Bebekli Hayatımın En İyi Seçimi : Doona

Processed with VSCO with hb1 preset

Ben bu tavsiye yazısını yazacağımı daha Doona’yı almadan biliyordum; biraz iddialı olacak ama gerçekten bayılmıştım bu ufak tefek, pratik ve dünya tatlısı bebek arabasına. Evet, adı Doona. Simple Parenting adlı bir firmanın. Adı üstünde basit ebeveynlik. Kallavi büyüklükteki bebek arabalarını, oto koltuklarını, ana kucaklarını, pusetlerini tak çıkar derken kafası atan bir baba tarafından tasarlanmış. Türkiye’de mağazalarda teşhiri hamilelik dönemimde ve en son yoktu. İnternetten videolarını izleyerek sipariş verdik. Türkiye’de satışı var. Medizane firması getirtiyor. Hiç görmeden aldığım bu bebek arabası, çocuklu hayatımın başlangıcında kesinlikle oyun değiştirici oldu. Her görenin önce anlamakta zorluk çektiği, sonra bayıldığı bir araba. Özellikle uçak yolculuğu ve metropol şehir hayatı için ideal. Yurtdışında ise oradan oraya hızlı hareket ederken gerçekten inanılmaz işime yaradı.

Artılarını eksilerini ve neden tavsiye ettiğimi detaylıca yazmak istedim, umarım işinize yarar.

Artıları : 

  • En en en büyük artısı, otomatik olarak katlanıp açılabilen ayaklarının olması. 
  • İki saniye önce oto koltuğu iken, birden bebek arabasına dönüşebilmesi.
  • Yenidoğan eklentisi ile ilk günden itibaren kullanılabilmesi.
    Biz Dafi’yi hastane çıkışında kolaylıkla oturtmuştuk.
  • Baş destekleyici eklentisi ile güvenli yolculuk imkanı, baş sarsıntılarını engellemesi.
  • Farklı ve güzel renk seçenekleri.
    Biz gri rengini kullanıyoruz ve çok beğeniyoruz.
  • Yanınızda başka birisine ihtiyaç duymadan arabayı taşıyabiliyor oluşunuz.
    Genellikle anneler şasesi, puseti derken harap  oluyor ve babaya mutlaka ihtiyaç duyuyor. Doona’nın en büyük işlevi anneyi tek başına bebeği ve arabası ile özgür kılması.
  • Tek elle inanılmaz rahat kullanılması.
    1 hafta boyunca Amsterdam’da bir elimde Doona’da oturan Dafi, bir elimde Google Maps açık telefonumla gezdim. Her yer vızır vızır bisiklet ve hızlı manevralar yapmanız gerekiyor. Toprak, arnavut kaldırım, eğim, ve aklınıza gelebilecek bilimum her yerde çok rahat kullandım. Çünkü gerçekten çok hafif.
  • Az yer kaplaması.
    Özellikle Türkiye’de geniş alanlarda, geniş arabalarda yaşamlarımızı sürdürme alışkanlığımız var, kabul. Peki ya arabanızın bagajı yeterli değilse? Evinizde kallavi bir bebek arabasını bulundurabileceğiniz yeriniz yoksa? İkinci bahsettiğim konu kesinlikle yurtdışında büyük olay. Bizim için Doona büyük kurtarıcı oldu çünkü Amsterdam’da genellikle evler o kadar dar yapılı ki, bebek arabanızı apartmanda ayrı bir yere koymanız veya girişlerde bırakmanız gerekiyor. Doona ise çok rahat her yere sığabiliyor. Baston gibi dikilmiyor. Arabanızın bagajı küçükse endişelenmenize gerek yok çünkü bagaja koyacağınız hiçbir şey yok. Ayaklarını katlayıp arabaya yerleştirecek ve sonra çıkarıp tekrar katlanan ayaklarını açacaksınız. Hepsi bu!
  • Bebeğinizi uyandırmadan hareket edebilmeniz. 
    Evet, içinden alıp ona koy buna koy derken bebeğinizi uyandırmadan hareket edebiliyorsunuz.
  • Oto koltuğu ergonomisinden çok farklı.
    Ne yazık ki Türkiye’de bu bebek arabasına tamamen oto koltuğu muamelesi yapılıyor ve bebek orada duramaz denilerek tüketici bu seçenekten uzaklaştırılıyor. Bizzat yaşadım. Zaten kafası çoktan karışmış ebeveynde çaresizce bu fikri kabulleniyor. Oysa unutulan şu ki; siz hangi bebek arabasını alırsanız alın – düz yatan pusetler hariç – özellikle travel system denilen kapsamlı bebek arabalarında ilk 6 ay hem oto koltuğu hem ana kucağı olarak lanse edilen koltuğu bağlayıp kullanıyorsunuz. Ki inanın onların ergonomisi hiç de iyi olmuyor, bebek içinde durmuyor, başını rahat tutamıyor, her şey hızla kabusa dönüşebiliyor. Bu nedenle Doona bir oto koltuğundan çok daha farklı. Çok daha geniş.
  • Uçağa binebilen bir araba. 
    Evet uçağa puset alınabiliyor, bunu sağlayan bazı havayolları ve uçuş seferleri mevcut. Fakat Doona aslında uçağa alınabilen ilk bebek arabası oluyor. Yine buna alışkın olmayan çok havayolu çalışanı görecek, elinizde boy boy belge, yazışma ve fotoğraflarla “Binebiliyor kardeşim” diye gezecek, fakat kazanan siz olacaksınız. Korkmayın.
  • 1 yaşına kadar kullanılabiliyor.
    Buna da Türkiye’de karşı çıkıyorlar, yok efendim kullanılamaz diye. İnternette boy boy videoları var, arabanın kendisi  de bu iddiada zaten. Bence en az 9-10 ay kullanılabilecek bir araba.
  • Bütçe dostu.
    İşte en tartışmalı alan. Bu araba çok pahalı diyenler duydum. Türkiye’de satış fiyatı en son 1.900 tl idi. Şimdi siz bunu sadece bir oto koltuğu olarak düşünürseniz evet pahalı. Fakat neredeyse ilk 1 sene başka hiçbir şey düşünmeden her işinizi halledecek bir bebek arabası olarak düşünürseniz bence çok ucuz. İlerleyen zamanlarda da bebeğinizin ihtiyaçlarını, kendi ihtiyaçlarınızı, yaşadığınız yeri, sahip olduğunuz imkanları düşünerek baston modellere geçebilirsiniz. Daha doğmadan 5 senelik yatırım gerçekten bana saçma geliyor.
  • Kendine ait aparatları var.
    Örneğin; yağmurluk/rüzgarlık, arabanızı kirletmemesi için özel kılıf, önüne arkasına takabileceğiniz kendi çantaları gibi. Böylece istediğiniz donanıma sahip hale getirebiliyorsunuz. Evet, bir kahve koyacak bölümü ya da altında allah ne verdiyse atabileceğiniz bir sepeti yok. Ama bu bana göre de değil, çünkü metroya tramvaya binerken özellikle tek başına o sepetten fırlayan eşyalarla uğraşarak sinir krizine giremem.
  • Aile içi ilişkileri güçlendirici.
    Bu da ne alaka diyebilirsiniz, ama böyle bir araba aldığınızda eşiniz size her gün teşekkür edecek, taşıdığında ağırlığına ve komplikeliğine içten içe sayıp sövmeyecek, aranızda yanlış taktın, tutmadın, unuttun tartışmaları çıkmayacak, sevginiz çığ gibi büyüyecek, ahaha. Fakat şaka maka bence baya önemli bir madde. Not edin.

Eksileri : 

  • Yağmurluk/Rüzgarlık Aparatı
    Biraz daha esnek kullanıma sahip olabilirmiş. O takılıyken tente de kapalı olduğu için Dafi’yi yerleştirmek biraz zor oluyor. Ama rüzgarı, yağmuru ciddi anlamda koruyor; kalın bir malzeme.
  • Eliniz ile tuttuğunuz Yer
    Yumuşak bir malzeme kullanabilirlermiş. Uzun sürüşlerde elinizi acıtma riski var. Fakat bahsettiğim çok uzun sürüşlerde. Benim gibi bebek arabanız ile 6-7 km yürürseniz falan.
  • Keşke 1 yaştan sonra kullanılabilen bir modeli daha olsa.
  • Çantalarını ekstra almanız gerektiği için arabaya kıyasla biraz pahalı olması.

Biliyorum bu yazı reklam gibi oldu. Ama değil, gerçekten halka hizmet, yeni annelere müjdeli haber sadece. Çünkü bebek arabası denilen olay, hem fiyat skalası hem ürün skalası derken ebeveynleri çileden çıkaran, hangisi iyi, hangisi güzel diye çıldırtan bir konu. Fakat unutulan şu ki, bebek arabası seçimi tamamen kişinin yaşamı ile doğru orantılı olmalı.

Eğer siz zaten şehir dışında yaşıyorsanız, yaşadığınız yerde yollar genişse, tek başınıza araba kullanmıyorsanız, arabanızın bagajı yeterliyse; seyahat ederken indir bindir derdiniz yoksa veya zaten uçak seyahatiniz azsa; şehir içinde toplu taşıma kullanmıyorsanız, alan sizin için çok da önemli bir konu değilse; ağır kaldırabiliyor, heybetli arabaları kontrol edebiliyorsanız Doona sizin çok da büyük fark teşkil etmeyebilir.

Özetle; benim hayatımı kurtaran ve bebekli hayatımızın başlangıcında, devamında kesinlikle verdiğim en iyi karar, yaptığım en iyi tercih olan Doona‘yı deli gibi tavsiye ediyorum. Bazen “keep simple and stupid” felsefesi çok iyidir. Hem de çok çok iyidir.

 

Benim Hamilelik Hikayem : Zorlu Bir Yol

Anne adayı olma sürecim uzun, benim için yorucu, umut kırıcı ama sonunda mucizeli. O yüzden bu yazıda olabildiğince detaylı yaşadığım süreci tüm anne adaylarına ve anne olmak isteyenlere umut olsun, faydalı olsun diye yazacağım. İlgisi, alakası olmayanlar sıkılacaktır. Baştan söylüyorum, başka bir sayfada eğlenmenize bakın.

Benim hikayeme başlamadan önce şu an rahmimde 3 hatrı sayılır, 2 büyümekte olan myom ve bir bebiş taşıdığımı söylemek isterim. En büyük myomum şu an 13.5cm. Doktorlar bana hamile kalmamın çok zor olduğunu hatta tüp bebek bile yapsam bunun sonuç veremeyebileceğini söylediler; çünkü myomlara ek olarak AMH (Anti-Müllerian Hormonu) değerlerim de çok düşüktü. Bu demekti ki, yumurta rezervim azdı. Öğrendim ki, her kadın, her beden farklı! Bana çok zor gelen bir sıkıntı, başkası için belki çok hafifti. Neler neler yaşayan güçlü kadınların hikayelerini okudum aylarca. Ameliyat olmam gerekiyordu, myomlarım alınacak, sonra tekrar düşünülecekti. Çünkü myomlar ile yaşamak da çok zordu. Artık kotlarımın düğmesi kapanmıyor, karnımda kontrolsüz bir şişlik, oturup kalkmak iyice zorlaşıyordu. Tabii hiç hamile kalmadan bir alt batın ameliyatına girmek, burada yapışıklık riski ile karşı karşıya kalmak da ayrı bir sorundu. (Yapışıklık olursa, bir daha asla çocuğunuz olmuyor.) Aslında myom haberlerimi rutin bir kontrolde almadan önce bebek planımız “henüz” yoktu. “Daha 3-4 sene sonra olur bebek” diyen ben, kendimi bir anda kariyer, hayat, evlilik üçgeni içinde bebeğim olmayacak mı soruları ile yüzleşirken buldum. Bunlar benim için kolay değildi, daha yeni evliydik. Bir köpek sahiplenmiştik ve mümkünse “young couple” olarak kariyerlerimizi geliştirecek, hatta ülke değiştirecektik. Bu bebek planı da nereden çıkmıştı?

Ama hayatın planlandığı gibi olmadığı gerçeğini bir kez daha sonuna kadar hissettim ve inişli çıkışlı günlerden sonra “yok yahu ben ameliyat falan olmayacağım gerek kalmayacak” diye kendimi inandırdım. Eşim ve annem buna hafif anlayış göstererek, hafif inanmayarak da olsa gülerek, katılmak istiyorlardı. Ama gerçekler ortadaydı.

Bu “positive vibes only” ruhuna girmem ile birlikte, ki hiç öyle biri değilimdir, bir sonraki ay vücudumda olanlar bana yabancıydı. Önce kendi kendimi inandırdığımı düşündüm. Sonra biraz da hislerimin kuvvetli olması, psişik işlere olan merakım derken, rüyamda bir bebeğim olduğunu gördüm. Anneme, bence ben hamileyim dediğimde hekim olan annem “çok umutlanmayalım, inşallah öyledir.” demişti. (Yani anlayacağınız hepimizden umut damlıyordu.)

Reglim daha gecikmemişken, eczaneden bir hevesle “7 gün önceden bile haber veriyor çok süpersonik” adlı testlerden birini aldım ve evde eşime bile söylemeden uyguladım. Sonuç “tek çizgi” yani “no bebek, no cry” idi. Hevesim kursağımda kaldı ama ben yine de zorladım. (Yani o testlere rağbet etmeyeceksiniz.) Reglim 3 gün gecikir gecikmez soluğu hastanede aldım ve o gün doktorumun orada bulunmamasına rağmen aceleyle bir asistana güvendim. Ben Beta-HCG testi için gitmiştim. Yani kan testi. Fakat uzmanlığı gelmiş asistan gel vajinal ultrason ile bakalım daha net görürüz dedi. İyi dedim. Bunları detaylı yazıyorum çünkü hepimizin başına geliyor ve insan yaşamadan bilmiyor. O heyecan ve merakla insan her şeye he diyor. Aldı beni ultrasona, şöyle bir baktı ve rahim duvarın genişlemiş ama sen 2-3 güne regl olursun yok bir şey dedi. Umutlar yine kırılmıştı. Ben kesin uyduruyordum. Annem yine de yürü kan veriyoruz dedi. Gittik, kan verdim. Eve de moraller bozuk döndüm. Ama bende bir şeyler vardı ve eğer hamile değilsem kesin büyük bir hastalığın eşiğindeydim. (Çünkü benim böyle paniklerim de vardır.)

Eşim o gün izinli ve evdeydi; köpeklerimiz bu sırada 2 olmuştu, ben onları parka çıkarıp hava alacağımı söyledim, eşim de bana yemek yaparak bir nebze de olsa beni mutlu etmeye çalışacağını. Zaten test sonuçları normalde 1 saatte çıkarken maalesef çıkmıyordu, çünkü hastanede sistem çökmüştü, çünkü benim şansımdı.

Eve dönüp yemek yedik, derken aklıma tekrar sistemi zorlamak geldi. Bir baktım ki Beta HCG değerim 180. O kadar araştırmıştım ki, daha önce 0,2 değerini de görmüş biri olarak bunun bir hamilelik olduğunu anladım. Annemi aradım, eşime söyledim. Kimse doğru düzgün sevinemiyordu. Öyle filmlerdeki gibi elimde bir çubuk “hamileyim” diye evin içinde ağlamaklı danslar yapamıyordum. O gece inanamadan geçti.

Sonraki günler boyunca Beta HCG değerinin 2 katına çıkıp çıkmadığı, dış gebelik ve boş gebelik tehlikesi değerlendirildi. (Aman diyorum bunları sakın atlamayın, özellikle dış gebelik tehlikesi çok önemli, hemen hamileyim diye konu komşuyu aramayın.) Tabii benim ömrümden ömür gitti, o ultrasona bakarak geçen sessiz dakikalarda. (Bu arada o uzman doktora buradan sevgilerimi iletiyorum. Ona inansaydım, belki de düşük tehlikesi yaşacaktım. Lütfen tekrar tekrar kontroller yaptırın.)

Sonrası ise tamamen tetikte, tamamen korkulu, myomlar çocuğu ezecek mi, yok efendim Müge nasıl seyahat edecek, şimdi biz ne yapacağız telaşları ile geçti. Yani öyle çiçek gibi bir hamile olamadım. Midem aşırı bulanıyordu, çok sevdiğim yemek yapma ve yeme işi sona ermişti, evin içinde sürekli patates pişiyordu, biri pointer olan 23 kg ve aşırı enerjik köpeğimiz benim üstüme atlamamalı, zıplamamalı ve onu asla gezdirmemeliydim-mümkünse enerjisini atabileceği şekilde eşimin anne/babasının evine gitmeliydi, eşim kısa bir süre sonra yurtdışına taşınıyordu. Yani önümde depresyonun allahı vardı ama sakin olmalıydım.

Eşim taşındı, bulantılar bitti, biz ikinci trimestera (yani ikinci 3 aylık döneme – 4. ay ile başlıyor) progesteron coşkusu ile koca koca büyüttüğüm myomlar ve bir bebişko ile girdik. Evet, myomlar hamilelikte çoğunlukla büyüyor. Elimden geldiği kadar detaylı yazmaya çalıştım ama bu dönem çok ama çok zor geçti. Çünkü ilaç almadan bulantılar ile başetmek, eşim ve köpeklerimden ayrılmak, değişen bedenimi anlamak, kendim dışında korumak zorunda olduğum başka bir canlı olduğunu öğrenme sürecim, hareket kısıtlılıklarım derken yapmadığım araştırma kalmadı. Hala da her gün önüme geleni okuyorum. Şimdiden uyku ekollerini bile öğrendim diyebilirim.

Ayrıca bebiş Türkiye’de doğacak ama bir aksilik ve değişiklik olmazsa yurtdışında büyüyecek. Wow falan demeyin bu da aşırı stres çünkü anası, danası, komşusu, hala kızı, kuzeni toplanıp büyütmeyeceğiz bebişi. Ben ve eşim, bilmediğimiz bir ülkede, bilmediğimiz sağlık sistemi ile, bilmediğimiz metotlar ile büyüteceğiz. Bunun için araştırma seviyem doruklarda. Süreç benim için son hız devam ediyor.

Bu blog ile birlikte, kendi hikayelerimi samimi, açık ve olduğu gibi yazacağım. Çünkü hamilelikte okuduğum her kelime benim için çok değerli. Eminim benim gibi arayışta olan çok insan vardır. Öyle normal doğum yaptım, ve normal doğum yapmayanları kınıyorum, oh yoga ne güzel, çünkü ben yüce bir anneyim hala da taş gibiyim paylaşımları insanın yüreğine oturuyor. Yani hiç mi sorunlu insan yok, bir tek ben mi çekiyorum bu çileleri yarabbim neden ben dediğim çok oldu. İnsan ne kadar bilgili, doktorlar ile çevrili bir halde olursa olsun, günün sonunda o forumlara içini döken kadınlar ile bütünleşiyor. O zaman gerçek kadınlık ve hamilelik süreçlerini görüyor.

Umarım hepimizin hikayeleri bir mucize olur. Umarım hepimiz tüm serüvenleri her ne kadar doğuma kadar karnımızda kocaman bir top ile avokado gibi yaşasak da, sonunda eminim lezzeti bir başka olur.

Umarım anneavokado büyür, genişler ve anneler ile çoğalır.

Sevgiler,

Müge

Uzun Bir Aradan Sonra : Neler Yaşadım?

Elia Dafne doğduğundan beri yalnızca 1 yazı yazabildim. O da onun gelişi ile ilgiliydi ve 2 haftada 2 satır cümleyi zar zor biraraya getirebilmiştim.

Şubat ayının bitmesi ile birlikte artık yavaş yavaş yazılarıma geri dönmek istiyorum. Bu 2 aylık dönemde neredeyse hiç yazı yazmamama rağmen, hala buraya uğrayan insanların olması da ayrıca sevdindirdi, yalan yok 🙂

Bu 10 haftada neler oldu, neler değişti, annelik, kadınlık ve her şey üstüne neler düşündüm.. Aklıma ne geldiyse yazıyorum..

Öncelikle karar verdiğim 2 şey var (bu yazı 2 lerden gidiyor :)) 1.si annelik çok ama çok zor. 2.si annelik çok ama çok güzel.

Gayet basit tespitler değil mi?

Benim için neden zor; çünkü gerçekten tam anlamı ile her şeyi eşim ile birlikte yapma çabamız başlarda çok parlak bir fikir gibi dursa da haftalar ilerledikçe pes edişler ve tükenişler adlı çalışma ile karşımıza çıktı.

Eşim işine geri döndü, Dafi büyüdükçe uykuları azaldı, evdeki işler çoğaldı, kapatılması gereken koliler arttı, yapılması beklenen valizler yığıldı ve bum! ben yokuş aşağı hızla gitmeye başladım.

Burada hemen birilerinin önünüze çıkması gerekiyor, yoksa esas kaosa yakalanmanız an meselesi. Neyse ki bu sırada anneler imdada yetişti de biraz önümü kestiler. Yoksa bam güm kaş göz yararak bir başıma kalacaktım.

Bu esnada, tam yokuş aşağı allah ne verdiyse ilerlerken, bir de pılımızı pırtımızı ince eleyip sık dokuyarak, başka bir ülkeye taşındık.Anneler de yok yani buralarda. Dafi, ben ve eşim başbaşayız. Hatta Dafi ile başbaşayız çünkü eşim işe gidiyor. Hali ile evde kalan anne olarak kendime bir an önce iş düzeni kurmam gerek, yoksa bir başka sıkıntı baş gösteriyor; bu kadar uzun evde olmak ve sadece ev işi ile iştikal etmek bana göre değil. Gerçekten boğucu. Havlularımı fiyonk yapayım, scotch&brite süngerine sim dökeyim gibi aktivitelere ilgim olmadığı için evde bir süre sonra çamaşır, bulaşık, Dafi, yemek çemberinde delirecek gibi oluyorum. Bunu başaran anneleri de alındırmayayım, sadece bana göre değil.

Bütün bu hızlı yolculuğun içinde çok şey öğrendim diyerek bir klasiğe de ben imza atayım, ama dev çarpılmalar insan hayatındabence dev büyümelere eş değer. Yalnızca anne olmak değil, artık bir başka insanın tüm gelişimini, tüm geleceğini, tüm benliğini avuçlarınız arasında bulmak oldukça büyük sorumluluk. Zaten bütün post-partum depresyonların ardında da bu yatıyor. Bu sorumluluğu içselleştirdiğiniz anda da artık eski siz olamıyorsunuz. Hayattan beklentileriniz, amaçlarınız, kişiliğiniz, bugüne kadar iddia ettiğiniz her şey yerle bir oluyor. Mesela, ben uykusuzluğa dayanamam, velev ki uykumu alamazsam veya aniden uyandırılırsam canınıza okurum diyen insanken; zombiler ile kardeş oldum. Oluyor yani. Olunuyor. Veya, güne kahvesiz başlayamam, uyandığım anda bir süre bana dokunmayın kimse ile konuşamam, yüksek sese dayanamam sinirlerim bozuluyor, kendi kendime kalmak istiyorum, biraz kafamı dinlesem olur mu gibi cümleler benim için artık sürreal oldu.

Processed with VSCO with hb1 preset

Her şey ama her şey değişiyor. Fakat çevrenizdekilerin (özellikle yaşıtlarınızın) buna alışması epey zor oluyor. Anne-baba değillerse tabii.

Bin tane fikirle karşınıza çıkanlar; hala sizden aynı tempoyu, aynı yanıt verme kapasitesini, aynı program yapabilme hevesini, aynı muhabbeti bekliyorlar. Tamam, ebeveyn olunca komple değişmek değil bahsettiğimiz ama daha 1.5-2 aylık bebek varken de bir sabredin arkadaş diyemiyorsun, yutkunuyorsun. Hatta bu gibi beklentiler insanda kendini kötü hissetme, suçluluk, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, neden ben, arkadaşlarım artık benimle görüşmeyecekherhalde, sosyal hayatım hiç kalmadı, ben eski ben değilim, eşim ile Dafi olmasa şimdi şunları şunları yapabilirdik gibi serzenişler ile sizi depresyona sokuyor; arkadaşlarınıza ise hiçbir yan etkisi yok.

Bebek ziyareti diye gelip, keşke bakıcı/anneanne falan baksaydı da biz eski günlerdeki gibi takılsaydık beklentilerinden; akşam vakti yapılan programlara çağırılıp “Dafi o saatte uyuyor yalnız” cevaplarına burun kıvıranlara, doğumdan 15 gün sonra bebeğini annesine bırakıp bara gidebilen süper enerjik bir başka anne arkadaştan örnek verenlere, hamileliği boyunca diyetisyenle çalıştığı için abuk doğum yöntemleri tasarlayarak fit kalan bir başka akrabadan dem vuranlara kadar başınızda ciddi bir hayalkırıklığı kümesi oluşuyor. Bunları da bizzat yaşadım.

Ve bu insanların hiçbiri kötü niyetli olmuyor, temel olarak zaten hep sizi düşünüyor, hepsi uzun zamandır tanıdığınız arkadaşlarınız.

Bir de “emiyor mu” meselesi var ki, onu başka bir yazıda ele alacağım. Son zamanların popüler konusu meğer ne kadar gerçekmiş!

Sonuç olarak siz bu akan, değişen ırmağın içinde yıkanıp, aklanıp, ayakta durmaya çalışıyorsunuz. Bir yandan da ameliyat olduğunuzu unutmamak gerek. Sezaryen doğumun bir alt batın ameliyatı olduğunu da, bunun iyileşme sürecinin her ne kadar ayağa kalkıp dans etseniz bile en azından dokularınız henüz dans edemediği için minimum 6 hafta olduğuna da dikkat çekmek gerekiyor. Yani siz ciddi bir badire atlatmış oluyorsunuz, yataktan ne zaman kalktığınızın bir önemi yok!

Ben 6-7. günde baya sokaktaydım, 10. günde Dafi’ye pasaport almak için emniyete falan gitmiştik. Yani bunlar yapılıyor yapılmasına da, bu sizin iyileşmiş olduğunuz anlamını taşımıyor; hatta bir başka atak da şöyle : hani sevgilisinden-eşinden ayrılan insanlar o şok, stres, üzüntü ile bir anda çok mutlu gibi davranırlar, kendilerini sokağa atarlar, bara saza giderler, aşırı bir adrenalin salgılar, sosyalliğin doruğuna ulaşırlar ya; hah işte aynı o şekilde olabiliyor anneler de doğumdan sonra. Ve bunu yaşıtlarınız madalyalık bir durum gibi sizin burnunuza sokuyorlar. Sizden eskiyi istiyorlar, ama artık onun azalmak yerine artarak evrildiğini anlatamıyorsunuz. Kısmet işte.

Kilo verme hırsı da ayrı bir şimşek gibi kafama düştü, saklayamam. Hayatımda hiç bu kadar kilolu olmamıştım. Aynadaki kişiyi tanıyamıyorum, kendimi iyi hissetsem bile biri fotoğrafımı çektiği anda o ekrandaki kişiyi görünce kusasım geliyor. Evet, kendimi bu halimle hiç sevmedim. O yüzden 32 beden pilates hocaları da bir zahmet annelere “kendinizi sevin” çağrıları yapmaktan vazgeçsin. Sevilecek bir yanı yok. Bekara koca boşamak kolay. Elbet verilecek o kilolar diyerek kendimi üzecek kadar sıkıştırıyorum. Çünkü doğum sonrası kilolarını vereyemeyen, üstüne stresle yemeğe sarılan maalesef çok anne var. Geleceği görüyor, arttırıyor ve kilo vermekle saplantılı hale gelmeyi göze alıyorum. Beni motive eden konulardan biri; yaşadığımız yerde oldukça büyük, insanların bebekleri, köpekleri, bisikletleri ile gitmekten çekinmediği parklar var. Dafi bebek arabasında uyumayı çok seviyor. Bol yürüyüş beni bekler. Diğer bir motivasyon kaynağım da vejetaryen beslenmenin burada gerçekten kolay oluşu. Türkiye’de gerçekten emek istiyor, özellikle annelik döneminde fırsat bulamadığınızda kendinizi makarna, pilava düşmüş olarak buluyorsunuz. Umudum bunları fırsata çevirebilmek.

Neyse ki bütün bunların ortasında dolu dolu 10 hafta geçti bile.

Dafi çok şükür sağlıklı, uyumlu, komik bir bebek. Onunla olmayı, onu tanımayı, onu yaşamayı seviyorum. Evimize küçük bir insan daha katıldı, bu fikri de çok seviyorum. Ne onu kendime bağımlı, ne de kendimi ona bağımlı hale getirmeden; özgür, sevgi dolu, saygı dolu (evet bebek de olsa ciddi anlamda saygıya ihtiyacı var), yaratıcı bir ilişkimiz olsun istiyorum.

Evet, onun için her şeyi yapabilirim; evet o her şeye değer. Ama kendimi de unutmamam, fakat bunu eski Müge olmaya çalışarak değil, yeni, katlanmış, büyümüş, öğrenmiş, değerlenmiş, farketmiş, seçimlerini gözden geçirmiş, zevklerini elemiş, güncellemiş bir Müge olarak yapmayı öğrenmem gerek.

Bu aralar günlerim bunları düşünerek, hayattan biraz daha anlayış dileyerek, sahip olduğumuz tüm şanslara ve güzelliklere şükrederek geçiyor.

Yazamadığım 10 haftada roller costerın en önünde oturuyordum.

Bundan sonra biraz daha arka sıralara geçip etrafıma bakabileceğim,

Sevgiler.

Müge

 

 

37. Hafta : Elia Dafne’nin Gelişi

Günler geçti ve haftalar.. Şimdi Elia Dafne’nin 21. gününde bitirebilirsem hafta hafta yazdığım hamileliğime bir doğum yazısı ile veda etmek istiyorum. (Yazıyı 28. gününde bitirebildim.) 

Hamileyken benim de en büyük meraklarımdan biriydi doğum serüvenleri. Doğum videolarını bile izlerken, kadınların yüz ifadelerini gözler; kötü hikayeleri ise riskler kategorisinde hafızaya kaydederdim. Çünkü özellikle ilk doğumunuz ise belirsizliğe doğru ilerlerken mutlaka empati kurabileceğiniz hikayeler arıyorsunuz. (Yok ben aramıyorum diyorsanız o zaman siz başka bir yazıya geçebilirsiniz.) 

Doğum Belirtileri Var Mıydı, Bir Anda Nasıl Gerçekleşti?

Doğum belirtilerinin hiçbirini yaşamadım diyebilirim çünkü ne suyum geldi, ne kasılmalarım 3 dakika arayla gelmeye başladı, ne nişan dedikleri belirti ile karşılaştım (önceden bir kan pıhtısının gelmesi). Bu klasik belirtilerin hiçbiri bende yoktu, ama zaten hamileliğim de çok klasik sayılmazdı.

Her şey alıştığımız gibi giderken, doktorumun önerisi ile 38. hafta sezaryen kararını vermiştik. Hem plasentanın myomlar tarafından hücuma uğramış olması, hem de artık bebeğin yer darlığı nedeni ile bu karar herkes için sağlıklıydı. Fakat 5 Aralık günü kasılmalarımın arttığını hissediyordum ama doğum yapacak kadar da sık sayılmazdı. Kasıklarımda biraz ağrı vardı ama tam da sancı değildi. O geceyi “yine alıştığım belirtiler, nasıl olsa gece gece hastaneye gitsem bir şey değişmeyecek” diyerek ve Harry Potter izleyerek geçirdim. 6 Aralık günü Arda (eşim), Tuna (eşimin kardeşi) ve ben beraber kahvaltı yapmak için bizim evde beklerken, bir türlü kahvaltıya inemedim. Farklı hissediyordum ve hafif hafif ağrım vardı. Saat 14.00 sularında bu direnişi kırıp annemle konuştuktan sonra doktoruma ulaştım ve hastaneye gelerek bir NST çekilmemi söyledi. Bu test ile kasılmalarınıza ve bebeğinizin karnınızdaki stres seviyesine bakıyorlar. Aynı zamanda kalp atış hızı da doğumun yaklaşıp yaklaşmadığı hakkında belirleyici oluyor.

NST sonucunda yine orada bulunan görevli uzman doktor inceleyerek “sorun yok, eve gidebilirsin, suyun gelirse haber verirsin” şeklinde bir telkin vermişken; sonucu doktoruma gönderdiğimde geceyi doğumhanede geçirmemi söyledi. (Hatırlarsanız Hakkımda kısmında da gebelik kontrolümde de sen hamile değilsin diyen bir uzman doktor ile karşılaşmıştım. Gerçekten bu uzman doktorlara güvenerek hareket etsem şu an ne halde olurdum acaba?) Sadece bir NST için çıkmıştık evden, neler oluyordu, winter is coming gerçek miydi? Bu duygular ile apar topar doğumhaneye yatırıldım. Gece boyunca NST karnımda, ameliyat önlüğü üstümde, annem doğumhanenin bir köşesine kıvrılmış uykusuz bir şekilde bekledim. Sabah 07:30 da doktorum gelmişti. Çanlar benim için çalıyordu.

Korktuğum Gibi Mi Oldu? Nasıl Hissettim? 

Bi’ kere ameliyathane, ameliyat, kesilmek, anestezi; bütün bu kelimeler benim bayılıp kalmam için yeter de artar bile. O kadar korkağım ve o kadar fobik hissediyorum. Fakat sonradan öğrendiğime göre tansiyonum bu gibi durumlarda çok hızlı oynayabiliyormuş. Bayılıp ayılmalarım ondanmış. O nedenle doğuma çok korkarak girdim. Öyle birçokları gibi güle oynaya, takma kirpiklerim ve porselen makyajımla kameralara el sallayamadım. Özellikle epiduralden duyduğum korku çok büyüktü. Bunu detaylı anlatmayacağım çünkü merak edenler detaylarını birçok kaynaktan okuyabilir. Şimdi durduk yere korkmasın kimse. Ama şunu söyleyebilirim, doğumun en zor tarafı ne elimin üstüne ve koluma açılan kalın damar yolları, ne kesilen karnımdı; en kötü an hala hissettiğim epidural anıydı. Alanında gerçekten en iyilerden bir anestezi doktoru ile ameliyata girmeme rağmen, yaşadığım o his sanırım senelerce hafızamda yer edecek. AMA tekrar dediğim gibi, bebiş bekleyenler veya henüz hamile olmayanlar siz bu söylediklerimi unutun, herkesin tecrübesi farklı.

Sonrası ise beni oyalamaya çalışan anestezi uzmanları, konuşmalar, sabır cümleleri ve bir ağlama ile devam etti. Dafne’nin ağlamasını duyduğumda, ameliyathanedeki herkese isminin anlamını anlatıyordum. Ve bir anda coşkuyla ağladı Dafne. O ağlama sesinde neler hissettiğimi burada yazmak istesem de tarif edemem. Kullanmayı sevdiğim kelimeler bile gerçekten yetersiz. Minicik eli ile parmağımı tuttuğu an, ağlamak ile şoka girmek arasında kaldığım dakikalar.. Hala Elia Dafne’nin karnımdan çıktığına inanamıyorum.

Doğum Sonrası Nasıldı, Neler Hissettim?

Bu aralar çok sevdiğim yazar #hihieved in dediği gibi hiçbir şey hayallerimde kurduğumla tabii ki örtüşmedi. Gönül isterdi ki lavanta kokulu hastane odamda, Frank Sinatra şarkıları eşliğinde, mis kokulu bebeğime sarılarak sakince emzireyim. Maalesef bunların hiçbiri olmadı.

3 kere oda değiştirdim. Odada kış olduğu için klimanın soğutucu tarafı çalışmıyordu ve ben 40 derece olmuş küçücük hastane odasında lohusa hormonlarımla buram buram terliyordum. Cam açılmasını isteyemiyordum çünkü bebek üşürdü. Fakat nasıl üşüyecekti anlayamıyordum çünkü bebekler için 20-22 derece ideal denilirken, biz 40 derecelik odada Dafne’yi polar battaniyelere sararak uyutuyorduk.

Yataktan kalkmak bir yana; sondaya bağlı, belden aşağım tutmayan halde, sırtımda hala epiduralden kalan katater (iğne – böylece ağrım olunca ilaç vermeye devam edebiliyorlar), kolumda ve sol elimin üstünde damar yolları boylu boyunca uzanıyordum. Elia Dafne bir köşede uslu uslu uyuyordu. Başka bir yazıda detaylı olarak ele alacağım emzirme konusu ise büyülü bir bağ olmaktan çıkıp, gelen giden hemşirenin gözlerini yarım yamalak açabildiğin anda bebeği göğsüne bastırıp durduğu, meme uçlarını çekiştirdiği kabus gibi bir deneyimdi. Sezaryen ile doğum yaptığım için sütüm olmasına rağmen yeterli miktarda değildi; bunu da 2. gün Dafne ciddi kilo kaybı yaşayınca anladık. Yoksa bebek emiyorsa, sen de bebeği göğsünde tutuyorsan kimse için sorun yok. Aç mı çocuk, ne önemi var, maksat emsin, elbet artar sütün sen sabret, ne halde olduğunun önemi yok sakın uyuma, çocuk ağlıyor mu mahvoluyor mu yok canım olur mu öyle şey koy memene sussun sonuçta gelir sütün. Ah bu düşünce silsileleri ah.. Ve böylece 2. günden %7 kilo kaybı yaşayan ve yenidoğan sarılığına sürüklenen Dafne ile başbaşaydık. Neyse ki hızla toparladık, bunun hikayesini  dediğim gibi başka bir yazıda anlatacağım.

Hissetiklerimi ne kadar detaylandırabilirim bilmiyorum. Yürümemi istemelerine rağmen ben uzunca bir süre yataktan çıkamadım. Gelen giden insanların gelmelerini doğum öncesinde ne kadar istemiş olsam da, o anda korkunç hissettim. Yanıma dizi dizi aldığım gecelik, pijama kreasyonlarından sadece en yakası paçası dağılmış olanı giyerek günleri geçirdim. Bebeğim oradaydı, bana emzirmem için verdiklerinde kolumdaki, elimdeki damar yolları Dafne’ye batıyordu, şöyle birbirimize bakıp koklaşmamız için zaman yoktu.

Evet, hastane günlerini hatırlamak bile istemiyorum. Belki sonra komik bir dille anlatabilirim. Yani siz emzirirken fotoğrafınızı çekmek isteyenler bile çıkabiliyor, siz hesaplayın işte.

Elia Dafne ile Günler Nasıl? 

Doğumdan sonra en iyi hissettiğim zaman, Arda, ben ve Elia Dafne evimizde başbaşa kaldığımız zamandı. Gerçekten hastane günleri sona ermişti, kargaşa sona ermişti, başımda gelip her kafadan başka ses çıkaran hemşireler bitmişti, evimizin huzurunda bizbizeydik.

Ailelerimiz de bize mesafe tanıdı ve bu deneyimi ebeveyn olarak ikimizin yaşamasına gerçekten izin verdi. Arda ile bir sistem kurduk. Baştan yakalamak istediğimiz bir düzenin temel taşlarını atmaya çalıştık. Ve bunu ikimiz de sevdik.

Şimdilik bu düzenin içinde bir o yana bir bu yana savruluyoruz ve 1 ay sonra her şey tamamen değiştiğinde neler yaşayacağımızı merakla bekliyoruz.

Tam olarak istediklerimi ilk defa anlatabildim mi bilmiyorum. İlk defa bir yazıdan hiç emin değilim. Çünkü son derece uykusuz, darma duman, aklını toplayamayan bir vaziyetteyim. Fakat huzurluyum. Fakat iyi hissediyorum. Fakat başarmış hissediyorum. Daha ne olsun.

Hoşgeldin Elia, Hoşgeldin Dafne,

İyi ki geldin kızım.

 

 

 

Hamilelikte Okunacak 8 Kitap

Kimisine göre çocuk bakımı veya hamilelik kitaplardan öğrenilecek bir şey değil, kimisine göre başucu yardımcıları. Bana sorarsanız evet deneyimler çok farklı olacak eminim, ama okuyarak da çok şey öğrendiğimi saklayamam. Eğer çocuk bakımı, hamilelik vb. konularda hiçbir fikriniz yoksa bence okumak gerçekten önemli. Hatta fikriniz varsa da güncel bilgileri okumak iyi olabilir. Doğru bilinen yanlışlar bence inanılmaz fazla. Kulaktan dolma bilgileri bir kenara bırakmak isteyenler için, işte okuduğum ve değerlendirdiğim kitaplar. Satın almadan önce fikriniz olsun.

  1. Mayo Clinic Sağlıklı Gebelik Rehberi
    Bu kitap hamile kaldığımı öğrendiğimde ilk aldığım kitaptı. Mayo Clinic referansına güvenerek almıştım. Hafta hafta hamileliği toplam 10 aya bölerek yaşadıklarınızı ve yaşayacaklarınızı son derece detaylı, gerçekçi ve tıbbi bir şekilde anlatıyor. Hiçbir yerde yazmayan, bilmediğim detayları öğrendim. Bebiş kalça sinirlerime bası yapıp yürüyemez hale geldiğimde bunun başıma gelebileceğini sadece bu kitap söylüyordu. Tıbbi referanslar içermesi nedeni ile oldukça güvenilir.Hafta hafta gebelik takibi dışında bebek bakımı, evcil hayvanınızı bebeğiniz ile tanıştırma, partneriniz ile veya tek başınıza bebek büyütme konularında detaylı bilgiler yer alıyor. Normal doğum ve sezaryen sürecini iki ayrı başlıkta inceliyor. Hatta sezaryen operasyonunu bu kadar detaylı anlatan bir başka kaynak görmedim. Biraz korkutucu olmakla birlikte (benim gibi fobikseniz) ne ile karşılaşacağınızı, ameliyat yaranıza nasıl bakacağınızı vb. konularda tüm bilgileri veriyor.

    Okuduğum tüm kitaplar içinde açık ara en sevdiğim kitap oldu diyebilirim. Tam bir referans kitabı. Sıkmadan, yormadan, bilimsel ve net. Şuradan satın alabilirsiniz.

  2. Tracy Hogg – Yeni Annelere Mucize Çözümler

    Eğer hamileyseniz veya yeni anne olduysanız, Tracy teyzemizin ismini mutlaka duymuşsunuzdur. Duymadıysanız da hazır olun, o bu dünyanın İncil’i sayılabilecek bir kitap yazmış. Bebeklere Fısıldayan Kadın olarak da anılan Tracy Hogg uzun zaman önce hayatını kaybetse de, kitapları annelerin başucunda durmaya devam ediyor.Bana kalırsa kitabından çok, önerdiği metotlar önemli. Kitabı çok uzun sürede bitirebildim çünkü okurken biraz sıkıldım. Sebebi; Tracy’nin kitabı her şeyi çözmüş bir dille yazmış olmasıydı. Okurken kutsal kitabı okur gibi saptırılamaz doğrulardan bahsediliyor hissine kapıldım. Birkaç arkadaşım da aynı şeyi söyledi. O yüzden bu konuyu boşverin. Bu kitapta esas önemli olan ve herkesin üstüne konuştuğu 3 nokta var :– E.A.S.Y Metodu : Bunun için ayrı bir yazı yazmak gerek. Ama meşhur E.A.S.Y (kolay) metodu, 4 farklı aktivetinin belirli bir düzen çerçevesinde ve arka arkaya uygulanarak bebeği ve kendinizi mutlu etmek üzerine kurulu. Bu metot sayesinde ebeveynlerin günlerini planlaması, bebeklerinin bakımının kolaylaşması ve tahmin edilebilir sonuçlar alınması isteniyor. Tracy bunun %100 çalıştığını söylüyor. Uygulayan ve mutlu olduğunu söyleyen de çok insan var. Fakat bence hayatın sırrını çözmüş gibi heyecanlanmayın. Sadece rutin oluşturma konusunda iyi bir metot.
    – Karakter Analizi : Bu da aslında her bebeğin farklı olduğunu ve bu nedenle uyku, beslenme, rutin oluşturma, banyo gibi konularda her bebeğin farklı cevapları olduğunu vurgulayan bir konu. Bebek çeşitleri var ve siz bebeğinizin hangi kategoriye girdiğini bularak, yaklaşımlarınızı buna göre düzenliyorsunuz. Burç gibi bi’şey.
    – Uyutma Yöntemi : Tracy’nin uyku yöntemi,  birçok farklı uyku ekolünden biri olarak kabul ediliyor. Benimseyenler çok. Kitabı uyku üzerine bir kitap sanarak almayın. Zira çok bahsetmiyor. Basitçe bahsetmek gerekirse yatır kaldır ve pışpışla üzerine kurulu bir metot. Fakat dediğim gibi bu da ayrı bir yazının konusu.

    Kısaca bu kitap ile bebeklerde rutin dünyasına yumuşak bir giriş yapabilirsiniz. Bu kitabın bir de Bebek Bakımlarına Mucize Çözümler diye benzeri var. Yine aynı yazarın. Orada sanırım biraz daha ilerleyen yıllar anlatılıyor. Benim önerdiğim yenidoğan dönemi için uygun. Şuradan satın alabilirsiniz.

  3. Kim West – Sleep Lady İyi Uykular Tatlı Rüyalar

    Bu kitabı başka bir uyku ekolünü anlamak için almıştım. Kitap tamamen uyku üzerine kurulu kalın bir kitap. Metot yenidoğan döneminden çok, özellikle ilk 3 aydan hatta 6 aydan sonrasına dayanıyor. Oda ayırmak konusunda başarılı çözümler sunan Kim West‘in ayrıca kendi eğitiminden geçerek sertifikalanmış eğitmenlerinin Türkiye’de şöyle bir uyku okulu da var. Diğer ülkelerdeki koçları da bu listeden bulabilirsiniz.Kısacası bu kitabı uygulamaya henüz başlayamayacağım için devamını pek okuyamadım fakat yazım dilini ve yaklaşımını beğendim. İlerleyen dönemlerde özellikle odaları ayırma konusunda destek alacağım bir kitap gibi duruyor. Bu arada Kim West metoduna göre ilk 3-6 ay arası co-sleeping dediğimiz aynı odada farklı yataklarda (siz kendi yatağınızda, bebek kendi beşiğinde) uyuma modeli destekleniyor. Bana da bu uygun geldiği için diğer yaklaşımlar da işime yarayacak. Eğer siz, bebek 40 günlükken odanızı ayırmayı benimsediyseniz, belki başka konularda destek bulabilirsiniz.Bu tür metotlarda ve kitaplarda bebeğin ağlamasına aldırılmadığı, bebeğini ağlatarak uyutmanın da kabul edilemez bir şey olduğunu düşünenler olabilir. Bence hiçbir yöntem Ferber‘in ağlatma metodu değil. Bu yüzden seçim size kalmış.

    Şurada satılıyor.

  4. Hetty Van De RijtFrans Plooij – Harika Haftalar 

    Bu kitabı da mucize kitap olarak değerlendirenler çok. Bebeğinizin ilk 20 ayında geçireceği atakları anlatıyor. İki doktorun hazırladığı kitap oldukça bilimsel dayanaklara sahip. Kitabı bebeğiniz büyürken takip etmeniz ve başınıza gelecekleri okuyup şaşırmamanız iyi olacaktır.Ben kitabı severek aldım ama esas ilgimi çeken bir de aplikasyonunun olması. Ki kolay kullanımlı aplikasyonlar her an telefonumuzda bizimle her yerde. Bu uygulama sayesinde de ağlama krizlerinin sebeplerini anlamak; büyüme ataklarını önceden gelen alarmlar ile takip etmek son derece faydalı duruyor. Özellikle her krizde doktora koşmak istemeyenler için birebir.
    Şuradan alabilir, şuradan  da indirebilirsiniz.
  5. Pamela Druckerman – Bebeğinize Fransız Kalın!
    İtiraf edeyim önce bu kitaba kendimi çok uzak hissetmiştim. Sonra bir yerlerde yorumunu görünce dikkatimi çekti, aldım ve iyi ki almışım, bayıldım. Çünkü kitap diğer kitapların aksine bir eğitim öğretim kitabı değil. Gerçek bir Amerikalı annenin Paris’e taşındıktan sonra annelik, ebeveynlik, kadınlık üzerine yaşadıklarını anlatan kitap oldukça sürükleyici. Ayrıca Fransız kadınlarının anneliği üzerine de oldukça öğretici tiyolar mevcut. Şuradan alabilirsiniz.Sonraki kitaplarında kendi içinde tutarsızlıklar yaşadığını söyleyenler olsa da, benim için bir ufuk yaratan bu kitabı bence tüm ebeveynler okumalı. Özellikle kültürel farklılıklara meraklıysanız.
  6. Uzm. Gelişim Psikoloğu Sinem Özen Canbolat – Bebeğimle Oynuyorum
    0-6 ay için 101 oyun başlığı ile çıkan kitap gördüğüm an dikkatimi çekmişti. Oyun oyundur işte canım minicik çocuğun ne oyunu olacak agucuk gugucuk diye düşünenlerdenseniz biraz yanıldığınızı söylemekte fayda var. Kitapta motor gelişim sisteminden, duruş pozisyonlarına kadar doğru oyunları anlatıyor. Tabii bu oyunlar özellikle ilk aylar için sandığınız kadar komplike şeyler değil. Topu topu 5 dakika sürüyorlar.Kitap özellikle babalar için harika. Arda severek okudu ve uygulayacağına eminim. Şuradan satın alabilirsiniz.
  7. Harvey Karp – Mahallenin En Mutlu Bebeği
    Harvey Amca da bebek bakım dünyasında adı sıkça geçen duayenlerden. Seveni çok. Kitabı yine bir ekolü anlatıyor. Bu da 5 temel prensip üzerine kurulu. Harvey Karp‘ın yaklaşımları bazı noktalarda bana hitap etse de birkaç konuda uygulayacağımı sanmadığım noktalar var. Fakat en önemli özelliği, bebeğimizin ilk 3 ayı için aslında anne karnında geçirmesi gereken son 3 ayı olduğunu; yani 3 ay erken dünyaya gelmiş gibi düşünmemizi söylemesi. Bu nedenle ilk 3 ay şımartma diye bir şey olduğuna da inanmıyor. (katılıyorum) Bunu da çok güzel bir biçimde tarihten, kendi gözlemlerinden ve anektotlardan alıntılayarak anlatıyor. Genel kültür örnekleri şahane.Kundaklamaya, yan ya da yüzü koyun yatırmaya, ŞŞŞ sesine, sallamaya ve emmeye inanıyor. Bu şekilde bebeklerin ağlamalarının hızla geçeceğini söylüyor ve buna dair videoları var. Şuradan izleyebilirsiniz. Zaten bu en altı çizilen özelliği. Bugün meşhur olan white noise (beyaz gürültü), kundaklama gibi aksiyonlar Harvey Karp‘ın Amerika’da yarattığı yeni akımın ürünleri.

    Kundaklama, yan ya da yüzü koyun yatırma ve ŞŞŞ sesi dışında sallama ve emme sürecine katılmıyorum, katılmak da istemiyorum. Çünkü bunlar daha sonra alışkanlığa dönüşüp aileleri çileden çıkaran durumlar halini alabiliyor. Bazı önerileri de (örneğin bebeğin makatını zeytinyağı ile dürterek uyarmak ve kaka yapmasını sağlamak gibi) bana çok ilkel geldi.

    Ama benim annelik, kadınlık üzerine savunduğum düşünceleri oldukça başarılı yansıtan şu cümleleri alıntılamadan geçemem :

    Bir bebeğe annelik etmek ne kadar muhteşem bir duyguysa da ne otomatik ne de içgüdüseldir. Bebek bakıcılığı yaparak ya da kardeşlerinize bakmaya yardım ederek çok vakit geçirmediyseniz, bebeğinizin size, altı kollu bir Hindu tanrıçası olmanız gerektiğini hissettirmesi sizi şaşırtmasın. Birçok kadın için yeni doğan bebeğine annelik etmek, karşılaştıkları en zorlu iştir!

    Yine de ekollerin birleşmesinden güzel şeyler doğar diyerek okumak isteyenler, şuradan satın alabilir.

  8. Ayşe Öner – Hamilelik Doğum ve Bebek Bakım Kitabı

    Ayşe Öner’i de tüm tontonluğu, tüm kibarlığı ve sıcak anlatımları ile tanımayan varsa bir an önce tanımalı. Ama bu tanışma bence kitabı ile değil, youtube videoları, düzenlediği eğitimler ve son zamanlarda Instagram üzerinden yaptığı canlı yayınlar ile daha iyi olur diye düşünüyorum. Kitabı bazı eleştirlere rağmen almıştım ve bu eleştirilerin bir noktada doğru olduğuna karar verdim. Ayşe Öner belli ki bazı markalar ile işbirliği yapıyor. Bunlardan biri de her yerde bangır bangır gördüğümüz hatta bence sponsorluğunu üstlenen Philips Avent. Ama bu durum, markalar konusunda öneri vermeyi aşıp Ayşe Öner’in tamamen Philips Avent‘in marka yüzü olmasını yaratmış.

    Kitapta belirli kategorilerde Avent dışında başka bir ürün tavsiyesi göremiyorsunuz. Bunu da geçtim, kocaman mobilya ürünleri vb. markaların tanıtım yazıları var. Bunlar gerçekten çok sıkıcı olmuş. Tüm sponsorlar veya işbirlikçiler kitabı işgal etmiş gibi. Aralardan da bir iki samimi tavsiye çekip çıkarabiliyorsunuz.

    Bu nedenle kitap bana elinize aldığınız karıştırmalık bir dergi gibi geldi. Her yerde bulabileceğiniz başlıklar var. Dediğim gibi, Ayşe Öner’i seviyorsanız başka mecralardan takip edin.


    Not :
    Okuduğum diğer kitapları tavsiye etmeye değer bulmadığım için eklemedim. Listeyi yenilerini okudukça güncelleyeceğim. Sizin de önerileriniz varsa eklemek harika olur!

36. Hafta : Alın Bu Bebeği Buradan

Bu haftaya gelinceye kadar birçok yerde son ayın “alın bunu buradaaaan” çığlıkları ile geçtiğini okumuştum. Erken doğum tehlikesi atlatan biri olarak, buna pek inanmamıştım ama gerçekten son aya girdiğiniz anda artık tak etti canıma moduna sürükleniyorsunuz.

Ben daha 33. haftalarda bebişin bel ve kalça hattımdan geçen sinire baskı yapması nedeniyle yürüyememeye başlayınca, bastım çığlığı. 34. hafta kontrolünde resmen doktorun gözünün içine bakıyordum. Oysa ki ne kadar erken değil mi? Evde bastonla yürüyor, yataktan kalkıp yatamıyor, uykumda acıdan dönemiyor, tuvalete bile gitmekte zorlanıyordum. Son 1 ayı nasıl böyle geçireceğim diye kederlere kapılmışken, bebiş 36. haftanın başında cumburlop yer değiştirdi ve sanırım daha da aşağılara indi. Böylece bir sabah uyandığımda artık yürüyebiliyordum. Hamilelik gerçekten maceralar ile dolu.

Fakat cumburlopun da bir bedeli oldu. Pelvis ve kasıklarda regl benzeri ağrılar ve baskı çok arttı. Ayrıca Braxton Hicks ile dost olduk artık, geldi mi gıkım çıkmıyor. Kıvrana kıvrana gitmesini bekliyorum. Ne olduğunu merak edenler şu yazıma göz atabilir.

Bugün 37. haftanın ilk günü ve ben 36. haftayı da geri de bırakmış oldum. Söylenenlere göre, 37. haftayı da bitirebilirsem doğan bebiş artık prematüre sayılmayacak. Akciğerleri, sindirim sistemi daha da gelişmiş olacak. Tabii içerde ne kadar kalırsa o kadar iyi diyerek bana 38+ günleri beklemek düşüyor. Fakat myomlarımdan en azılısı plasentanın 3/1’ne yuva yaptığı için öyle 39-40. haftaları bekleme gibi bir lüksüm de maalesef yok. Uzatmadan 38’de umarım bebiko gelecek.

36-weeks-pregnant-soon-baby-soon-e1357176744208

36 biterken bana bir enerji geldiğini saklayamam. Bunun adına “nesting” diyorlar. Yani dişi kuşun yuva yapma arzusunun açığa çıkması. Evi toplama, düzenleme, temizleme gibi güdüleriniz artıyormuş. Ben şu dişi kuş mantığından biraz uzak olduğum için ikinci teoriye daha yakın hissediyorum. O da, kadının aslında bir nevi strese girerek gelişecek yeniliğe karşı hazırlanma ihtiyacı. İster istemez, doğum konusunda sizi o kadar paralel evrene geçiş yapacağınıza dair hazırlıyor ki çevre, siz de hayatımın bu son anne olmayan günlerinde her şeyi tam tekmil yapmalıyım çünkü sonra asla vaktim olmayacak diye düşünmeye başlıyorsunuz.

Bu öyle bir motivasyon ki, bebeğinizin ilk yılı kitabını bile “bence şimdiden okuyun doğunca hiç vaktiniz olmayacak” diye elinize tutuşturuyorlar. Siz daha doğmamış bebeğin lazımlık macerasını okuyorsunuz falan. Tamam ben de okumayı çok seviyorum da bu kadarı da yine karşı çıktığım bir baskı. “Hiç vaktin olmayacak!” diye kadını bir hastalığa sürüklenecek, eski hayatını kaybedecek, bir daha hiçbir şey eskisi gibi olamayacak bir dünyaya hapsedilecek tadında konuşmalar – her ne kadar bazen haklılık payı olsa da –  son derece bezdirici.

Evet, birçok şeyin 180 derece değişeceğini ve bir daha asla eskisi gibi olmayacağını biliyorum. Ama bir daha kitap okuman mümkün olmayacak, bütün filmleri şimdi izle bir daha oturup film izleyemeyeceksin denildiği an depresyonun ayak seslerini duyar gibi oluyorum. Aynı mantığı bizim kültür evlenirken de yapıyor. Özellikle erkeklere “evlenmeden önce hayatını yaşa” dürtüsü aşılanıyor. Evlenince hayat bitiyor, hapishaneye giriliyor, sorumluluklar baş gösteriyor ve bundan sonrasında seni hep sıkıcı bir yaşam bekliyor mesajı her yerde. Ama doğru ve aklı başında bir evlilik yaptığınız zaman, ve karşılıklı bunu bilip önlemler aldığınız zaman durumun hiç de böyle olmadığını görüyorsunuz. İşte aynı şey. Bebek/çocuk bakımı için de baştan peşinen böyle cümleler ile özellikle anneyi kaosa sürükleyenlere bin tekme!

36. haftada ben artık alışveriş yapmayı bıraktım. Zaten sanırım topu topu yoğun ve planlı alışverişi sadece 2 ay yaptım. Şimdi artık bebek ürünlerine bakmayı bıraktım çünkü karşıma ne çıkacağını gerçekten bilmediğimi düşünüyorum. Deli zırvası gibi bir sürü şey alıp içlerinde kaybolmaktan korkuyorum. O kadar az ve öz şey aldım ki, kesin ziyarete gelen bir avuç teyze yine gözümün içine “cık cık cık, vah vah vah” temaları ile bakacak ve kendi torunlarına neler aldıklarından falan bahsedecek. Hazırım, kılıçlarımı kuşandım.

Sezen Aksu’nun “Gelsin hayat bildiği gibi gelsin, işimiz bu yaşamak.” şarkısını hatırladığım bu günlerde, en çok özlediğim şey sanırım enerjim, sokağa çıkmak ve seyahat edebilmek. Bunu daha önce de yazmıştım, doğurduğum gibi kendimi sokağa atmak istiyorum. Bu konuda da bir teorim var. Mesela hamileliğinde çok gezebilmiş, sosyalleşebilmiş, hayatından pek bir fedakarlık yapmak zorunda kalmamış anne adayları; bebek geldikten sonra gerçekten değişen durumlarda sanırım pospartum (lohusa) depresyonuna daha çok giriyorlar. Bana okuduklarımdan böyle bir çıkarım geldi. O yüzden kötü geçen hamileliğimi de pozitif görmeye çalışıyorum, çünkü daha kötü ne olabilir ki diyerek, bebiko geldiğinde ve ameliyat sonrası enerjimi kazandığımda sanırım başetme direncim daha yüksek olacak. Ne gelirse göğüsle Müge rolüme hazırım. Ya da öyle olduğunu düşünüyorum.

Şu an tek dileğim, hastane ve ameliyathane fobisi had safhada olan biri olarak doğumun (sezaryen operasyonumun) iyi geçmesi. Ciddi anlamda direnç gösterebilmem. Ağrıyla başedebilmem ve ameliyathaneyi birbirine katmadan doğurabilmem.

Bunu da atlatırsam sanırım geriye telefonuma her hafta gelen yaşasın 37. haftadasınız, bu hafta başınıza bunlar bunlar gelecek! yazılarını özlemek kalacak.

Ha bir de, eskisi kadar iştahlı hissetmiyorum. Sanırım her şey bir döngü gibi başa dönüyor.

Bakalım bir sonraki yazım doğurmadan olabilecek mi?

Sevgiler.

 

 

Kız Çocuklarına Dokunan Film : Dangal

Dün akşam sonunda Arda’yı 2,5-3 saat süren bir başka Aamir Khan filmi izlemeye ikna ettim ve Dangal‘ı izledik. Evet, konusu hakkında az çok fikrim vardı ve IMDB puanı (8,6), Aamir Khan filmi olması vs derken güzel bir film izleyeceğimizi düşünüyordum. Fakat güzelden öte etkileyici bir film izledik.

Öncelikle Hint filmi ve uzun bir film olduğu için izlemekten çekinebilirsiniz ama çok akıcı olduğunu söylemem gerek. Resmen bir hayatın içine girmiş gibi olduk.

Filmi anlatmayacağım, ya da spoiler verecek her şeyden kaçınacağım için bu filmi sadece kız çocuklarına dokunan güçlü yanı ile övmek istiyorum. Ülkemizle Hint kültürünün benzeşen çok yanı var. Bunu, Aamir Khan filmlerini izlemeden önce bilmiyordum. İzlerken, bizim ülkemizdeki, kültürümüzdeki kız çocuklarına bakış algısının bir benzerini göreceğinizi düşünüyorum. Ve bu algıya karşı direnen bir hikayeyi izlerken keyif alacağınızı da.

Haydi kendinize biraz vakit ayırın, bazı şeyleri hissetmek için hazır olun ve basın kumadaya.

 

Kadınlık, Annelik ve Gönüllü Çocuksuzluk

Bu blogu açarken, aslında aklımda olan bir anne blogu daha fikri değildi. Aksine, kimsenin annelik kutsaldır miti dışına çıkmadan övüp durduğu annelik, hamilelik gibi büyülü konuların kadınlar için gerçekte neler ifade edebileceğinin altını çizmekti. Hala da aklım fikrim ve kalbim bu yönde.

Eğitimimi sürdürdüğüm alanın da desteği ile, kadının toplumsal kurgular ile içine çekildiği bu atmosferden son derece şikayetçiyim. Ben hamile kaldığımda, belki her kadın gibi belki her kadından daha az/fazla sorunlar yaşadım. Ve bu bana bedenimi, karakterimi, kadınlığımı, kişiliğimi ve bana anlatılan mitik yanılgıları tekrar sorgulattı. Hamilelik gerçekten büyülü müydü? Gerçekten kadının en güzel olduğu, ışıl ışıl parladığı (?), kutsal bir tanrıçaya dönüştüğü bir dönem miydi? Sosyal medyada oluşturulan “modern annelik” düzenine uygun “mükemmel anneler”, bedeni hiç bozulmamışçasına pozlar veren hamileler gerçek miydi? Veya tam olarak neyi temsil ediyorlardı? Bir idol, bir hedef, bir amaç, bir beklenti? Neydi bunların arkasındaki?

Erkekler de bu sosyal medyada oluşturulan annelik mitinden etkileniyor olabilir miydi? Örneğin siz evde poponuza sığmayan kocaman eşofman ve yüzünüzden hormonlara yenik düşüp fışkıran bilimum sivilce, tüy gibi dertlerle boğuşurken; bu pürüzsüz kadınlar dışarda bir yerlerde vardı ve siz neden böyleydiniz? Onlar gibi olamaz mıydınız?

Toplumsal baskılar her çağ ve dönemde farklı mecralar ile kendilerini göstermişlerdir. Mahalle baskısı dediğimiz şey artık kendisini şüphesiz ki sosyal baskı olarak ortaya koyuyor. Bunun öncüsü Facebook iken şimdi bayrağı Instagram taşıyor.

Benim yazmaya başlamamın arkasında – zaten yazılarımın da hep bir felaket tellalı havası taşımasının sebebi de bu – aslında “annelik ve hamilelik sandığınız gibi bir durum değil” motivasyonu yatıyor. Elbette değerli, özel, her kişinin kendi içinde yaşadığı eşsiz anlar toplamı olabilir. Fakat temelde düşünürsek, aslında tamamen biyolojik bir durum. Yani biyolojik olarak elverişli olan her kadın anne olabiliyor. Hatta daha da ileriye götürürsek her canlı. Bu da iki toplumsal sorunu beraberinde getiriyor. Birincisi; çocuk sahibi olmayan kadını biyolojik olarak yetersiz / eksik / bereketsiz görme. İkincisi; çocuk sahibi olan her kadından kutsal / yüce / şefkat dolu / iyi davranışlar bekleme.

Bu bağlamda baktığımızda, sosyal, politik, ekonomik temelli belirteçlerin de annelik mitinde büyük rol oynadığını görüyoruz. Yani annelik sadece kadının kendi içinde yaşadığı bir durum veya eşi ile karar vererek seçtiği bir yol değil. Olamıyor da, kalamıyor da. Annelik bulunduğunuz topluma göre şekilleniyor. Bulunduğunuz toplumda savunulan çocuk sayısına, çocuk bakım şekillerine, annelik modellerine uygunluğunuz sizi tanımlayan ve belirleyen katmanlar halini alıyor. Örneğin; Fransız bir annenin (çalışıp çalışmaması önemli değil) çocuğunu küçük yaşta kreşe bırakması devlet tarafından karşılanıp desteklenip, toplum tarafından uygun bulunurken; aynı durum Türkiye’de ve birçok başka ülkede hayretle karşılanmakta, küçük yaşta kreşe giden çocuğun annesi suçluluk duygusu ile başbaşa bırakılmakta; özellikle anne çalışmıyorsa böyle bir davranış kınanarak daha da ilerisi devlet ve toplum tarafından annenin çalışma hayatından uzaklaşıp evde çocuk bakımına zaman ayırması teşvik edilmekte.


Durum her zaman kadının üzerinde bir yerlerde. Hatta annelik sonrasında kadının “kadın” olmaya hakkı hala var mı o bile düşündürücü. Bu noktada kadının bencilliği ve fedakarlığı sorgulanmıyor mu?

İyi anne / kötü anne / yetersiz anne sıfatları bize her gün o ya da bu kanaldan (sosyal medya, komşu teyze, televizyondaki dizi, haber bülteni, iş yerinde arkadaş vb.) pompalanıp duruyor. Herkes ya birbirine benzemeye, ya da birbirinden bazı şeyleri saklamaya çalışıyor. Üstünlük algısı bu kulvarda da kadının yakasını bıramıyor. Ayıplanma, dışlanma, yargılanma kaygısı son hız devam ediyor.

Okuduğum forumlarda (özellikle insan manzaraları görmek adına okurum) aklınıza hayalinize gelmeyecek konular hakkında kendisini yetersiz ve eksik hisseden kadın görüyorum. En başta “çocuğu olmadığı için” eksik hissettirilmek istenilen ve sıklıkla da başarılan kadınlar var. Çocuğu olmadığı için terkedilen kadınlara ise zaten yıllardan beri alışkın değil miyiz? Kadınların tüp bebek merkezlerinde, aile danışmanlık birimlerinde kendilerini zorlayarak, hormon tedavileri gibi ağır zahmetler altına girerek, bazen tüm hayatlarından, evliliklerinden, kariyerlerinden çalmalarının nedeni sizce ne olabilir?

Sonraki konulardan ilki ise “emzirmek”. Evet, emzirmek Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından ilk 6 ay bebek için tek gıda olarak kabul ediliyor ve öneriliyor. Bunu mümkün kılabilmek bebek sağlığı ve sütün içindeki antikorlar anlamında tıbbi olarak çok değerli. Bunun farkındayız. Bilinçlenmek ve bilinçlendirmek elbet güzel. Fakat anneyi emzirebilmesi, sütünün bebeğe yetip yetmediği, sütünün miktarı, annenin nerede / nasıl emzirdiği üzerinden tanımlamak gerçekten sınırın geçildiği noktaya işaret ediyor. Örneğin ülkemizde anneler birbirine emzirmediği için hakaret edebiliyor. Bir kadın anne olduğunda, eve gelen eş dost akraba sütünün bebeğe yetip yetmediğini tıbbi dayanaklarla değil, sosyal yeterlilik merakıyla sorup duruyor. Zaten halihazırda yeni anne olan kadın, kendisini “acaba yanlış mı yapıyorum” soruları ile yiyip bitiriyor. Ve bakınız postpartum depresyonunun bir bacağını da bu baskılar oluşturuyor.

Hastanede sezaryen, erken doğum, bebeğin anne ile teması gibi konular kaynaklı anne sütü az veya hiç oluşmadığında, mama öneren doktorlar topa tutuluyor. Çalışan annenin, bebeğini daha tok tutabilmek adına bir öğün için mamaya başvurması şiddetle kınanıyor. Hatta öyle ki, ebeler çalışan annelerin yardımcısı olan süt sağma makinalarına ve biberonlara nefretle yaklaşıyor. Bunları “eh işte, yani elle sağsanız, bebek kucağınızda olsaydı daha iyiydi ama artık neyse, yapmışsınız bir hata dönmüşsünüz çalışmaya, madem öyle biberon verin madem..” tadında, kadına suçluluk duygusunu sonuna kadar hissettirecek tonlarda söylüyorlar. Çalışan annelerin yaşadığı ve kendilerine söyledikleri “keşke” ler arttırılıyor. Sanki biberon, emzik vererek bebeğine bir düşman sunmuş veya bebeğine çok zorda kaldığında televizyon izlettiği için onun ölümüne yol açmış gibi ağır ithamlar kadınların yakalarını bırakmıyor. Aslında temelde yine başa dönülüyor; kadın kendisi olmakla değil, anneliği üzerinden tanımlanıyor.

Kadın, bebeği ağladığı için “kötü anne” ilan ediliyor. Baba her nedense yalnızca her zamanki evin erkeği olarak kabul ediliyor ve kadın bebek ile mücadele ederken, babayı da hoş tutmadığı için aslında ilk anlamda eşi olan erkek ile anlaşamıyor; yalnızlaşıyor. Bebek ağladığında “sustur şunu” diyen babalar, erkekler gelsin aklınıza. Hiç de az değiller değil mi?

Bebek sahibi olduktan sonra boşanan çift sayısı oldukça fazla. Çocuktan sonra evliliğin değişeceği, aşkın biteceği, çocuğun her şeyi mahvedeceği üzerine söylemler de bir o kadar çok. Bunun nedenlerini hiç düşündük mü? Babaların neden aldatmayı seçtiğini, neden cinsel yaşamın bittiğini, neden kadınların sonu gelmeyen depresyonlara sürüklendiğini ve bu konuda kimsenin destek olmayı seçmediğini; kadının yalnızlaşıp, erkeğin evden uzaklaşıp sonunda kopan dağılan aileler ve ortada kalan çocuklar olduğunu hiç düşündük mü?  Böyle durumlarda yine kadına sorumluluklar yükleyerek, “saçını tara ki kocan eve geldiğinde seni güzel görsün”, “kendini çocuğa çok verdin adamı ihmal ettin”, bir evi çekip çeviremedin, hem de bir çocukla, bizim zamanımızda ohoo kaç çocukla bir yandan börek açar ayağımızla da çamaşır yıkardık” cümleleri ile yine kadını mı suçladık yoksa?

Yazı içinden yazı çıkaracak ve çok uzun yazacak konular bunlar.

Sadece, başta bahsettiğim noktaya dönersek kadının toplumdaki yerini hala “çocuk” belirliyor. Bununla birlikte kadın çocuk sahibi olduğunda ve olmadığında fedakar / bencil, makbul / marjinal, kutsal / değersiz gibi (Sever, M., 2015) sıfatlar ile niteleniyor. Buna en güzel örnek; 3 çocuk sahibi bir kadının toplum politikaları ile örtüşen bir seçimi olduğu için makbul ilan edilmesi fakat diğer yandan farklı bir toplum kesimi tarafından eğitimsiz, cahil, düşünmeden çocuk yapmış kadın olarak görülmesi verilebilir. Burada sorun her iki açıdan da kadını çocuk ve annelik ile tanımlamaktır.

Bu durumu en çok pekiştirenler bana göre şüphesiz ki kadınlar. Toplumda oluşan norm ve değerleri, devlet politikaları ile harmanlayarak içselleştiren kadınlar birbirlerine en büyük baskıyı yaratıyor. Katı gıdaya geçerken BLW (ne olduğunu bilmiyorsanız, kendinizi bilmek zorunda yoksa eksik kalmış anne olarak hissetmeyin.) dışına çıkanlara saldıranlar, ağzında emzik olan bir çocuğun annesine kolaya kaçtığı için kaş göz yapmalar, toplu taşımada kanguru ile taşıdığı çocuğunu boğacak diye “sen bu çocuğun katilisin” gibi ağır ithamlar ile anneyi ağlatmalar.. ve daha niceleri.

Yazıyı toparlamam gerekirse, bu blogta “ideal annelik” ve anneliğin aslında içgüdüsel olduğu, aslında her kadının içinde bir yerlerde anne olduğu, bu duyguyu elbet bir gün ortaya çıkaracağı gibi mitler yer almıyor, almayacak da. Başlıktaki “başka bir annelik” tanımlaması da aslında tam olarak bunu hedef alıyor. Kadın için anne olmak uğruna her şeyin zorlaştırıldığı, koşullandırıldığı, şartlandırıldığı bir ortamda anne olmayı tercih eden kadına bir soluk verebilmek; gönüllü çocuksuzluğu seçen, pati annesi olmayı seçen, veya sadece kendisi olmayı seçen kadın için de bu toplumda yüceltici veya eksiltici hiçbir şeyin olmadığını hissettirmek.

Belki bir nevi hayal de denilebilir.

Özellikle biz akademisyenlerin ağır cümleler ile bilimsel dergilerde yazdığı yazılar, karşı kapıyı çaldığınızda karşınıza çıkan tükenmiş anneye ulaşmıyor. Bunu biliyorum. O kadınlar hala arama motorlarına dertlerine derman olacak en hızlı çözümleri yazıyorlar. Hala belki birkaç forumdan, belki birkaç bloggerdan gördükleri ile hayatlarını çözmeye çalışıyorlar. Hepimiz o kadınlardan biriyiz. Her konuda böyleyiz. Ve işte annelik, çocuk sahibi olmak, ebeveynlik, aile ilişkileri gibi konularda kadınlar belki de hiç aramadıkları kadar destek arıyor.

Yazarken bunları hissederek yazıyor, hiçbir şekilde anneliği kutsamıyor, gönüllü çocuksuzluğu destekliyor, anneliğin kadınlığı tanımlayacak bir görev, emzirmenin kadını bereket tanrısı haline getirecek bir meziyet olmadığını savunuyorum.

Eğer benimle aynı sulardaysanız, doğru blogdasınız demektir.

Bu konuda bir sonraki yazım : “Babalar da Postpartum Yaşar mı?” olacak.

Sevgiler 🙂

Daha Doğurmadan Çıldırtan : En Kapsamlı Hastane Çantası

Daha önceki yazılarda söylemiştim, listemi paylaşacağım diye. Ben bu kadar her blogta üstünde durulan bir liste görmedim. Anne adayını strese sokan, sanki 10 gün ıssız bir adaya tatile gidilecekmiş hissi ile hazırlanan bu listeler hamilelikte sizi resmen bir proje yöneticisi haline getirebilir. Tabii anlamadığım, bu ihtiyaçlar eskiden de var mıymış, gerçekten ihtiyaç mı yoksa zaman ilerledikçe kapitalizmin kölesi mi olduk?

Bir sürü blog araştırdım, eşe dosta sordum. Cevaplar ve listeler farklı. Kimisi listeye kafasına takacağı tacı eklerken, kimisi iki zıbın bir gecelikle hastane yolunu tutmuş. O nedenle bu listeler kişiye göre değişir; hatta doğum yapacağınız hastane imkanlarına göre ve doğum şeklinize göre (normal, sezaryen doğum) de değişecektir. Bunu göz önüne alın. Tek bir liste derdinize derman olamaz. O yüzden ben size sadece birçok fikri biraraya getirerek oluşturduğum hastane çantası listemi paylaşıyorum. Hepsinin altında detaylıca neden gerekli veya gereksiz bulduğumu; seçtiğim markaları ve satın alabileceğiniz linklerini de ekliyorum. Markaları yazmamın sebebi, herhangi bir övgü meselesi değil. Ben liste araştırırken en çok PEKİ HANGİSİ?? diye saçımı başımı yolmuştum. Tavsiye iyi geliyor. Hazır yeri gelmişken de ürünler hakkında konuşmuş oldum.

Siz de bu listelerden “aa güzel fikir benim de ihtiyacım olabilir” dediklerinizi çıkarıp alın. Tutup bana ne yapmışsın ya hastanede 2 gün kalınıyor bıdı bıdı bıdı demeyin. Bir de keyfe keder bulduklarımı ayrıca ekstralar olarak listeledim. Haydi bakalım başlayın tiklemeye!

Benim Hastane Çantam

Süper öneri : Biz Arda ile bu listeleri yapmak için Wunderlist adlı bir program kullanıyoruz. Telefonunuzda ve bilgisayarınızda çok kolay kullanabilirsiniz. İşleri hallettikçe de üstünü çizersiniz. Ayrıca biriniz eklediğinde ortak listeleriniz birbirinizde senkronize oluyor, iş takibi aşırı kolaylaşıyor. Market alışverişi gibi işler için de ideal.

Not : Liste sıralaması kafama göredir, önem sırası değildir.

Anne İçin : 

  • Rulo Kağıt Havlu
    Hastanede en çok kullanılan ürün. Eğer hastaneniz temin etmiyorsa (devlet hastaneleri etmiyor), mutlaka yanınızda olmalı.
  • Göğüs Kalkanı
    Çok önemli çok değerli bir ürün olduğunu her yerde vurguluyorlar. Özellikle ilk günlerde bebeğiniz ile yaşayacağınız tecrübesiz emzirme dönemlerinde göğüs ucu yaraları için birebir. Philips Avent Göğüs Kalkanı hem açık hem kapalı kullanılabildiği ve göğüs ucu kreminizi sürüp taktığınızda göğsünüzün hava almasını sağladığı için benim seçtiğim ürün oldu.
  • Parabensiz – Alkolsüz Islak Mendil
    Bunu kendiniz ve yanınızdakiler için alabilirsiniz. Bebeğinize aldığınız ile aynı ürünü de kullanabilirsiniz. Ama ben günlük kullanım için ayrı bir ürün seçtim. Migros gibi mağazalarda parabensiz ve alkolsüz ıslak mendiller bulabilirsiniz. Normal ıslak mendil almayın.
  • Pet bardak – tabak – çatal bıçak
    Hastane odanız için ikram ve organizasyon şirketi ile çalıştıysanız muhtemelen bu konuda onlar size yardımcı olacaktır. Ama eğer yurtdışında veya organizasyonsuz bir doğum yapacaksanız, bu gibi malzemelere ihtiyacınız olacak. (Wtf is doğum organizasyonu?)
  • Atıştırmalık Yiyecekler
    Hurma, ceviz, badem
    güzel atıştırmalıklar olabilir. Fakat anne adayı olarak unutmayın ki, doğumdan önce yemek yeme izniniz, kusma riskiniz nedeniyle aslında yok. Çok acıktığınızda size buz verebilirler. Aklınızda olsun. Atıştırmalık ihtiyacı belki sezaryenden ve normal doğumdan sonra olabilir. Çantanızda bulunmasında fayda var. Özellikle hastane yemeklerini sevmiyorsanız veya o aralıklarda kan şekeriniz düşerse.
  • Göğüs Ucu Kremi
    7.-8. ayda kullanmaya başlamanızı öneriyorlar. Genellikle lanolin içerikli çok yoğun bir krem oluyor. Lanolin içerikli tercih edecekseniz, %100 lanolin olmasına özen gösterin. Bu alanda en iyisi Lansinoh Göğüs Ucu Kremi. Sürdükten sonra silmeden bebeğinizi emzirebilirsiniz deniliyor. Kimileri dayanamayıp sildiğini söylüyor. Bu size kalmış. Bir de daha natural içerikler tercih ederek lanolin karşıtı olan grup için memnun kalınan krem de Earth Mama Natural Nip Butter. Benim bu kremden haberim yokken Lansinoh tercih ettim. Belki sonra Earth Mama‘ya geçebilirim.
  • Göğüs Pedi
    Göğüslerinizden emzirmediğiniz sürede de süt aktığı için, bu süt kuruyarak yara yapabildiği veya geceliğinizi, pijamanızı ıslattığı için yumuşak, çamaşırınıza yapışabilen göğüs pedleri öneriliyor. Ben Lansinoh Göğüs Ped‘ini aldım. Sebebi de her bir göğüs pedinin kutusundan tek tek ambalajlı çıkması. Böylece istediğim kadarını paketli bir şekilde taşıyabiliyorum. Hijyenik açıdan da daha iyi olduğunu düşünüyorum, kullanıcı yorumları da oldukça iyi.
  • Humana Still Tee
    Bu çayın metnini o kadar çok duydum ki almazsam deneyimli anneler tarafından ıssız bir sokakta kıstırılacağımdan korktum. Şaka bir yana, süt arttırmak için rezene çayının faydaları biliniyor. Aktarlarda da süt yapıcı çay diyerek rezene ve birkaç bitkinin daha karışımından oluşan çaylar bulabilirsiniz. Bu çayı tadı ve kolay yapımı, soğuk veya sıcak içilebilmesi için övüyorlar. Eğer erken doğum, sezaryen gibi sütünüzü arttırmak istediğiniz bir süreç geçirecekseniz tavsiye ediliyor.
  • Banyo ve Yüz Havlusu
    Hastanede duş alacaksanız, ve hastaneniz temin etmiyorsa mutlaka ihtiyacınız olacak.
  • Yastık Kılıfı ve Çarşaf 
    Artık devlet hastaneleri bile bu konuda özenli. Temiz ütülü yastık kılıfı, çarşaf sağlıyorlar. Ama siz yine de kendi zevkinize ve hijyeninize göre yanınıza almayı tercih edebilirsiniz.
  • Lohusa Çamaşırı
    Tek kullanımlık olanları tavsiye ediliyor. Yani kullan at. Böylece hastane sonrasında kirli çamaşır derdiniz de olmuyor. Ben Baby&Me marka görünce almıştım. Mothercare‘de de satılıyormuş ama en son sadece small bedeni vardı. Bir de Watsons‘dan kullan at large beden çamaşır aldım. (Ne kadar bol o kadar rahat) Seyahat ürünleri bölümünde bulabilirsiniz.
  • Yüksek Belli Külot
    Eğer kullan at tercih etmiyorsanız, doğumdan sonra özellikle sezaryen doğum yapacaksanız mutlaka yanınıza yüksek belli iç çamaşırı alın. Ameliyat yerini düşünmeniz gerek.
  • Deodorant – Diş Macunu – Diş Fırçası – Tarak – Saç Kurutma Makinası
    Deodorant konusunda sprey ve kokulu deodorantlar bebeğinizi rahatsız edebilir. Ama kişisel bakımınızdan vazgeçmek istemezsiniz. Ve emzirirken de bol bol terleyeceksiniz. ( Üzgünüm 😦 ) Bu yüzden ben kokusuz ve vegan (cruelty free-hayvanlar üzerinde test edilmemiş), sprey olmayan (stick), alkolsüz, parabensiz bir deodorant tercih ettim. Gratis, Watsons gibi yerlerden kolayca alabilirsiniz. Benimkini de şuradan alabilirsiniz. Diş macunu, diş fırçası, tarak da zaten temel ihtiyaçlarınız. Kış bebeği doğuracaksanız, hastanenizin otelcilik hizmetleri iyi değilse o saç kurutma makinasını çok arayacaksınız.
  • Sıvı El Sabunu
    Hastanenizde olabilir. Hatta dezenfektan da hastanede bulunacaktır muhtemelen. Ama devlet hastanelerinde sabun olmuyor. Kendi söküğünüzü kendiniz dikiyorsunuz. Bir de ellerinizi sürekli yıkayıp dezenfekte edeceğinizi göz önüne alın. Yumuşatan, çok yoğun kokusu olmayan bir el sabunu tercih edebilirsiniz. Zeytinyağlılar olabilir. Ben Le Petit Marseillais aldım.
  • Yüz Temizleme Medili
    Doğumda makyaj yapmayacaksınız tabii ama yüzünüzü bol bol yattığınız yerde temizlemek isteyebilirsiniz. Ayrıca, fotoğraf çekimi vs. olacaksa da makyaj temizlemeye ihtiyacınız olacak. Bir paket temizleme mendilini atın çantaya. Arada ferahlatır.
  • Dudak Kremi
    Daha hamilelikte kuruyan dudaklarınızı farkettiniz mi? Doğum esnasında ve sonrasında da çok ciddi dudak kuruluğu problemi olduğu ve buna ihtiyaç duyacağınız gerçek. Ben Blistex Daily Lip Conditioner kullanıyorum ve çok memnunum.
  • Makyaj Çantası
    Kendinizi iyi hissetmek, fotoğraf çekimi vb. durumlar için minik bir çantayı yanınızda bulundurmanız iyi olabilir. Ama bence doğuma takma kirpikle girmeyin, yapmayın bunu. Doğal doğum doğal doğum diye kendinizi yırtıp sonra da fotoğraflarda iyi çıkayım kaygısı ile yüzünüzde highlighter, kirpikleriniz 5 metre doğumda arzı endam etmeyin. Ne gerek var. Doğal olun.
  • Duş Jeli – Şampuan – Aseton- Pamuk
    Kendi şampuanınız ve duş jelinizi almayı unutmayın. Bebeğiniz teninize temas edeceği için doğal içerikli ürünler tercih edebilirsiniz. Hastanede ojesiz olmanız sağlığınız için tercih sebebidir. Morarma vb. durumlar için tırnaklarınızın görünür olması gerekir. Bu nedenle el ve ayaklarınızda oje olması durumunda aseton ve pamuğa ihtiyacınız olacak.
  • Kalın Çorap
    Özellikle sezaryen sonrası ayakların çok üşüdüğünü söylüyorlar. Yaz kış farketmiyormuş. Aklınızda olsun. Birkaç çift iyi olacaktır.
  • Emzirme Sütyeni
    Önce nerede bulunur bu meret dediğiniz sonra çok basic bir ürün olduğunu gördüğünüz meşhur sütyenler. Bebiş geldikten sonraki uzun aylar boyunca bu sütyenle haşır neşir olacaksınız. Bu nedenle rahat, penye bir modeli tercih etmeye çalışın. Çok ince olanlar iç gösteriyor dikkat. H&M, Mothercare, Defacto, LCW, Marks and Spencer gibi mağazalarda kolayca bulunuyor. Ayrıca Joker ve E-Bebek‘te de satılıyor. İnternet üzerinden de birçok seçenek bulabilirsiniz. Göğüsleriniz doğumdan sonra süt dolunca daha büyüyecek, bu alışverişi son aylarda yapın, ve büyüyen kap numaranıza gözlerinizi belerterek bakın.
  • Emzirme Özelliği Olan Gecelik – Pijama / Sabahlık – Terlik
    Bu konu beni hasta etti diyebilirim. Emzirme özelliği olan gecelik demek, lohusa geceliği demek. Ve bu arayışla alışverişe çıktığınızda, karşınıza gelenler gelinlikten hallice, aşırı süslü, taşlı, dantelli modeller. Aman allahım yani, o takımları giymem mümkün değildi. Kendimi şimdiden yaşlanmış, mahallenin gün yapan annesi olmuş, eltisini görümcesini çekiştiren kolu altın dolu gelini olarak dünyaya baştan gelmiş gibi hissetmiştim. Çok aradım taradım. Hem sade hem basit hem emzirme özellikli gecelik ve pijama takımlarımı daha önce hiç alışveriş yapmadığım Defacto‘dan aldım. Pijama için; hamile pijaması ve emzirme özellikli olması gerekiyor. Yani, altı geniş olmalı hamile karnına uygun şekilde. Lastikli vs olmamalı. Canınızı acıtmamalı. Başka türlü pijama doğumdan sonra uygun değil. Ayrıca önden düğmeli gecelik konusunda Oysho ve Marks and Spencer en iyisi. Bazen English Home‘da da seçenekler oluyor. Beni gecelik konusunda yurtdışından aldığım birkaç önden düğmeli gecelik kurtardı diyebilirim. Sabahlık da hastane içinde yürüyüş yapmanız gerekirse iyi oluyormuş. Bunun yerine rahat ettiğiniz bir üst, hırka, şal da tercih edebilirsiniz bence.
  • Kalın Hasta Pedleri
    Doğumdan sonra ciddi kanamalar olabiliyor. Bunun için hastaneniz de size verebilir, siz de yanınızda götürmek isteyebilirsiniz. Ben şundan aldım. Ama dert etmeyin, hastane içindeki bir medikal marketten de bulursunuz.
  • Süt Sağma Pompası
    Bu konu hakkında ayrıca bir yazı hazırlayacağım. Ben Lansinoh Tekli Elektrikli Süt Sağma Pompası aldım. Ama aklım Medela‘da kaldı. Görüş ve değerlendirmeyi sonra yapacağım. Sezaryen doğumlarda bu pompaya çok ihtiyacınız oluyormuş. Hastaneler bazen sağlıyor ama kendi makinanızı götürmeniz de iyi olabilir.
  • Lens Kutusu ve Solüsyonu – Gözlük
    Eğer benim gibi gözleriniz bozuksa, mutlaka yanınıza almayı unutmayın. Hatta lens kullanıyorsanız yedek lens almayı da ihmal etmeyin. Bebeği görmeye gidip, kör dönmeyin.
  • Eve Dönüş İçin Temiz Kıyafetler
    Hastaneye giderken giydikleriniz haşat olabilir. Eve de pijamayla dönmek istemeyebilirsiniz. Ama heyecanla yanınıza hamilelikten önce giydiğiniz kotlarınızı falan koymayın. Bu saflık olur. Yine temiz hamile taytı vb. kıyafetlerinizi atın çantaya.
  • El Temizleme – Antibakteriyel Jel
    Hastanede mevcut olabilir. Daha çok bebeğinize dokunmak isteyecek olan aceleci misafirlere sunmak için gerek.
  • Toka/Taç/Bant
    Saçlarınızı fenalık geçirip toplamak isteyeceğinize eminim.

Ekstralar :

  • Pilates topu
    Artık her hastanede mevcutmuş. Ben devlet hastanelerinde olduğunu sanmıyorum. Normal doğum için rahatlatıcı ve kolaylaştırıcı etkisi varmış. Benim ihtiyacım olmayacak.
  • Lavanta yağı
    Yine normal doğum öncesinde ferahlatan, stres azaltan bir etkisi varmış lavanta yağının. Ben hamileyken daraldığım zamanlarda antidepresan etkisi nedeni ile bileklerime sürdüm. Sezaryen bile olsanız tavsiye ederim.
  • Sıcak su torbası
    Belinizi ve ağrılarınızı rahatlamak için iyi olabilir.
  • Tenis topu 
    Sırta masaj yapılıyormuş, ben şok.
  • Yüz havlusu
    Doğum sancısı çekerken soğuk kompres için faydalı olabilir-miş.
  • Müzik seti – mini hoparlör – cd vb.
    Ne kadar uygulanabilir bilmiyorum ama sevdiğiniz bir yoga müziği normal doğum öncesinde sizi rahatlatır deniliyor. Devlet hastanelerinde böyle müzikler vs. gerçekten gülünç karşılanabilir.
  • Mum – Tütsü gibi rahatlatıcılar
    Bu konu da yine sizin güzel ihtiyaçlarınıza bırakılması gereken bir mesele. Normal doğum öncesi, odanın kokusu ile ilgili tercihiniz varsa düşünebilirsiniz.
  • Emzirme Yastığı 
    Evde kullanmak için çok gerekli bir ürün ama hastaneye yanınızda taşımak ne kadar gerekli bilemedim. Ben almıyorum. Almayı tercih edenler var.

Bebek İçin :

  • Eldiven
    Bu maddenin birçokları tarafından atlandığını duydum. Sonra ellerine çorap giydirmek zorunda kalanlar olmuş. Bazıları da ben eldivene karşıyım, dünyayı elleri ile keşfediyor diyor. Bana sorarsanız ilk zamanlar için, özellikle tırnaklarını kesemediğiniz ilk bir iki hafta için belki ilk günler için gerekecektir. Sonra salarsınız minik elleri dünyaya. 2-3 çift kaybolma riskine karşı alın yanınıza.
  • Battaniye 
    Bebeğiniz yaz bebeği de olsa, kış bebeği de olsa battaniye şart. Kış bebeği ise, polar battaniyeler, bir yanı pamuk kumaş bir yanı polar olanlar; yaz bebeği ise %100 pamuk ince battaniyeler özellikle yenidoğanlar için hastane çıkışında gerekecektir. 2 adet yeter diye düşünüyorum.
  • Önlük
    Bu önlük kocaman mama önlüğü veya BLW (bilmiyorsanız şimdilik boşverin) önlüğü değil tabii ki. Minik, sade, kusmalara önlem olacak şekilde önlükler tercih edebilirsiniz. Belki mama ihtiyacı da olabilir, o zaman da gerekecektir. Ben 5 adet koydum.
  • Zıbın
    Bu zıbın nedir neye benzer, bodyden farkı nedir anlamam uzun sürdü. Açıkçası ben çok beğenmedim görünce. Ama kruvaze geldiği için öneren çok anne var. Siz yine de 1-2 tane alın yanınıza, belki çok elzemdir.
  • Ağız Mendili
    Bakın bu elzem. Yani gerekli. Yani habire elinizde olacak. Bık bık geri tükürdüğü sütleri, salyaları bir güzel temizleyeceksiniz. Doldurun 10’lu paketleri. Bir de mermerşahi diye bir çeşidi var. Hayatınızda ilk kez duyabilirsiniz, bende öyle olmuştu. Hem pamuk hem mermerşahi aldım ben. Hangisini seveceğimi bilmiyorum. Mermerşahi daha ince. Şuradan kolayca alabilirsiniz.
  • Kendinden Eldivenli – Ayaklı Tulum
    Bu hastane çantasında bebek bölümünün süper starı. Özellikle önden fermuarlı versiyonunu bulursanız (Carter’s da oluyor) sakın kaçırmayın. Kendinden eldiveni, çorabı her şeyi bir bütün. İçine body giydirip üstüne bu tulumu çektiğiniz anda her şey tamam. Bebek de rahat siz de rahatsınız. Hastanede kaç gün kalacağınızı bilemiyorum ama 5-6 tane alsanız iyi olur.
  • Body
    Bu da aslında bebişinizin atleti, fanilası, içine giydiği basic tshirtü, ne derseniz osu. Mantık bu yani. Yaz bebeklerinde direkt bununla ortalarda bacaklar fora takılabiliyor. Kış bebeklerinde ise tulumların, alt üst vb. takımların içine giyiyor. 5-6 tane alın gitsin.
  • Çorap
    Nasılsa ayağında durmaz demeyin, şansınızı deneyin. H&M kış bebekleri için çok güzel kalın çoraplar üretiyor. Tavsiye ederim.
  • Şapka
    Bu da tabii bir Belgin Doruk şapkası değil, bildiğiniz ibiş şapkası. Minicik, yılbaşı cinine aitmiş gibi duran bir şapka. Bebeklerde şıklık, kokoşluk değil tatlılık, sevimlilik ön planda olmalı bana göre. O yüzden aşırı tatlılar. Ve en önemlisi, yenidoğan bebişler en çok başlarından üşüyor. Bu nedenle şapkayı ihmal etmeyin. Bırakın dünyaya yeni gözlerini açmış bıdığın kafasında taçlar, lastikler, çiçekler olmayıversin. Hastane çantama 3 adet koydum ben.
  • Müslin Bezi
    Gelelim akıllara durgunluk veren marketing ürünü “müslin bez”lere. Annelerimiz anneannelerimiz zamanında tülbentin yaptığı görevi üstlenen müslin bezler yalnızca Türkiye’de değil, İngiltere, Amerika falan nereyi görsem ün yapmış. Hatta bu işi desenlerle, bambu içeriklerle bezeyenler (bambu hakikaten aşırı yumuşak) deli fiyatlara yarım metre müslin bez satıyorlar. Önce anlamakta baya zorlandım, sonra her işi yaradığını öğrendim. Bunun için de ayrı bir yazı yazılır gibime geliyor. Ağız silmek, omuz bezi yapmak, bebeği sarmak, üstüne sermek, güneşi önlemek vs. aklıma ilk gelenler. Ben yanıma orta boylardan 3 adet aldım. Nereden beğenirseniz oradan alabilirseniz, her yerde her modelde satılıyor.
  • Alt – Üst Takımlar
    Bunu da sevmeyenler, önermeyenler, zor bulanlar var. Özellikle hastanede. Ben yine de neyin gerekip neyin gerekmeyeceğini yaşayarak göreceğim diyerek aldım 2 takım. 
  • Polar Tulum
    Kış bebekleri için, özellikle hastaneden çıkarken faydalı olacaktır. Önden fermuarlı polar tulumlar bir nevi kazak gibi. H&M tatlı modeller üretiyor. Ben birçok ürününü sevip aldığım Little White Company‘den almıştım.
  • Araba Koltuğu – Puset
    Bunun da detayı başka bir yazının konusu. Neyi tercih ederseniz edin, bebişiniz için aldığınız araba koltuğunuz yanınızda olmalı. Ve arabanıza nasıl bağlandığını bebiş doğmadan öğrenmiş olmalısınız. Biz Doona tercih ettik. Bunun da nedenini niçinini başka bir yazıda anlatacağım.
  • Yastık Kılıfı – Çarşaf 
    Bebişkonuz için adını işlettiğiniz yastık kılıfları, özel çarşaflar vb. ürünleriniz varsa unutmayın. Benim yok. O yüzden böyle bir maddem de yok.
  • Yenidoğan Islak Mendil
    Bu da en elzem, gerekli, stok stok alacağınız ürünlerden. Unibaby Yenidoğan öneren çok. Ama aynı kalitede olduğunu düşündüğüm ve kapağı bana daha sağlam görünen Baby&Me Yenidoğan Islak Mendil aldım ben. Normal ıslak mendil veya bebek mendili değil, dikkatinizi çekiyorum YENİDOĞAN ISLAK MENDİL. Saf su ve pamuk içermeli yalnızca. Aman dikkat.
  • Pişik Önleyici Krem
    Bu kremler hayatınızı rezil de eder, vezir de. Bir kere unutursanız, kullanmazsanız, bebişin poposuna iyi bakmazsanız ve bebiş pişik olursa sizi zor günler bekler. O yüzden bu işin sırrı herkesin doğru sandığı yanlışı düzeltmek : yani bebiş pişik olduktan sonra değil henüz olmamışken bariyer krem ile bölgeyi korumak. Ben bunun için iki krem tercih ettim. Birincisi doğal içerikli Bübchen Pişik Bariyer Kremi. Bunu her bez değişiminden sonra temizlenen bölgeye koruma amaçlı sürüp bezini kapatıyoruz. Diğeri de çinko içerikli acil durumlar için Desitin (Mor kutu). Diyelim ki her şeye rağmen bebiş pişik oldu, o zaman Desitin‘e sarılıyoruz.
  • Bebek Bezi
    Yemin ederim bu konu aileleri birbirine kırdırır, kan davalarına yol açar. Hatta o kadar tartışmalı ki, Bezegen diye bir aplikasyon bile yapmışlar. Telefonunuza yüklüyorsunuz, hangi bebek bezi daha iyi, son yorumları, fiyat performans falan takip ediyorsunuz. Herkes başka bir markanın müdavimi. Ben ilk etapta gidip Prima Premium Care Yenidoğan aldım. Sonra bu uygulamada son üretimine sövüp duran anne babaları görünce tavsiye üzerine bir de Huggies Yenidoğan aldım. Kapıştırıcam bakalım hangisi kazanacak? Hastaneye giderken de, eğer hastaneniz temiz etmiyorsa (ki hangi modeli ediyor bakalım?) yığın çantaya bezleri.
  • Alt Açma Bezi – Bebek Bakım Örtüsü
    Alt açarken oraya buraya saçma riskine karşı, pofuduk ve kullan at alt açma bezleri benim çok hoşuma gitti. Şunlardan aldım. Çantaya da 10 tane falan koydum.
  • Omuz Bezi
    Bu da bebişi omzunuza alırken, veya bir başkası aldığında hemen temiz temiz çıkarıp “şunu da koyalım mı, kusuyor da..” kibarlığında kullanacağınız örtü. Hem bebişi hijyenik olmayan kıyafetlere temastan kurtarıyorsunuz, hem de kucağa alanı batıp çıkmaktan. Benim aldığım bu modeller ayrıca önlük de oluyormuş.
  • Bebek Pamuğu
    Hastanede bulabileceğinizi düşünüyorum. Genellikle hemşireler pamuk yerine punch denilen bezlerden kullanıyorlar. Siz de bebeğinizin bakımı için sadece dağılmayan, bebeğinizin cildini tahriş etmeyen pamuk ve su kullanmak isterseniz, bu bebek temizleme pamuklarından alabilirsiniz.
  • Temizleme Solüsyonu
    İlk zamanlar göbek kordonu düşmeden bebişi yıkamanız doğru olmadığı için, (bazıları yıkarım diyor),  çok önerilen Mustela Physiobebe Temizleme Suyu gündemde. Bebişi durulamanız da gerekmiyor. Ben hastane çantama da koydum.
  • Patik
    Patik gerekli mi emin değilim. Belki hastane çıkışında 1 çift giyebilir.
  • Emzik – Emzik Kutusu – Silikon Mama Kaşığı – Biberon
    Emzik konusunda da anneler, uzmanlar birbirine girmiş durumda. Bazıları bebeğime asla emzik vermem derken, kimileri de en iyi buluş diyor. Sakinleştirici bir etki nihayetinde. Ama bebişler öyle her emziği de beğenmiyor.Emzirmeyi düşünüyorsanız 6-8 haftadan önce kullanmayın da deniliyor. Siz yine de ne olur olmaz diye çantaya 1 tane atmak isteyebilirsiniz. Ben öyle yaptım. En garanti emzikler de Nuk Kauçuk diyor anneler. Deneyeceğim.  Biberon için de aynı tartışmalar var. Bebeğinize sağarak süt vermeniz gerekse bile asla biberonla vermeyin deniliyor. Memeden soğur kaygısı ile bunun için silikon kaşık öneriliyor. Yine size kalmış. Ben süt sağma makinam ile uyumlu Lansinoh bir biberon ekledim çantaya.Yanınızda Kalacak Kişi / Baba İçin : 
    Bu konuda neden karnı burnunda anne sorumlu tutuluyor anlamış değilim. Bir de babanın pijamalarını düşün deniliyor resmen. Ben bir ara kendimi kaptırıp, yukarıda bahsettiğim Wunderlist programına Arda’nın eşyalarını yazınca; Arda bunlar ne Müge ben kendi valizimi hazırlarım demişti. Gerçekten de burada yetişkin kişi kendi kişisel bakımı için gerekli malzemeleri hazırlayabilir sanırım. Bunu siz düşünmeyin.Yanınızda kalacak kişiden / babadan isteyebileceğiniz bazı görevler;
  • Fotoğraf Makinası – Şarjı : Ek hafıza almayı unutmayın
  • Telefonlar – Şarjlar
  • Laptop  : gerek duyuyorsanız
  • Hoparlör : Müzik vs isterseniz, mini ve bluetooth ile çalışanları tercih edebilirsiniz.
  • Bebek Oto Koltuğu / Kurulumu : Arabanıza nasıl bağlandığı, ekstra bir aparata ihtiyaç duyulup duyulmadığı konularında yardım isteyin

BONUS : 

  • Bozuk Para : Hastanedeki kahve, çay vb otomatlarında aşırı ihtiyaç oluyor.
  • Yelpaze – Pervaneli Su Fışkırtma : Yazın doğum yapacaksanız yelpazenin çok büyük kurtarıcı olduğunu söylüyor anneler.
  • Bebek Hatıra Defteri : Organizasyon firması ile çalışıyorsanız zaten bu düşünülmüştür, ama siz de bir defter ayarlayabilirsiniz.
  • Günün Gazetesi : Bu tam benlik, tam bir anı. Seneler sonra o gün neler olmuş hatırlamak çok keyifli olacak.
  • Göbek Kordon Bankası Kiti : Eğer göbek kordon kanı saklayacaksanız, bunun için bir şirketle anlaştıysanız, size o gün için bir kit verecekler ve bu kiti yanınıza almanız gerekecek. Unutmayın.
  • White Noise / Beyaz Gürültü Oyuncakları Vb. : Örneğin Sleep Sheep gibi, beyaz gürültü sağlayıcıları veya beyaz gürültü aplikasyonları ilk günden kullanmak istiyorsanız, yanınızdan ayırmayın. Beyaz Gürültü de ne? derseniz, onu başka bir yazıda detaylıca anlatırım ama kısaca anne karnındaki ses.

Toksoplazma ve Hamilelik : Kedi evden gitmeli mi?

Henüz hamile değildim. Hatta evli bile değildim. Ufukta bir bebek haberi de yoktu. Bizim üniversitenin karşısında, tüm öğrencilerin hocaların severek gittiği eski usul bir pideci vardı. Yani şu yeni zincirlerden değil. Ben vejetaryen olduğum için (bu başka bir yazının konusu) bu pideci de sebzeli pideyi aşırı iyi yaptığı için, aynı üniversitede çalıştığımız annem ile bazen iş çıkışı giderdik. Haliyle pidenin yanında ortaya güzel bir salata da ikram edilirdi.

Her şey iyi hoşken, bir gün annem de ben de grip benzeri belirtiler yaşamaya başladık. Daha çok nezle gibi de diyebiliriz. Burnumuzun akması, hafif ateşli halsizlik hissiyatı. Tabii aklımıza sadece üşütmek, bulaşıcı virüsler vb. geliyor. Neyse bu durum uzunca bir süre devam etti, geçmiyordu. Fakat nezle gibi grip gibi de şiddetlenmiyordu. Aynı dozda devam ederek insanı yoruyordu.

Birkaç rutin tahlilden sonra hiçbir sorunumuz olmadığını tahlillerde gördük. İyi güzel dedik ama bir anormallik olduğu belliydi. Bunun üzerine annem konuyu kendi ihtisasına taşıyarak (mikrobiyoloji) var bu işte bir iş dedi ve İzmir’de bu testlerde son derece iyi olan Ege Üniversitesi Hastanesi’ne (en iyi kit ve test eden makina) giderek testimizi yaptırdık. Sonuçlara bakınca ikimiz de toksoplazma gondili adlı parazit ile tanışmıştık. Vücudumuz direniyordu ve sonunda bir kere vücuda girdikten sonra bu parazite direnç kazanmış oluyordunuz. Biz antibiyotik kullandık ve bu hastalığı atlattık. Sonrasında da bir daha geçirmeyeceğimizi biliyoruz. Çünkü bir kere geçiren kişi bağışıklık sağladığı için bir daha geçirmiyor. Burada önemli olan bağışıklığınızı güçlü tutmanız ve gebe olmamanız. 

Peki biz bu hastalığı daha doğrusu paraziti nerede kazanmıştık? 

Biz bu hastalığı tahminimize ve ikimizin de ortak paydası olarak bulduğumuz meşhur pidecimizin güzide salatalarından kaptığımızı düşünüyoruz. Salatalar muhtemelen iyi yıkanmadı ve aşağıda yazdığım sürece maruz kaldı.

Akla ilk gelen bu hastalıkla beraber kediler oluyor. Bu konuda bilgisi olmayan . çoğu insan, kulaktan dolma cümlelerle hamilelikte kedi olmaz diyerek abuk propagandalar yapıyor. İşin aslı şu:

  • Evet, bu parazit dişi / erkek kedilerin bağırsağında ürüyor.
  • Ve hastalıklı kedi dışkısının herhangi bir yiyeceğe bulaşması ile size ulaşıyor.
  • Bu yiyecekler genellikle iyi yıkanmamış meyve ve sebzeler oluyor. Özellikle marul!
  • En önemlisi, kedilerde bu hastalığın üreyebilmesi için kedinin hastalıklı bir hayvanı yemiş olması gerek!
  • Tüm iç dış parazit aşıları düzenli gerçekleştirilen evcil kedilerde bu tehlike söz konusu bile değil.
  • Bu parazit yalnızca kedi dışkısından bulaşmaz! Pişmemiş veya az pişmiş etten, pastorize olmayan sütten de bulaşabilir.

Korunmak İçin Neler Yapabilirsiniz? 

  • Benim edindiğim derse göre, restoranlarda gelen salatalar konusunda şüpheci olmanız. Ne kadar yıkandığı, nereden geldiği belli olmayabiliyor.
  • Evde salata yapacağınız zaman özellikle marulu özenle yıkamanız.
  • Aynı şekilde diğer tüm meyve ve sebzeleri de aynı özenle yıkamanız.
  • Pişmemiş et, şarküteri ürünü (salam, sosis vb.) tüketmeyin.
  • Pişmemiş eti doğradığınız bıçak vb. aletleri çok iyi temizleyin.
  • Ete el ile temas etmeyin, eldiven kullanın.
  • Pastorize olmayan süt (çiğ), peynir tüketmeyin.
  • Kedi, köpek gibi evcil hayvanınızın dışkısını temizlemeniz gerekiyorsa mutlaka eldiven kullanın. Köpek dışkısında bu sorun çok nadir görülüyor.
  • Evcil hayvanınızın iç dış parazit gibi düzenli aşılarını ihmal etmeyin, sokakta veya dış alanlarda serbest gezmesine izin veriyorsanız ne yediğini kontrol edebilmelisiniz.
  • Mümkünse, kedinizin hamileliğiniz sürecinde ev dışına çıkmasına izin vermemelisiniz. 
  • Kedinize mama olarak pişmemiş et vermeyin.
  • Bahçe, toprak gibi işlerle ilgilenecekseniz mutlaka eldiven kullanın.
  • Çiğ köfte gibi içeriği belirsiz gıdaları sokaktan alarak tüketmeyin.

Gebelikte toksoplazma gondili paraziti ile tanışırsanız neler olabilir? 

Ben bu parazitin etkilerini gebeliğimden önce geçirdiğim için şanslıydım, çünkü artık geçirmeyeceğimi ve bebeğimi etkileyecek bir durum yaşamayacağımı biliyorum. Ama, eğer siz bunu gebelik sürecinde yaşarsanız, özellikle de grip/nezle gibi düşüncelerle geçiştirirseniz sonuçları çok ciddi olabilir. Örneğin;

  • Bu paraziti gebeliğin ilk dönemlerinde taşırsanız, düşük veya ölü doğum gibi tehlikelerle karşılaşabilirsiniz.
  • Gebeliğin ilerleyen dönemlerinde geçirirseniz; bebeğinizde zihinsel problemler, beyinde hasar, su toplama, işitme ve görme bozuklukları gibi sorunlarla karşılaşabilirsiniz.
  • Bebeğinize bulaşıp bulaşmadığını kan testi yaptırarak öğrenebilirsiniz.

Bu durumda, gebelik döneminde dikkat! çok önemli. Fakat her zaman altını çizmek gerekiyor, evcil kediniz varsa parazit tedavilerine dikkat göstererek, özellikle gebeliğinizde dışkısından uzak durarak (evde başka biri varsa ondan yardım isteyerek) veya eldiven kullanarak, aynı zamanda kedinizin yediklerini kontrol ederek, sokağa salmayarak bu tehlikeden uzak durabilirsiniz. Kedinizi evden uzaklaştırmanız, sokağa bırakmanız veya başkasına vermenize gerek yoktur!

Tedavisi Var Mı? 

Gebe olmadığınız zaman bu parazitin tedavisi antibiyotik ve vücut direncinizi yüksek tutmak.

Gebelikte tedavisi ise mutlaka doktorunuz ile kararlaştırmanız gereken bir süreç.

Özetle, hamileliğinizde başta toksoplazma gondili olmak üzere parazitlerden korunmak için almanız gereken birçok önleme dikkat etmelisiniz. Hamilelik hep söylediğim gibi zorlu ve hassas bir dönem. Ve bazen hamilelikte kaç kilo aldığınızdan veya yoga yapıp yapmadığınızdan daha önemli mevzular var.

Ve evet, kedi evde kalıyor.