastanedeyken hemşire ve çocuk doktorları hiçbir şey sürmeyin, olduğu gibi bırakın demişlerdi. Çoğu hekim ve hemşire de hala bunu öneriyor. Bence pişik asla son adımda çözülmeye çalışılacak bir konu değil. En önemlisi sorun başlamadan önce harekete geçmek!

Pişiksiz, yumuşacık popolar diliyorum bütün bebişlere!

 

 

 

 

Bebek İle İlk 3 Ay : Ne Umduk Ne Bulduk?

Dafne, nam-ı diğer Dafi ile geçen ilk 3 ayımız hayatımda aldığım en büyük derslerin paket şeklinde sunulmuş haliydi. Bir annenin ve bir babanın bu ilk 3 aydan öğreneceği çok şey var. Anne olarak kendi payıma bir sürü içsel yolculuğa çıktığımı itiraf edebilirim. Kimi zaman enerjik, kimi zaman depresif, çoğu zaman şaşkın ve gerçekten ne yaşadığımızı anlamayan bir halde geçti gitti ilk 3 ay.

Neler öğrendiğimi ve size neler tavsiye edebileceğimi minik başlıklar altında toparlamak istersem;

Önce Bebişin Rutini / Uyku Düzeni

Bebeklerde uyku düzeni bence hayatımızda girip girebileceğimiz bütün sınavlardan daha zor bir sınav. Ben bu konudan deli gibi korkan bir anne adayı olarak, daha Dafi doğmadan sayısız makale ve kitap okumuş, kendimi uyku düzeni konusuna hepten kaptırmıştım. Dafi doğduğunda hastane odasındaki ilk gece yattığım yerden white noise açarak doktorları korkutacak kadar kendimi konuya vermiştim.

Eve geldiğimiz ilk gece Dafi ağlamaya başladığında, hemen aklımda uçuşan Harvey Karp methodları, Tracey Hogg düsturları ile çocuğu yan çevirip kulağına ŞŞŞŞ lamaya başlamış; Arda’nın çılgın motivasyonu ile yeme-uyuma-aktivite şeklinde geçen bu ilk zamanların Excel çizelgelerini bile çıkarmıştık.

Dafi’nin bir düzeni vardı; elbet bunu keşfetmeliydik – yoksa da biz yaratmalıydık!

İşe ilk önce gece gündüzü öğreterek başladık ve her şeyi saatli, takipli yaptık. Her ağladığında meme/mama vermedik, uykularını takip ettik ve doktorumuzun önerisiyle gün içinde (ve bunu geceye çekmek koşulu ile) en az 1 kere 4-5 saat kadar uyumasına izin verdik. Gelişimi için bu çok önemliydi.

Şanslıydık, çünkü Dafi çok ağlayan bir bebek değildi. Yemeğini yediği sürece güzelce uyuyabilirdi. Fakat ilk 1 ay sonunda ufak ufak kolik belirtileri baş gösterdi. Akşamüzeri olduğu anda Dafi huysuzlanmaya, çılgınca ağlamaya başladı. Bu konudan da gaz giderici damlalar, değişen mama tipi derken kısa sürede paçamızı kurtardık.

Fakat bu sefer de, uyunmayan gündüz uykuları baş gösterdi. Dafi artık yatağında uyumuyordu. Akşam bir şekilde yatağında destekli bir şekilde (biberon) uyuyordu fakat gün içinde feryat figan, kucaktan kucağa hatta ana kucağında sallanmaya varana kadar saçma sapan şekilde uyuma alışkanlıkları edinmeye başlamıştı.

O esnada taşınma derdinde olduğumuzdan bir şekilde düzen elden gider gibi oldu; fakat Amsterdam’a geldikten sonra gece uykularını biraz toparlayabildiysek de gündüz uykusuzluğu artık hem Dafi’nin hem benim canıma tak etmişti. Uyuyamıyor, uyumadıkça huzursuzlanıyor ve evi bana dar ediyordu. Çareyi bebek arabasını kapıp park bahçe dolaşmakta bulmuştum. Bir gün sabah 11 de çıkıp akşam 19 da eve girdiğimi bilirim. Resmen saat 16.30-17.00 sularında evde olmak istemiyordum.

Tam bütün bunlar peak yapmış, Dafi 3. ayını doldurmuşken ani bir Türkiye seyahati yapmamız gerekti. Anne kız bu seyahatte birbirimiz hakkında çok şey öğrendik. Bunlardan biri de uyku düzeni oldu. Döner dönmez ilk iki gün Dafi’nin adaptasyonunu bütün gece uyanmasına izin vererek bekledim. 3. gün ise herkesin acımasız bulduğu fakat gerçekten çok araştırarak umudumu bağladığım Ferber yöntemine başladık. Ve biberon ile uyuma saplantımızı yıkmaya çalışıyoruz. Bugün 10. gündeyiz. Çok güzel sonuçlar aldık. Bu konu hakkında da ayrıca bir yazı yazacağım.

Özetle; uyku bebekler ve çocuklar için devamlı kontrol edilmesi gereken bir mesele. Eminim bizi daha çooook uykusuz geceler, gündüzler bekliyor. Fakat en önemlisi uyku eğitimi falan değil; bir uyku rutini, düzeni. Bebeğin meme/mama saatinin belirli olması, aktivite saatinin belirli olması ve uyku saatinin de bütün bunlar doğrultusunda doğru zamanlarda DESTEKSİZ sağlanabilmesi. Memede, biberonda, emerek, sallayarak, kucakta vs uyutmamak. Çocuğunuza bu şansı vermek bence en önemlisi. Geriye kalan inişler çıkışlar zaten hep olacak.

Uyku konusunda detaylı bir yazı yazacağım ama daha bir şeyi başarmadan kimseye akıl verir gibi olmak istemiyorum, bu nedenle bekleyişteyim 🙂 Fakat düzen, her şey demek. Bunu şüphesiz söyleyebilirim. Hayatınızı kurtarır.

Eşyalara Bağlı Kalma

Bu ilk 3 ayda öğrendiğim çok tatlı bir motto oldu, çünkü Dafi gelmeden dersimi çok çalışmış, gerekli ürünler listemi ezberlemiş; ihtiyacı olan her şeyi dizi dizi dizmiştim. Gak dediğinde şunu, guk dediğinde bunu verecektim ve her şey hallolacaktı 🙂 Şimdi doğruya doğru, evet bu listeler çok işime yaradı. Çoğu ürünü önceden aldığımı gören ailem bile dersime iyi çalıştığımı kabul etmişti. Bebeğiniz doğmadan iyi bir hazırlık yapmak sizi en azından ilk 3 ay için gerçek anlamda rahatlatacaktır. Fakat, eşyalardan medet ummak işte bu tamamen bir stres kaynağı.

Dikkat etmeyi öğrendiğim şey, her bebeğin gelişimini takiben ihtiyaçlarının farklı olduğu. Ayrıca sırf o araç gereci aldınız diye o problem çözülecek veya olmayacak diye bir şey yok. En önemlisi bebeğinizi izlemek. Mesela pişik önlemek için gerekli önlemleri/ürünleri evet önceden alın, ama salıncak/oyuncak/ana kucağı vb pahalı yatırımlar konusunda sakin olun. Belki de bebeğiniz hiçbirini sevmeyecek veya siz zaten neye ihtiyacı olduğunu onu tanıdıkça anlayacaksınız.

İnsanlara Kulak Asma

İşte bu ilk 3 ayda öğrendiğim en güzel başlık. Özellikle “Emiyor mu?” sorusunun muhatabı olmaya hazır değilseniz, önce kendinizi bir güzel güçlü cevaplarla kuşatmanız gerek. Her kafadan bir ses, her kafadan bir yorum gelecek. Bebeğinizi süzüp sağlıklı olup olmadığını tartan teyzeler, iyi bakıp bakmadığınızı değerlendiren aile dostları, utanmasa bebeğinizi elinden alıp ben daha iyi bakarım sonuçta bilmemkaç çocuk büyüttüm sen ne bilirsinciler, mama verdiğinizi duyup inatla emzirme konusunda “neden, niçin, niye” diye tutturarak çocuğunuza fare zehiri verdiğinizi ima edenler, mama yediği için ilerde zeki olmayacağı kaygısı ile size acıyarak bakanlar (evet çünkü tüm anne sütü ile beslenenler şu an Elon Musk)  olacak. Bunları zor da olsa duymamayı öğrendim.

Direnmemeyi ve en önemlisi kendimi bu insanlar yüzünden kötü hissetmemeyi öğrendim. Tabii zaman aldı. Tabii ki çoğu cümleyi kafama taktım. Özellikle emzirme konusunda doğumdan önce bile ciddi argümanlarım olmasına rağmen, sütüm az olduğunda bir parça üzüldüm ve kendimi eksik hissettim, evet. Hiçbir annenin sütü az değildir, anneler beceriksizdir diye ortalarda dolaşan herkesten nefret ederek tırnaklarımı kemirdim, evet. Ama sonra hepsi geçti. Çünkü bunların kültürel birer kavga olduğunu da, bunun annenin bir tercihi olduğunu da içime sindirdim. Ve bu düşüncesiz, empati yoksunu, bayağı insanlara kulaklarımı tıkamayı öğrendim.

Anne olmayı oturttuğum andan ve Dafi’nin sorumluluğunu aldığımı/alabildiğimi farkettiğim andan beri kimse umrumda değil. Onun için en iyisini yapmaya gayret ettiğimi biliyorum, ve bundan sonraki yolda daha mutlu hissediyorum.

Her Şey Olmaya Çalışma

Bu psikolojim için çok önemli ve zor kazandığım bir madde oldu. Çünkü ister istemez anne olduktan sonra, eğer benim gibi zorlu ve içe kapanık bir hamilelik geçirdiyseniz doğumdan sonra her şey olabilme eğiliminiz artabilir.

Bundan kastım ne?

Hem anne, hem eş, hem kadın, hem kariyer sahibi bir insan, hem sosyal bir insan, hem evini idare edebilen, hem de her şeyi çekip çevirebilen bu sırada da kendisine, bakımına, ihtiyaçlarına vakit ayırabilen bir insan olma kaygısı.

Evet, ben bunu yaşadım. Eski kotlarıma 15 gün sonra girebileceğim inancı, eski filmlerime kitaplarıma dönebileceğim ve Dafi uyuduğunda yine eşim ile eski Müge olabileceğim sanrıları ile uzun bir zaman geçirdim. Dafi uyumadığında, yemek saatleri kaçıp gidip, işten gelen eşim ile zaman geçiremediğimde içten içe sinirleniyor; bebek sallarken aslında şu an daha büyük işlerin başında olmalıydım düşüncelerine kapılıyor; bir türlü kapanmayan kot düğmelerine sayıp sövüyordum. Bir anda her şey olabileceğimi sanmıştım. Fakat hiçbiri tam olmadığında da elimde mutsuzluktan başka bir şey olmuyordu.

Bunu annem sayesinde aştım. Benimle yaptığı “yavaş ol, sakin ol, kendin ol” konuşması ile kendime geldim. Mükemmel olma kaygısına tüm kadınlar gibi ben de sürüklenirken bulmuştum kendimi. Sarsıldım ve durdum.

Processed with VSCO with hb2 preset

Dafi ile geçen her an çok kıymetli, geri alınamaz, bir daha yaşanamaz ve çok özel. Anne olmak bir o kadar sorumluluklarla dolu tam zamanlı bir iş evet, ama bir süre çeşitlendirilebilecek, başa çıkılabilecek, tercih edilen bir iş. Çocuğumun ve benim uzun seneler hatırlayacağımız bir iş. Bu nedenle, başka hangi işleri kaçırdığımı düşünmeyi bıraktım.

Eşimin benden bir beklentisi olmadığı halde, sanki bir beklentisi varmış gibi strese girmenin son derece anlamsız olduğunu; onunla da rahat olduğumda daha iyi sohbet edebildiğimi farkettim. Sakin olmadığımda sadece Dafi hakkında konuşarak evde kriz yarattığımı görerek bundan da çok geç olmadan vazgeçtim.

Bu ilk 3 ayda anladım ki, bazen sadece neysek oyuz. Gelen kilolar gidecek, uykular geri gelecek, günler dönecek; bu sırada her şey olmaya çalışmaktansa sadece kendimiz olmaya odaklanarak mutlu olabiliriz/olabilirim.

Geleceği Hesaplama

Anda kalmanın önemini çoğu zaman kendimize tekrar etsek de, başarması belki de çoğumuz için mümkün olmayan felsefelerden biri. Zaten geleceği hesaplama konusunda kendimi zor zapteden biri iken, anne olunca bu özelliğim coştu. Şu ayda bu, diğer ay şu, sonra şu aya gelince de bunu yaparız gibi planları havada kapmaya başlamıştım ki; hoooooop durdum!

Geleceği hesaplayarak hiçbir şey olmuyor, çünkü gelecek hiç sizin hesaplarınızdaki gibi gelmiyor. Yani en azından bana hep böyle oldu. Hesaplarınızdaki gibi gelmediğinde de daha çok hüsran sizi takip ediyor. Bundan yırtmanın en iyi yolu, geleceği hesaplamamak. Geleceğe bel bağlamamak.

Yani; 3. ay bitsin her şey düzelecek, 5. ay bitsin şunlar geçecek bunlar geçecek; kreş zamanı gelsin rahat edeyim, okul zamanı gelsin de kendime zaman ayırayım falan bunları unutun. 

Derdiniz kendinize zaman ayırmaksa tam şu an, şimdi ayırabilirsiniz. Mümkün değil demeyin, inanın mümkünmüş. Ben de geç keşfettim.

Anda kalın. Gelecekle kumar oynamayın. Kendinizi olup olmayacağını bilmediğiniz şeylere sabitleyerek, bugünü kaçırmayın. Ben 3 ay boyunca neredeyse bunu yaptım, fakat artık anda kalmaya önem veriyorum. Tavsiye ederim.

Bebekli Hayatımın En İyi Seçimi : Doona

Processed with VSCO with hb1 preset

Ben bu tavsiye yazısını yazacağımı daha Doona’yı almadan biliyordum; biraz iddialı olacak ama gerçekten bayılmıştım bu ufak tefek, pratik ve dünya tatlısı bebek arabasına. Evet, adı Doona. Simple Parenting adlı bir firmanın. Adı üstünde basit ebeveynlik. Kallavi büyüklükteki bebek arabalarını, oto koltuklarını, ana kucaklarını, pusetlerini tak çıkar derken kafası atan bir baba tarafından tasarlanmış. Türkiye’de mağazalarda teşhiri hamilelik dönemimde ve en son yoktu. İnternetten videolarını izleyerek sipariş verdik. Türkiye’de satışı var. Medizane firması getirtiyor. Hiç görmeden aldığım bu bebek arabası, çocuklu hayatımın başlangıcında kesinlikle oyun değiştirici oldu. Her görenin önce anlamakta zorluk çektiği, sonra bayıldığı bir araba. Özellikle uçak yolculuğu ve metropol şehir hayatı için ideal. Yurtdışında ise oradan oraya hızlı hareket ederken gerçekten inanılmaz işime yaradı.

Artılarını eksilerini ve neden tavsiye ettiğimi detaylıca yazmak istedim, umarım işinize yarar.

Artıları : 

  • En en en büyük artısı, otomatik olarak katlanıp açılabilen ayaklarının olması. 
  • İki saniye önce oto koltuğu iken, birden bebek arabasına dönüşebilmesi.
  • Yenidoğan eklentisi ile ilk günden itibaren kullanılabilmesi.
    Biz Dafi’yi hastane çıkışında kolaylıkla oturtmuştuk.
  • Baş destekleyici eklentisi ile güvenli yolculuk imkanı, baş sarsıntılarını engellemesi.
  • Farklı ve güzel renk seçenekleri.
    Biz gri rengini kullanıyoruz ve çok beğeniyoruz.
  • Yanınızda başka birisine ihtiyaç duymadan arabayı taşıyabiliyor oluşunuz.
    Genellikle anneler şasesi, puseti derken harap  oluyor ve babaya mutlaka ihtiyaç duyuyor. Doona’nın en büyük işlevi anneyi tek başına bebeği ve arabası ile özgür kılması.
  • Tek elle inanılmaz rahat kullanılması.
    1 hafta boyunca Amsterdam’da bir elimde Doona’da oturan Dafi, bir elimde Google Maps açık telefonumla gezdim. Her yer vızır vızır bisiklet ve hızlı manevralar yapmanız gerekiyor. Toprak, arnavut kaldırım, eğim, ve aklınıza gelebilecek bilimum her yerde çok rahat kullandım. Çünkü gerçekten çok hafif.
  • Az yer kaplaması.
    Özellikle Türkiye’de geniş alanlarda, geniş arabalarda yaşamlarımızı sürdürme alışkanlığımız var, kabul. Peki ya arabanızın bagajı yeterli değilse? Evinizde kallavi bir bebek arabasını bulundurabileceğiniz yeriniz yoksa? İkinci bahsettiğim konu kesinlikle yurtdışında büyük olay. Bizim için Doona büyük kurtarıcı oldu çünkü Amsterdam’da genellikle evler o kadar dar yapılı ki, bebek arabanızı apartmanda ayrı bir yere koymanız veya girişlerde bırakmanız gerekiyor. Doona ise çok rahat her yere sığabiliyor. Baston gibi dikilmiyor. Arabanızın bagajı küçükse endişelenmenize gerek yok çünkü bagaja koyacağınız hiçbir şey yok. Ayaklarını katlayıp arabaya yerleştirecek ve sonra çıkarıp tekrar katlanan ayaklarını açacaksınız. Hepsi bu!
  • Bebeğinizi uyandırmadan hareket edebilmeniz. 
    Evet, içinden alıp ona koy buna koy derken bebeğinizi uyandırmadan hareket edebiliyorsunuz.
  • Oto koltuğu ergonomisinden çok farklı.
    Ne yazık ki Türkiye’de bu bebek arabasına tamamen oto koltuğu muamelesi yapılıyor ve bebek orada duramaz denilerek tüketici bu seçenekten uzaklaştırılıyor. Bizzat yaşadım. Zaten kafası çoktan karışmış ebeveynde çaresizce bu fikri kabulleniyor. Oysa unutulan şu ki; siz hangi bebek arabasını alırsanız alın – düz yatan pusetler hariç – özellikle travel system denilen kapsamlı bebek arabalarında ilk 6 ay hem oto koltuğu hem ana kucağı olarak lanse edilen koltuğu bağlayıp kullanıyorsunuz. Ki inanın onların ergonomisi hiç de iyi olmuyor, bebek içinde durmuyor, başını rahat tutamıyor, her şey hızla kabusa dönüşebiliyor. Bu nedenle Doona bir oto koltuğundan çok daha farklı. Çok daha geniş.
  • Uçağa binebilen bir araba. 
    Evet uçağa puset alınabiliyor, bunu sağlayan bazı havayolları ve uçuş seferleri mevcut. Fakat Doona aslında uçağa alınabilen ilk bebek arabası oluyor. Yine buna alışkın olmayan çok havayolu çalışanı görecek, elinizde boy boy belge, yazışma ve fotoğraflarla “Binebiliyor kardeşim” diye gezecek, fakat kazanan siz olacaksınız. Korkmayın.
  • 1 yaşına kadar kullanılabiliyor.
    Buna da Türkiye’de karşı çıkıyorlar, yok efendim kullanılamaz diye. İnternette boy boy videoları var, arabanın kendisi  de bu iddiada zaten. Bence en az 9-10 ay kullanılabilecek bir araba.
  • Bütçe dostu.
    İşte en tartışmalı alan. Bu araba çok pahalı diyenler duydum. Türkiye’de satış fiyatı en son 1.900 tl idi. Şimdi siz bunu sadece bir oto koltuğu olarak düşünürseniz evet pahalı. Fakat neredeyse ilk 1 sene başka hiçbir şey düşünmeden her işinizi halledecek bir bebek arabası olarak düşünürseniz bence çok ucuz. İlerleyen zamanlarda da bebeğinizin ihtiyaçlarını, kendi ihtiyaçlarınızı, yaşadığınız yeri, sahip olduğunuz imkanları düşünerek baston modellere geçebilirsiniz. Daha doğmadan 5 senelik yatırım gerçekten bana saçma geliyor.
  • Kendine ait aparatları var.
    Örneğin; yağmurluk/rüzgarlık, arabanızı kirletmemesi için özel kılıf, önüne arkasına takabileceğiniz kendi çantaları gibi. Böylece istediğiniz donanıma sahip hale getirebiliyorsunuz. Evet, bir kahve koyacak bölümü ya da altında allah ne verdiyse atabileceğiniz bir sepeti yok. Ama bu bana göre de değil, çünkü metroya tramvaya binerken özellikle tek başına o sepetten fırlayan eşyalarla uğraşarak sinir krizine giremem.
  • Aile içi ilişkileri güçlendirici.
    Bu da ne alaka diyebilirsiniz, ama böyle bir araba aldığınızda eşiniz size her gün teşekkür edecek, taşıdığında ağırlığına ve komplikeliğine içten içe sayıp sövmeyecek, aranızda yanlış taktın, tutmadın, unuttun tartışmaları çıkmayacak, sevginiz çığ gibi büyüyecek, ahaha. Fakat şaka maka bence baya önemli bir madde. Not edin.

Eksileri : 

  • Yağmurluk/Rüzgarlık Aparatı
    Biraz daha esnek kullanıma sahip olabilirmiş. O takılıyken tente de kapalı olduğu için Dafi’yi yerleştirmek biraz zor oluyor. Ama rüzgarı, yağmuru ciddi anlamda koruyor; kalın bir malzeme.
  • Eliniz ile tuttuğunuz Yer
    Yumuşak bir malzeme kullanabilirlermiş. Uzun sürüşlerde elinizi acıtma riski var. Fakat bahsettiğim çok uzun sürüşlerde. Benim gibi bebek arabanız ile 6-7 km yürürseniz falan.
  • Keşke 1 yaştan sonra kullanılabilen bir modeli daha olsa.
  • Çantalarını ekstra almanız gerektiği için arabaya kıyasla biraz pahalı olması.

Biliyorum bu yazı reklam gibi oldu. Ama değil, gerçekten halka hizmet, yeni annelere müjdeli haber sadece. Çünkü bebek arabası denilen olay, hem fiyat skalası hem ürün skalası derken ebeveynleri çileden çıkaran, hangisi iyi, hangisi güzel diye çıldırtan bir konu. Fakat unutulan şu ki, bebek arabası seçimi tamamen kişinin yaşamı ile doğru orantılı olmalı.

Eğer siz zaten şehir dışında yaşıyorsanız, yaşadığınız yerde yollar genişse, tek başınıza araba kullanmıyorsanız, arabanızın bagajı yeterliyse; seyahat ederken indir bindir derdiniz yoksa veya zaten uçak seyahatiniz azsa; şehir içinde toplu taşıma kullanmıyorsanız, alan sizin için çok da önemli bir konu değilse; ağır kaldırabiliyor, heybetli arabaları kontrol edebiliyorsanız Doona sizin çok da büyük fark teşkil etmeyebilir.

Özetle; benim hayatımı kurtaran ve bebekli hayatımızın başlangıcında, devamında kesinlikle verdiğim en iyi karar, yaptığım en iyi tercih olan Doona‘yı deli gibi tavsiye ediyorum. Bazen “keep simple and stupid” felsefesi çok iyidir. Hem de çok çok iyidir.

 

Benim Hamilelik Hikayem : Zorlu Bir Yol

Anne adayı olma sürecim uzun, benim için yorucu, umut kırıcı ama sonunda mucizeli. O yüzden bu yazıda olabildiğince detaylı yaşadığım süreci tüm anne adaylarına ve anne olmak isteyenlere umut olsun, faydalı olsun diye yazacağım. İlgisi, alakası olmayanlar sıkılacaktır. Baştan söylüyorum, başka bir sayfada eğlenmenize bakın.

Benim hikayeme başlamadan önce şu an rahmimde 3 hatrı sayılır, 2 büyümekte olan myom ve bir bebiş taşıdığımı söylemek isterim. En büyük myomum şu an 13.5cm. Doktorlar bana hamile kalmamın çok zor olduğunu hatta tüp bebek bile yapsam bunun sonuç veremeyebileceğini söylediler; çünkü myomlara ek olarak AMH (Anti-Müllerian Hormonu) değerlerim de çok düşüktü. Bu demekti ki, yumurta rezervim azdı. Öğrendim ki, her kadın, her beden farklı! Bana çok zor gelen bir sıkıntı, başkası için belki çok hafifti. Neler neler yaşayan güçlü kadınların hikayelerini okudum aylarca. Ameliyat olmam gerekiyordu, myomlarım alınacak, sonra tekrar düşünülecekti. Çünkü myomlar ile yaşamak da çok zordu. Artık kotlarımın düğmesi kapanmıyor, karnımda kontrolsüz bir şişlik, oturup kalkmak iyice zorlaşıyordu. Tabii hiç hamile kalmadan bir alt batın ameliyatına girmek, burada yapışıklık riski ile karşı karşıya kalmak da ayrı bir sorundu. (Yapışıklık olursa, bir daha asla çocuğunuz olmuyor.) Aslında myom haberlerimi rutin bir kontrolde almadan önce bebek planımız “henüz” yoktu. “Daha 3-4 sene sonra olur bebek” diyen ben, kendimi bir anda kariyer, hayat, evlilik üçgeni içinde bebeğim olmayacak mı soruları ile yüzleşirken buldum. Bunlar benim için kolay değildi, daha yeni evliydik. Bir köpek sahiplenmiştik ve mümkünse “young couple” olarak kariyerlerimizi geliştirecek, hatta ülke değiştirecektik. Bu bebek planı da nereden çıkmıştı?

Ama hayatın planlandığı gibi olmadığı gerçeğini bir kez daha sonuna kadar hissettim ve inişli çıkışlı günlerden sonra “yok yahu ben ameliyat falan olmayacağım gerek kalmayacak” diye kendimi inandırdım. Eşim ve annem buna hafif anlayış göstererek, hafif inanmayarak da olsa gülerek, katılmak istiyorlardı. Ama gerçekler ortadaydı.

Bu “positive vibes only” ruhuna girmem ile birlikte, ki hiç öyle biri değilimdir, bir sonraki ay vücudumda olanlar bana yabancıydı. Önce kendi kendimi inandırdığımı düşündüm. Sonra biraz da hislerimin kuvvetli olması, psişik işlere olan merakım derken, rüyamda bir bebeğim olduğunu gördüm. Anneme, bence ben hamileyim dediğimde hekim olan annem “çok umutlanmayalım, inşallah öyledir.” demişti. (Yani anlayacağınız hepimizden umut damlıyordu.)

Reglim daha gecikmemişken, eczaneden bir hevesle “7 gün önceden bile haber veriyor çok süpersonik” adlı testlerden birini aldım ve evde eşime bile söylemeden uyguladım. Sonuç “tek çizgi” yani “no bebek, no cry” idi. Hevesim kursağımda kaldı ama ben yine de zorladım. (Yani o testlere rağbet etmeyeceksiniz.) Reglim 3 gün gecikir gecikmez soluğu hastanede aldım ve o gün doktorumun orada bulunmamasına rağmen aceleyle bir asistana güvendim. Ben Beta-HCG testi için gitmiştim. Yani kan testi. Fakat uzmanlığı gelmiş asistan gel vajinal ultrason ile bakalım daha net görürüz dedi. İyi dedim. Bunları detaylı yazıyorum çünkü hepimizin başına geliyor ve insan yaşamadan bilmiyor. O heyecan ve merakla insan her şeye he diyor. Aldı beni ultrasona, şöyle bir baktı ve rahim duvarın genişlemiş ama sen 2-3 güne regl olursun yok bir şey dedi. Umutlar yine kırılmıştı. Ben kesin uyduruyordum. Annem yine de yürü kan veriyoruz dedi. Gittik, kan verdim. Eve de moraller bozuk döndüm. Ama bende bir şeyler vardı ve eğer hamile değilsem kesin büyük bir hastalığın eşiğindeydim. (Çünkü benim böyle paniklerim de vardır.)

Eşim o gün izinli ve evdeydi; köpeklerimiz bu sırada 2 olmuştu, ben onları parka çıkarıp hava alacağımı söyledim, eşim de bana yemek yaparak bir nebze de olsa beni mutlu etmeye çalışacağını. Zaten test sonuçları normalde 1 saatte çıkarken maalesef çıkmıyordu, çünkü hastanede sistem çökmüştü, çünkü benim şansımdı.

Eve dönüp yemek yedik, derken aklıma tekrar sistemi zorlamak geldi. Bir baktım ki Beta HCG değerim 180. O kadar araştırmıştım ki, daha önce 0,2 değerini de görmüş biri olarak bunun bir hamilelik olduğunu anladım. Annemi aradım, eşime söyledim. Kimse doğru düzgün sevinemiyordu. Öyle filmlerdeki gibi elimde bir çubuk “hamileyim” diye evin içinde ağlamaklı danslar yapamıyordum. O gece inanamadan geçti.

Sonraki günler boyunca Beta HCG değerinin 2 katına çıkıp çıkmadığı, dış gebelik ve boş gebelik tehlikesi değerlendirildi. (Aman diyorum bunları sakın atlamayın, özellikle dış gebelik tehlikesi çok önemli, hemen hamileyim diye konu komşuyu aramayın.) Tabii benim ömrümden ömür gitti, o ultrasona bakarak geçen sessiz dakikalarda. (Bu arada o uzman doktora buradan sevgilerimi iletiyorum. Ona inansaydım, belki de düşük tehlikesi yaşacaktım. Lütfen tekrar tekrar kontroller yaptırın.)

Sonrası ise tamamen tetikte, tamamen korkulu, myomlar çocuğu ezecek mi, yok efendim Müge nasıl seyahat edecek, şimdi biz ne yapacağız telaşları ile geçti. Yani öyle çiçek gibi bir hamile olamadım. Midem aşırı bulanıyordu, çok sevdiğim yemek yapma ve yeme işi sona ermişti, evin içinde sürekli patates pişiyordu, biri pointer olan 23 kg ve aşırı enerjik köpeğimiz benim üstüme atlamamalı, zıplamamalı ve onu asla gezdirmemeliydim-mümkünse enerjisini atabileceği şekilde eşimin anne/babasının evine gitmeliydi, eşim kısa bir süre sonra yurtdışına taşınıyordu. Yani önümde depresyonun allahı vardı ama sakin olmalıydım.

Eşim taşındı, bulantılar bitti, biz ikinci trimestera (yani ikinci 3 aylık döneme – 4. ay ile başlıyor) progesteron coşkusu ile koca koca büyüttüğüm myomlar ve bir bebişko ile girdik. Evet, myomlar hamilelikte çoğunlukla büyüyor. Elimden geldiği kadar detaylı yazmaya çalıştım ama bu dönem çok ama çok zor geçti. Çünkü ilaç almadan bulantılar ile başetmek, eşim ve köpeklerimden ayrılmak, değişen bedenimi anlamak, kendim dışında korumak zorunda olduğum başka bir canlı olduğunu öğrenme sürecim, hareket kısıtlılıklarım derken yapmadığım araştırma kalmadı. Hala da her gün önüme geleni okuyorum. Şimdiden uyku ekollerini bile öğrendim diyebilirim.

Ayrıca bebiş Türkiye’de doğacak ama bir aksilik ve değişiklik olmazsa yurtdışında büyüyecek. Wow falan demeyin bu da aşırı stres çünkü anası, danası, komşusu, hala kızı, kuzeni toplanıp büyütmeyeceğiz bebişi. Ben ve eşim, bilmediğimiz bir ülkede, bilmediğimiz sağlık sistemi ile, bilmediğimiz metotlar ile büyüteceğiz. Bunun için araştırma seviyem doruklarda. Süreç benim için son hız devam ediyor.

Bu blog ile birlikte, kendi hikayelerimi samimi, açık ve olduğu gibi yazacağım. Çünkü hamilelikte okuduğum her kelime benim için çok değerli. Eminim benim gibi arayışta olan çok insan vardır. Öyle normal doğum yaptım, ve normal doğum yapmayanları kınıyorum, oh yoga ne güzel, çünkü ben yüce bir anneyim hala da taş gibiyim paylaşımları insanın yüreğine oturuyor. Yani hiç mi sorunlu insan yok, bir tek ben mi çekiyorum bu çileleri yarabbim neden ben dediğim çok oldu. İnsan ne kadar bilgili, doktorlar ile çevrili bir halde olursa olsun, günün sonunda o forumlara içini döken kadınlar ile bütünleşiyor. O zaman gerçek kadınlık ve hamilelik süreçlerini görüyor.

Umarım hepimizin hikayeleri bir mucize olur. Umarım hepimiz tüm serüvenleri her ne kadar doğuma kadar karnımızda kocaman bir top ile avokado gibi yaşasak da, sonunda eminim lezzeti bir başka olur.

Umarım anneavokado büyür, genişler ve anneler ile çoğalır.

Sevgiler,

Müge

Uzun Bir Aradan Sonra : Neler Yaşadım?

Elia Dafne doğduğundan beri yalnızca 1 yazı yazabildim. O da onun gelişi ile ilgiliydi ve 2 haftada 2 satır cümleyi zar zor biraraya getirebilmiştim.

Şubat ayının bitmesi ile birlikte artık yavaş yavaş yazılarıma geri dönmek istiyorum. Bu 2 aylık dönemde neredeyse hiç yazı yazmamama rağmen, hala buraya uğrayan insanların olması da ayrıca sevdindirdi, yalan yok 🙂

Bu 10 haftada neler oldu, neler değişti, annelik, kadınlık ve her şey üstüne neler düşündüm.. Aklıma ne geldiyse yazıyorum..

Öncelikle karar verdiğim 2 şey var (bu yazı 2 lerden gidiyor :)) 1.si annelik çok ama çok zor. 2.si annelik çok ama çok güzel.

Gayet basit tespitler değil mi?

Benim için neden zor; çünkü gerçekten tam anlamı ile her şeyi eşim ile birlikte yapma çabamız başlarda çok parlak bir fikir gibi dursa da haftalar ilerledikçe pes edişler ve tükenişler adlı çalışma ile karşımıza çıktı.

Eşim işine geri döndü, Dafi büyüdükçe uykuları azaldı, evdeki işler çoğaldı, kapatılması gereken koliler arttı, yapılması beklenen valizler yığıldı ve bum! ben yokuş aşağı hızla gitmeye başladım.

Burada hemen birilerinin önünüze çıkması gerekiyor, yoksa esas kaosa yakalanmanız an meselesi. Neyse ki bu sırada anneler imdada yetişti de biraz önümü kestiler. Yoksa bam güm kaş göz yararak bir başıma kalacaktım.

Bu esnada, tam yokuş aşağı allah ne verdiyse ilerlerken, bir de pılımızı pırtımızı ince eleyip sık dokuyarak, başka bir ülkeye taşındık.Anneler de yok yani buralarda. Dafi, ben ve eşim başbaşayız. Hatta Dafi ile başbaşayız çünkü eşim işe gidiyor. Hali ile evde kalan anne olarak kendime bir an önce iş düzeni kurmam gerek, yoksa bir başka sıkıntı baş gösteriyor; bu kadar uzun evde olmak ve sadece ev işi ile iştikal etmek bana göre değil. Gerçekten boğucu. Havlularımı fiyonk yapayım, scotch&brite süngerine sim dökeyim gibi aktivitelere ilgim olmadığı için evde bir süre sonra çamaşır, bulaşık, Dafi, yemek çemberinde delirecek gibi oluyorum. Bunu başaran anneleri de alındırmayayım, sadece bana göre değil.

Bütün bu hızlı yolculuğun içinde çok şey öğrendim diyerek bir klasiğe de ben imza atayım, ama dev çarpılmalar insan hayatındabence dev büyümelere eş değer. Yalnızca anne olmak değil, artık bir başka insanın tüm gelişimini, tüm geleceğini, tüm benliğini avuçlarınız arasında bulmak oldukça büyük sorumluluk. Zaten bütün post-partum depresyonların ardında da bu yatıyor. Bu sorumluluğu içselleştirdiğiniz anda da artık eski siz olamıyorsunuz. Hayattan beklentileriniz, amaçlarınız, kişiliğiniz, bugüne kadar iddia ettiğiniz her şey yerle bir oluyor. Mesela, ben uykusuzluğa dayanamam, velev ki uykumu alamazsam veya aniden uyandırılırsam canınıza okurum diyen insanken; zombiler ile kardeş oldum. Oluyor yani. Olunuyor. Veya, güne kahvesiz başlayamam, uyandığım anda bir süre bana dokunmayın kimse ile konuşamam, yüksek sese dayanamam sinirlerim bozuluyor, kendi kendime kalmak istiyorum, biraz kafamı dinlesem olur mu gibi cümleler benim için artık sürreal oldu.

Processed with VSCO with hb1 preset

Her şey ama her şey değişiyor. Fakat çevrenizdekilerin (özellikle yaşıtlarınızın) buna alışması epey zor oluyor. Anne-baba değillerse tabii.

Bin tane fikirle karşınıza çıkanlar; hala sizden aynı tempoyu, aynı yanıt verme kapasitesini, aynı program yapabilme hevesini, aynı muhabbeti bekliyorlar. Tamam, ebeveyn olunca komple değişmek değil bahsettiğimiz ama daha 1.5-2 aylık bebek varken de bir sabredin arkadaş diyemiyorsun, yutkunuyorsun. Hatta bu gibi beklentiler insanda kendini kötü hissetme, suçluluk, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, neden ben, arkadaşlarım artık benimle görüşmeyecekherhalde, sosyal hayatım hiç kalmadı, ben eski ben değilim, eşim ile Dafi olmasa şimdi şunları şunları yapabilirdik gibi serzenişler ile sizi depresyona sokuyor; arkadaşlarınıza ise hiçbir yan etkisi yok.

Bebek ziyareti diye gelip, keşke bakıcı/anneanne falan baksaydı da biz eski günlerdeki gibi takılsaydık beklentilerinden; akşam vakti yapılan programlara çağırılıp “Dafi o saatte uyuyor yalnız” cevaplarına burun kıvıranlara, doğumdan 15 gün sonra bebeğini annesine bırakıp bara gidebilen süper enerjik bir başka anne arkadaştan örnek verenlere, hamileliği boyunca diyetisyenle çalıştığı için abuk doğum yöntemleri tasarlayarak fit kalan bir başka akrabadan dem vuranlara kadar başınızda ciddi bir hayalkırıklığı kümesi oluşuyor. Bunları da bizzat yaşadım.

Ve bu insanların hiçbiri kötü niyetli olmuyor, temel olarak zaten hep sizi düşünüyor, hepsi uzun zamandır tanıdığınız arkadaşlarınız.

Bir de “emiyor mu” meselesi var ki, onu başka bir yazıda ele alacağım. Son zamanların popüler konusu meğer ne kadar gerçekmiş!

Sonuç olarak siz bu akan, değişen ırmağın içinde yıkanıp, aklanıp, ayakta durmaya çalışıyorsunuz. Bir yandan da ameliyat olduğunuzu unutmamak gerek. Sezaryen doğumun bir alt batın ameliyatı olduğunu da, bunun iyileşme sürecinin her ne kadar ayağa kalkıp dans etseniz bile en azından dokularınız henüz dans edemediği için minimum 6 hafta olduğuna da dikkat çekmek gerekiyor. Yani siz ciddi bir badire atlatmış oluyorsunuz, yataktan ne zaman kalktığınızın bir önemi yok!

Ben 6-7. günde baya sokaktaydım, 10. günde Dafi’ye pasaport almak için emniyete falan gitmiştik. Yani bunlar yapılıyor yapılmasına da, bu sizin iyileşmiş olduğunuz anlamını taşımıyor; hatta bir başka atak da şöyle : hani sevgilisinden-eşinden ayrılan insanlar o şok, stres, üzüntü ile bir anda çok mutlu gibi davranırlar, kendilerini sokağa atarlar, bara saza giderler, aşırı bir adrenalin salgılar, sosyalliğin doruğuna ulaşırlar ya; hah işte aynı o şekilde olabiliyor anneler de doğumdan sonra. Ve bunu yaşıtlarınız madalyalık bir durum gibi sizin burnunuza sokuyorlar. Sizden eskiyi istiyorlar, ama artık onun azalmak yerine artarak evrildiğini anlatamıyorsunuz. Kısmet işte.

Kilo verme hırsı da ayrı bir şimşek gibi kafama düştü, saklayamam. Hayatımda hiç bu kadar kilolu olmamıştım. Aynadaki kişiyi tanıyamıyorum, kendimi iyi hissetsem bile biri fotoğrafımı çektiği anda o ekrandaki kişiyi görünce kusasım geliyor. Evet, kendimi bu halimle hiç sevmedim. O yüzden 32 beden pilates hocaları da bir zahmet annelere “kendinizi sevin” çağrıları yapmaktan vazgeçsin. Sevilecek bir yanı yok. Bekara koca boşamak kolay. Elbet verilecek o kilolar diyerek kendimi üzecek kadar sıkıştırıyorum. Çünkü doğum sonrası kilolarını vereyemeyen, üstüne stresle yemeğe sarılan maalesef çok anne var. Geleceği görüyor, arttırıyor ve kilo vermekle saplantılı hale gelmeyi göze alıyorum. Beni motive eden konulardan biri; yaşadığımız yerde oldukça büyük, insanların bebekleri, köpekleri, bisikletleri ile gitmekten çekinmediği parklar var. Dafi bebek arabasında uyumayı çok seviyor. Bol yürüyüş beni bekler. Diğer bir motivasyon kaynağım da vejetaryen beslenmenin burada gerçekten kolay oluşu. Türkiye’de gerçekten emek istiyor, özellikle annelik döneminde fırsat bulamadığınızda kendinizi makarna, pilava düşmüş olarak buluyorsunuz. Umudum bunları fırsata çevirebilmek.

Neyse ki bütün bunların ortasında dolu dolu 10 hafta geçti bile.

Dafi çok şükür sağlıklı, uyumlu, komik bir bebek. Onunla olmayı, onu tanımayı, onu yaşamayı seviyorum. Evimize küçük bir insan daha katıldı, bu fikri de çok seviyorum. Ne onu kendime bağımlı, ne de kendimi ona bağımlı hale getirmeden; özgür, sevgi dolu, saygı dolu (evet bebek de olsa ciddi anlamda saygıya ihtiyacı var), yaratıcı bir ilişkimiz olsun istiyorum.

Evet, onun için her şeyi yapabilirim; evet o her şeye değer. Ama kendimi de unutmamam, fakat bunu eski Müge olmaya çalışarak değil, yeni, katlanmış, büyümüş, öğrenmiş, değerlenmiş, farketmiş, seçimlerini gözden geçirmiş, zevklerini elemiş, güncellemiş bir Müge olarak yapmayı öğrenmem gerek.

Bu aralar günlerim bunları düşünerek, hayattan biraz daha anlayış dileyerek, sahip olduğumuz tüm şanslara ve güzelliklere şükrederek geçiyor.

Yazamadığım 10 haftada roller costerın en önünde oturuyordum.

Bundan sonra biraz daha arka sıralara geçip etrafıma bakabileceğim,

Sevgiler.

Müge

 

 

37. Hafta : Elia Dafne’nin Gelişi

Günler geçti ve haftalar.. Şimdi Elia Dafne’nin 21. gününde bitirebilirsem hafta hafta yazdığım hamileliğime bir doğum yazısı ile veda etmek istiyorum. (Yazıyı 28. gününde bitirebildim.) 

Hamileyken benim de en büyük meraklarımdan biriydi doğum serüvenleri. Doğum videolarını bile izlerken, kadınların yüz ifadelerini gözler; kötü hikayeleri ise riskler kategorisinde hafızaya kaydederdim. Çünkü özellikle ilk doğumunuz ise belirsizliğe doğru ilerlerken mutlaka empati kurabileceğiniz hikayeler arıyorsunuz. (Yok ben aramıyorum diyorsanız o zaman siz başka bir yazıya geçebilirsiniz.) 

Doğum Belirtileri Var Mıydı, Bir Anda Nasıl Gerçekleşti?

Doğum belirtilerinin hiçbirini yaşamadım diyebilirim çünkü ne suyum geldi, ne kasılmalarım 3 dakika arayla gelmeye başladı, ne nişan dedikleri belirti ile karşılaştım (önceden bir kan pıhtısının gelmesi). Bu klasik belirtilerin hiçbiri bende yoktu, ama zaten hamileliğim de çok klasik sayılmazdı.

Her şey alıştığımız gibi giderken, doktorumun önerisi ile 38. hafta sezaryen kararını vermiştik. Hem plasentanın myomlar tarafından hücuma uğramış olması, hem de artık bebeğin yer darlığı nedeni ile bu karar herkes için sağlıklıydı. Fakat 5 Aralık günü kasılmalarımın arttığını hissediyordum ama doğum yapacak kadar da sık sayılmazdı. Kasıklarımda biraz ağrı vardı ama tam da sancı değildi. O geceyi “yine alıştığım belirtiler, nasıl olsa gece gece hastaneye gitsem bir şey değişmeyecek” diyerek ve Harry Potter izleyerek geçirdim. 6 Aralık günü Arda (eşim), Tuna (eşimin kardeşi) ve ben beraber kahvaltı yapmak için bizim evde beklerken, bir türlü kahvaltıya inemedim. Farklı hissediyordum ve hafif hafif ağrım vardı. Saat 14.00 sularında bu direnişi kırıp annemle konuştuktan sonra doktoruma ulaştım ve hastaneye gelerek bir NST çekilmemi söyledi. Bu test ile kasılmalarınıza ve bebeğinizin karnınızdaki stres seviyesine bakıyorlar. Aynı zamanda kalp atış hızı da doğumun yaklaşıp yaklaşmadığı hakkında belirleyici oluyor.

NST sonucunda yine orada bulunan görevli uzman doktor inceleyerek “sorun yok, eve gidebilirsin, suyun gelirse haber verirsin” şeklinde bir telkin vermişken; sonucu doktoruma gönderdiğimde geceyi doğumhanede geçirmemi söyledi. (Hatırlarsanız Hakkımda kısmında da gebelik kontrolümde de sen hamile değilsin diyen bir uzman doktor ile karşılaşmıştım. Gerçekten bu uzman doktorlara güvenerek hareket etsem şu an ne halde olurdum acaba?) Sadece bir NST için çıkmıştık evden, neler oluyordu, winter is coming gerçek miydi? Bu duygular ile apar topar doğumhaneye yatırıldım. Gece boyunca NST karnımda, ameliyat önlüğü üstümde, annem doğumhanenin bir köşesine kıvrılmış uykusuz bir şekilde bekledim. Sabah 07:30 da doktorum gelmişti. Çanlar benim için çalıyordu.

Korktuğum Gibi Mi Oldu? Nasıl Hissettim? 

Bi’ kere ameliyathane, ameliyat, kesilmek, anestezi; bütün bu kelimeler benim bayılıp kalmam için yeter de artar bile. O kadar korkağım ve o kadar fobik hissediyorum. Fakat sonradan öğrendiğime göre tansiyonum bu gibi durumlarda çok hızlı oynayabiliyormuş. Bayılıp ayılmalarım ondanmış. O nedenle doğuma çok korkarak girdim. Öyle birçokları gibi güle oynaya, takma kirpiklerim ve porselen makyajımla kameralara el sallayamadım. Özellikle epiduralden duyduğum korku çok büyüktü. Bunu detaylı anlatmayacağım çünkü merak edenler detaylarını birçok kaynaktan okuyabilir. Şimdi durduk yere korkmasın kimse. Ama şunu söyleyebilirim, doğumun en zor tarafı ne elimin üstüne ve koluma açılan kalın damar yolları, ne kesilen karnımdı; en kötü an hala hissettiğim epidural anıydı. Alanında gerçekten en iyilerden bir anestezi doktoru ile ameliyata girmeme rağmen, yaşadığım o his sanırım senelerce hafızamda yer edecek. AMA tekrar dediğim gibi, bebiş bekleyenler veya henüz hamile olmayanlar siz bu söylediklerimi unutun, herkesin tecrübesi farklı.

Sonrası ise beni oyalamaya çalışan anestezi uzmanları, konuşmalar, sabır cümleleri ve bir ağlama ile devam etti. Dafne’nin ağlamasını duyduğumda, ameliyathanedeki herkese isminin anlamını anlatıyordum. Ve bir anda coşkuyla ağladı Dafne. O ağlama sesinde neler hissettiğimi burada yazmak istesem de tarif edemem. Kullanmayı sevdiğim kelimeler bile gerçekten yetersiz. Minicik eli ile parmağımı tuttuğu an, ağlamak ile şoka girmek arasında kaldığım dakikalar.. Hala Elia Dafne’nin karnımdan çıktığına inanamıyorum.

Doğum Sonrası Nasıldı, Neler Hissettim?

Bu aralar çok sevdiğim yazar #hihieved in dediği gibi hiçbir şey hayallerimde kurduğumla tabii ki örtüşmedi. Gönül isterdi ki lavanta kokulu hastane odamda, Frank Sinatra şarkıları eşliğinde, mis kokulu bebeğime sarılarak sakince emzireyim. Maalesef bunların hiçbiri olmadı.

3 kere oda değiştirdim. Odada kış olduğu için klimanın soğutucu tarafı çalışmıyordu ve ben 40 derece olmuş küçücük hastane odasında lohusa hormonlarımla buram buram terliyordum. Cam açılmasını isteyemiyordum çünkü bebek üşürdü. Fakat nasıl üşüyecekti anlayamıyordum çünkü bebekler için 20-22 derece ideal denilirken, biz 40 derecelik odada Dafne’yi polar battaniyelere sararak uyutuyorduk.

Yataktan kalkmak bir yana; sondaya bağlı, belden aşağım tutmayan halde, sırtımda hala epiduralden kalan katater (iğne – böylece ağrım olunca ilaç vermeye devam edebiliyorlar), kolumda ve sol elimin üstünde damar yolları boylu boyunca uzanıyordum. Elia Dafne bir köşede uslu uslu uyuyordu. Başka bir yazıda detaylı olarak ele alacağım emzirme konusu ise büyülü bir bağ olmaktan çıkıp, gelen giden hemşirenin gözlerini yarım yamalak açabildiğin anda bebeği göğsüne bastırıp durduğu, meme uçlarını çekiştirdiği kabus gibi bir deneyimdi. Sezaryen ile doğum yaptığım için sütüm olmasına rağmen yeterli miktarda değildi; bunu da 2. gün Dafne ciddi kilo kaybı yaşayınca anladık. Yoksa bebek emiyorsa, sen de bebeği göğsünde tutuyorsan kimse için sorun yok. Aç mı çocuk, ne önemi var, maksat emsin, elbet artar sütün sen sabret, ne halde olduğunun önemi yok sakın uyuma, çocuk ağlıyor mu mahvoluyor mu yok canım olur mu öyle şey koy memene sussun sonuçta gelir sütün. Ah bu düşünce silsileleri ah.. Ve böylece 2. günden %7 kilo kaybı yaşayan ve yenidoğan sarılığına sürüklenen Dafne ile başbaşaydık. Neyse ki hızla toparladık, bunun hikayesini  dediğim gibi başka bir yazıda anlatacağım.

Hissetiklerimi ne kadar detaylandırabilirim bilmiyorum. Yürümemi istemelerine rağmen ben uzunca bir süre yataktan çıkamadım. Gelen giden insanların gelmelerini doğum öncesinde ne kadar istemiş olsam da, o anda korkunç hissettim. Yanıma dizi dizi aldığım gecelik, pijama kreasyonlarından sadece en yakası paçası dağılmış olanı giyerek günleri geçirdim. Bebeğim oradaydı, bana emzirmem için verdiklerinde kolumdaki, elimdeki damar yolları Dafne’ye batıyordu, şöyle birbirimize bakıp koklaşmamız için zaman yoktu.

Evet, hastane günlerini hatırlamak bile istemiyorum. Belki sonra komik bir dille anlatabilirim. Yani siz emzirirken fotoğrafınızı çekmek isteyenler bile çıkabiliyor, siz hesaplayın işte.

Elia Dafne ile Günler Nasıl? 

Doğumdan sonra en iyi hissettiğim zaman, Arda, ben ve Elia Dafne evimizde başbaşa kaldığımız zamandı. Gerçekten hastane günleri sona ermişti, kargaşa sona ermişti, başımda gelip her kafadan başka ses çıkaran hemşireler bitmişti, evimizin huzurunda bizbizeydik.

Ailelerimiz de bize mesafe tanıdı ve bu deneyimi ebeveyn olarak ikimizin yaşamasına gerçekten izin verdi. Arda ile bir sistem kurduk. Baştan yakalamak istediğimiz bir düzenin temel taşlarını atmaya çalıştık. Ve bunu ikimiz de sevdik.

Şimdilik bu düzenin içinde bir o yana bir bu yana savruluyoruz ve 1 ay sonra her şey tamamen değiştiğinde neler yaşayacağımızı merakla bekliyoruz.

Tam olarak istediklerimi ilk defa anlatabildim mi bilmiyorum. İlk defa bir yazıdan hiç emin değilim. Çünkü son derece uykusuz, darma duman, aklını toplayamayan bir vaziyetteyim. Fakat huzurluyum. Fakat iyi hissediyorum. Fakat başarmış hissediyorum. Daha ne olsun.

Hoşgeldin Elia, Hoşgeldin Dafne,

İyi ki geldin kızım.