Bebek İle İlk 3 Ay : Ne Umduk Ne Bulduk?

Dafne, nam-ı diğer Dafi ile geçen ilk 3 ayımız hayatımda aldığım en büyük derslerin paket şeklinde sunulmuş haliydi. Bir annenin ve bir babanın bu ilk 3 aydan öğreneceği çok şey var. Anne olarak kendi payıma bir sürü içsel yolculuğa çıktığımı itiraf edebilirim. Kimi zaman enerjik, kimi zaman depresif, çoğu zaman şaşkın ve gerçekten ne yaşadığımızı anlamayan bir halde geçti gitti ilk 3 ay.

Neler öğrendiğimi ve size neler tavsiye edebileceğimi minik başlıklar altında toparlamak istersem;

Önce Bebişin Rutini / Uyku Düzeni

Bebeklerde uyku düzeni bence hayatımızda girip girebileceğimiz bütün sınavlardan daha zor bir sınav. Ben bu konudan deli gibi korkan bir anne adayı olarak, daha Dafi doğmadan sayısız makale ve kitap okumuş, kendimi uyku düzeni konusuna hepten kaptırmıştım. Dafi doğduğunda hastane odasındaki ilk gece yattığım yerden white noise açarak doktorları korkutacak kadar kendimi konuya vermiştim.

Eve geldiğimiz ilk gece Dafi ağlamaya başladığında, hemen aklımda uçuşan Harvey Karp methodları, Tracey Hogg düsturları ile çocuğu yan çevirip kulağına ŞŞŞŞ lamaya başlamış; Arda’nın çılgın motivasyonu ile yeme-uyuma-aktivite şeklinde geçen bu ilk zamanların Excel çizelgelerini bile çıkarmıştık.

Dafi’nin bir düzeni vardı; elbet bunu keşfetmeliydik – yoksa da biz yaratmalıydık!

İşe ilk önce gece gündüzü öğreterek başladık ve her şeyi saatli, takipli yaptık. Her ağladığında meme/mama vermedik, uykularını takip ettik ve doktorumuzun önerisiyle gün içinde (ve bunu geceye çekmek koşulu ile) en az 1 kere 4-5 saat kadar uyumasına izin verdik. Gelişimi için bu çok önemliydi.

Şanslıydık, çünkü Dafi çok ağlayan bir bebek değildi. Yemeğini yediği sürece güzelce uyuyabilirdi. Fakat ilk 1 ay sonunda ufak ufak kolik belirtileri baş gösterdi. Akşamüzeri olduğu anda Dafi huysuzlanmaya, çılgınca ağlamaya başladı. Bu konudan da gaz giderici damlalar, değişen mama tipi derken kısa sürede paçamızı kurtardık.

Fakat bu sefer de, uyunmayan gündüz uykuları baş gösterdi. Dafi artık yatağında uyumuyordu. Akşam bir şekilde yatağında destekli bir şekilde (biberon) uyuyordu fakat gün içinde feryat figan, kucaktan kucağa hatta ana kucağında sallanmaya varana kadar saçma sapan şekilde uyuma alışkanlıkları edinmeye başlamıştı.

O esnada taşınma derdinde olduğumuzdan bir şekilde düzen elden gider gibi oldu; fakat Amsterdam’a geldikten sonra gece uykularını biraz toparlayabildiysek de gündüz uykusuzluğu artık hem Dafi’nin hem benim canıma tak etmişti. Uyuyamıyor, uyumadıkça huzursuzlanıyor ve evi bana dar ediyordu. Çareyi bebek arabasını kapıp park bahçe dolaşmakta bulmuştum. Bir gün sabah 11 de çıkıp akşam 19 da eve girdiğimi bilirim. Resmen saat 16.30-17.00 sularında evde olmak istemiyordum.

Tam bütün bunlar peak yapmış, Dafi 3. ayını doldurmuşken ani bir Türkiye seyahati yapmamız gerekti. Anne kız bu seyahatte birbirimiz hakkında çok şey öğrendik. Bunlardan biri de uyku düzeni oldu. Döner dönmez ilk iki gün Dafi’nin adaptasyonunu bütün gece uyanmasına izin vererek bekledim. 3. gün ise herkesin acımasız bulduğu fakat gerçekten çok araştırarak umudumu bağladığım Ferber yöntemine başladık. Ve biberon ile uyuma saplantımızı yıkmaya çalışıyoruz. Bugün 10. gündeyiz. Çok güzel sonuçlar aldık. Bu konu hakkında da ayrıca bir yazı yazacağım.

Özetle; uyku bebekler ve çocuklar için devamlı kontrol edilmesi gereken bir mesele. Eminim bizi daha çooook uykusuz geceler, gündüzler bekliyor. Fakat en önemlisi uyku eğitimi falan değil; bir uyku rutini, düzeni. Bebeğin meme/mama saatinin belirli olması, aktivite saatinin belirli olması ve uyku saatinin de bütün bunlar doğrultusunda doğru zamanlarda DESTEKSİZ sağlanabilmesi. Memede, biberonda, emerek, sallayarak, kucakta vs uyutmamak. Çocuğunuza bu şansı vermek bence en önemlisi. Geriye kalan inişler çıkışlar zaten hep olacak.

Uyku konusunda detaylı bir yazı yazacağım ama daha bir şeyi başarmadan kimseye akıl verir gibi olmak istemiyorum, bu nedenle bekleyişteyim 🙂 Fakat düzen, her şey demek. Bunu şüphesiz söyleyebilirim. Hayatınızı kurtarır.

Eşyalara Bağlı Kalma

Bu ilk 3 ayda öğrendiğim çok tatlı bir motto oldu, çünkü Dafi gelmeden dersimi çok çalışmış, gerekli ürünler listemi ezberlemiş; ihtiyacı olan her şeyi dizi dizi dizmiştim. Gak dediğinde şunu, guk dediğinde bunu verecektim ve her şey hallolacaktı 🙂 Şimdi doğruya doğru, evet bu listeler çok işime yaradı. Çoğu ürünü önceden aldığımı gören ailem bile dersime iyi çalıştığımı kabul etmişti. Bebeğiniz doğmadan iyi bir hazırlık yapmak sizi en azından ilk 3 ay için gerçek anlamda rahatlatacaktır. Fakat, eşyalardan medet ummak işte bu tamamen bir stres kaynağı.

Dikkat etmeyi öğrendiğim şey, her bebeğin gelişimini takiben ihtiyaçlarının farklı olduğu. Ayrıca sırf o araç gereci aldınız diye o problem çözülecek veya olmayacak diye bir şey yok. En önemlisi bebeğinizi izlemek. Mesela pişik önlemek için gerekli önlemleri/ürünleri evet önceden alın, ama salıncak/oyuncak/ana kucağı vb pahalı yatırımlar konusunda sakin olun. Belki de bebeğiniz hiçbirini sevmeyecek veya siz zaten neye ihtiyacı olduğunu onu tanıdıkça anlayacaksınız.

İnsanlara Kulak Asma

İşte bu ilk 3 ayda öğrendiğim en güzel başlık. Özellikle “Emiyor mu?” sorusunun muhatabı olmaya hazır değilseniz, önce kendinizi bir güzel güçlü cevaplarla kuşatmanız gerek. Her kafadan bir ses, her kafadan bir yorum gelecek. Bebeğinizi süzüp sağlıklı olup olmadığını tartan teyzeler, iyi bakıp bakmadığınızı değerlendiren aile dostları, utanmasa bebeğinizi elinden alıp ben daha iyi bakarım sonuçta bilmemkaç çocuk büyüttüm sen ne bilirsinciler, mama verdiğinizi duyup inatla emzirme konusunda “neden, niçin, niye” diye tutturarak çocuğunuza fare zehiri verdiğinizi ima edenler, mama yediği için ilerde zeki olmayacağı kaygısı ile size acıyarak bakanlar (evet çünkü tüm anne sütü ile beslenenler şu an Elon Musk)  olacak. Bunları zor da olsa duymamayı öğrendim.

Direnmemeyi ve en önemlisi kendimi bu insanlar yüzünden kötü hissetmemeyi öğrendim. Tabii zaman aldı. Tabii ki çoğu cümleyi kafama taktım. Özellikle emzirme konusunda doğumdan önce bile ciddi argümanlarım olmasına rağmen, sütüm az olduğunda bir parça üzüldüm ve kendimi eksik hissettim, evet. Hiçbir annenin sütü az değildir, anneler beceriksizdir diye ortalarda dolaşan herkesten nefret ederek tırnaklarımı kemirdim, evet. Ama sonra hepsi geçti. Çünkü bunların kültürel birer kavga olduğunu da, bunun annenin bir tercihi olduğunu da içime sindirdim. Ve bu düşüncesiz, empati yoksunu, bayağı insanlara kulaklarımı tıkamayı öğrendim.

Anne olmayı oturttuğum andan ve Dafi’nin sorumluluğunu aldığımı/alabildiğimi farkettiğim andan beri kimse umrumda değil. Onun için en iyisini yapmaya gayret ettiğimi biliyorum, ve bundan sonraki yolda daha mutlu hissediyorum.

Her Şey Olmaya Çalışma

Bu psikolojim için çok önemli ve zor kazandığım bir madde oldu. Çünkü ister istemez anne olduktan sonra, eğer benim gibi zorlu ve içe kapanık bir hamilelik geçirdiyseniz doğumdan sonra her şey olabilme eğiliminiz artabilir.

Bundan kastım ne?

Hem anne, hem eş, hem kadın, hem kariyer sahibi bir insan, hem sosyal bir insan, hem evini idare edebilen, hem de her şeyi çekip çevirebilen bu sırada da kendisine, bakımına, ihtiyaçlarına vakit ayırabilen bir insan olma kaygısı.

Evet, ben bunu yaşadım. Eski kotlarıma 15 gün sonra girebileceğim inancı, eski filmlerime kitaplarıma dönebileceğim ve Dafi uyuduğunda yine eşim ile eski Müge olabileceğim sanrıları ile uzun bir zaman geçirdim. Dafi uyumadığında, yemek saatleri kaçıp gidip, işten gelen eşim ile zaman geçiremediğimde içten içe sinirleniyor; bebek sallarken aslında şu an daha büyük işlerin başında olmalıydım düşüncelerine kapılıyor; bir türlü kapanmayan kot düğmelerine sayıp sövüyordum. Bir anda her şey olabileceğimi sanmıştım. Fakat hiçbiri tam olmadığında da elimde mutsuzluktan başka bir şey olmuyordu.

Bunu annem sayesinde aştım. Benimle yaptığı “yavaş ol, sakin ol, kendin ol” konuşması ile kendime geldim. Mükemmel olma kaygısına tüm kadınlar gibi ben de sürüklenirken bulmuştum kendimi. Sarsıldım ve durdum.

Processed with VSCO with hb2 preset

Dafi ile geçen her an çok kıymetli, geri alınamaz, bir daha yaşanamaz ve çok özel. Anne olmak bir o kadar sorumluluklarla dolu tam zamanlı bir iş evet, ama bir süre çeşitlendirilebilecek, başa çıkılabilecek, tercih edilen bir iş. Çocuğumun ve benim uzun seneler hatırlayacağımız bir iş. Bu nedenle, başka hangi işleri kaçırdığımı düşünmeyi bıraktım.

Eşimin benden bir beklentisi olmadığı halde, sanki bir beklentisi varmış gibi strese girmenin son derece anlamsız olduğunu; onunla da rahat olduğumda daha iyi sohbet edebildiğimi farkettim. Sakin olmadığımda sadece Dafi hakkında konuşarak evde kriz yarattığımı görerek bundan da çok geç olmadan vazgeçtim.

Bu ilk 3 ayda anladım ki, bazen sadece neysek oyuz. Gelen kilolar gidecek, uykular geri gelecek, günler dönecek; bu sırada her şey olmaya çalışmaktansa sadece kendimiz olmaya odaklanarak mutlu olabiliriz/olabilirim.

Geleceği Hesaplama

Anda kalmanın önemini çoğu zaman kendimize tekrar etsek de, başarması belki de çoğumuz için mümkün olmayan felsefelerden biri. Zaten geleceği hesaplama konusunda kendimi zor zapteden biri iken, anne olunca bu özelliğim coştu. Şu ayda bu, diğer ay şu, sonra şu aya gelince de bunu yaparız gibi planları havada kapmaya başlamıştım ki; hoooooop durdum!

Geleceği hesaplayarak hiçbir şey olmuyor, çünkü gelecek hiç sizin hesaplarınızdaki gibi gelmiyor. Yani en azından bana hep böyle oldu. Hesaplarınızdaki gibi gelmediğinde de daha çok hüsran sizi takip ediyor. Bundan yırtmanın en iyi yolu, geleceği hesaplamamak. Geleceğe bel bağlamamak.

Yani; 3. ay bitsin her şey düzelecek, 5. ay bitsin şunlar geçecek bunlar geçecek; kreş zamanı gelsin rahat edeyim, okul zamanı gelsin de kendime zaman ayırayım falan bunları unutun. 

Derdiniz kendinize zaman ayırmaksa tam şu an, şimdi ayırabilirsiniz. Mümkün değil demeyin, inanın mümkünmüş. Ben de geç keşfettim.

Anda kalın. Gelecekle kumar oynamayın. Kendinizi olup olmayacağını bilmediğiniz şeylere sabitleyerek, bugünü kaçırmayın. Ben 3 ay boyunca neredeyse bunu yaptım, fakat artık anda kalmaya önem veriyorum. Tavsiye ederim.

Uzun Bir Aradan Sonra : Neler Yaşadım?

Elia Dafne doğduğundan beri yalnızca 1 yazı yazabildim. O da onun gelişi ile ilgiliydi ve 2 haftada 2 satır cümleyi zar zor biraraya getirebilmiştim.

Şubat ayının bitmesi ile birlikte artık yavaş yavaş yazılarıma geri dönmek istiyorum. Bu 2 aylık dönemde neredeyse hiç yazı yazmamama rağmen, hala buraya uğrayan insanların olması da ayrıca sevdindirdi, yalan yok 🙂

Bu 10 haftada neler oldu, neler değişti, annelik, kadınlık ve her şey üstüne neler düşündüm.. Aklıma ne geldiyse yazıyorum..

Öncelikle karar verdiğim 2 şey var (bu yazı 2 lerden gidiyor :)) 1.si annelik çok ama çok zor. 2.si annelik çok ama çok güzel.

Gayet basit tespitler değil mi?

Benim için neden zor; çünkü gerçekten tam anlamı ile her şeyi eşim ile birlikte yapma çabamız başlarda çok parlak bir fikir gibi dursa da haftalar ilerledikçe pes edişler ve tükenişler adlı çalışma ile karşımıza çıktı.

Eşim işine geri döndü, Dafi büyüdükçe uykuları azaldı, evdeki işler çoğaldı, kapatılması gereken koliler arttı, yapılması beklenen valizler yığıldı ve bum! ben yokuş aşağı hızla gitmeye başladım.

Burada hemen birilerinin önünüze çıkması gerekiyor, yoksa esas kaosa yakalanmanız an meselesi. Neyse ki bu sırada anneler imdada yetişti de biraz önümü kestiler. Yoksa bam güm kaş göz yararak bir başıma kalacaktım.

Bu esnada, tam yokuş aşağı allah ne verdiyse ilerlerken, bir de pılımızı pırtımızı ince eleyip sık dokuyarak, başka bir ülkeye taşındık.Anneler de yok yani buralarda. Dafi, ben ve eşim başbaşayız. Hatta Dafi ile başbaşayız çünkü eşim işe gidiyor. Hali ile evde kalan anne olarak kendime bir an önce iş düzeni kurmam gerek, yoksa bir başka sıkıntı baş gösteriyor; bu kadar uzun evde olmak ve sadece ev işi ile iştikal etmek bana göre değil. Gerçekten boğucu. Havlularımı fiyonk yapayım, scotch&brite süngerine sim dökeyim gibi aktivitelere ilgim olmadığı için evde bir süre sonra çamaşır, bulaşık, Dafi, yemek çemberinde delirecek gibi oluyorum. Bunu başaran anneleri de alındırmayayım, sadece bana göre değil.

Bütün bu hızlı yolculuğun içinde çok şey öğrendim diyerek bir klasiğe de ben imza atayım, ama dev çarpılmalar insan hayatındabence dev büyümelere eş değer. Yalnızca anne olmak değil, artık bir başka insanın tüm gelişimini, tüm geleceğini, tüm benliğini avuçlarınız arasında bulmak oldukça büyük sorumluluk. Zaten bütün post-partum depresyonların ardında da bu yatıyor. Bu sorumluluğu içselleştirdiğiniz anda da artık eski siz olamıyorsunuz. Hayattan beklentileriniz, amaçlarınız, kişiliğiniz, bugüne kadar iddia ettiğiniz her şey yerle bir oluyor. Mesela, ben uykusuzluğa dayanamam, velev ki uykumu alamazsam veya aniden uyandırılırsam canınıza okurum diyen insanken; zombiler ile kardeş oldum. Oluyor yani. Olunuyor. Veya, güne kahvesiz başlayamam, uyandığım anda bir süre bana dokunmayın kimse ile konuşamam, yüksek sese dayanamam sinirlerim bozuluyor, kendi kendime kalmak istiyorum, biraz kafamı dinlesem olur mu gibi cümleler benim için artık sürreal oldu.

Processed with VSCO with hb1 preset

Her şey ama her şey değişiyor. Fakat çevrenizdekilerin (özellikle yaşıtlarınızın) buna alışması epey zor oluyor. Anne-baba değillerse tabii.

Bin tane fikirle karşınıza çıkanlar; hala sizden aynı tempoyu, aynı yanıt verme kapasitesini, aynı program yapabilme hevesini, aynı muhabbeti bekliyorlar. Tamam, ebeveyn olunca komple değişmek değil bahsettiğimiz ama daha 1.5-2 aylık bebek varken de bir sabredin arkadaş diyemiyorsun, yutkunuyorsun. Hatta bu gibi beklentiler insanda kendini kötü hissetme, suçluluk, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, neden ben, arkadaşlarım artık benimle görüşmeyecekherhalde, sosyal hayatım hiç kalmadı, ben eski ben değilim, eşim ile Dafi olmasa şimdi şunları şunları yapabilirdik gibi serzenişler ile sizi depresyona sokuyor; arkadaşlarınıza ise hiçbir yan etkisi yok.

Bebek ziyareti diye gelip, keşke bakıcı/anneanne falan baksaydı da biz eski günlerdeki gibi takılsaydık beklentilerinden; akşam vakti yapılan programlara çağırılıp “Dafi o saatte uyuyor yalnız” cevaplarına burun kıvıranlara, doğumdan 15 gün sonra bebeğini annesine bırakıp bara gidebilen süper enerjik bir başka anne arkadaştan örnek verenlere, hamileliği boyunca diyetisyenle çalıştığı için abuk doğum yöntemleri tasarlayarak fit kalan bir başka akrabadan dem vuranlara kadar başınızda ciddi bir hayalkırıklığı kümesi oluşuyor. Bunları da bizzat yaşadım.

Ve bu insanların hiçbiri kötü niyetli olmuyor, temel olarak zaten hep sizi düşünüyor, hepsi uzun zamandır tanıdığınız arkadaşlarınız.

Bir de “emiyor mu” meselesi var ki, onu başka bir yazıda ele alacağım. Son zamanların popüler konusu meğer ne kadar gerçekmiş!

Sonuç olarak siz bu akan, değişen ırmağın içinde yıkanıp, aklanıp, ayakta durmaya çalışıyorsunuz. Bir yandan da ameliyat olduğunuzu unutmamak gerek. Sezaryen doğumun bir alt batın ameliyatı olduğunu da, bunun iyileşme sürecinin her ne kadar ayağa kalkıp dans etseniz bile en azından dokularınız henüz dans edemediği için minimum 6 hafta olduğuna da dikkat çekmek gerekiyor. Yani siz ciddi bir badire atlatmış oluyorsunuz, yataktan ne zaman kalktığınızın bir önemi yok!

Ben 6-7. günde baya sokaktaydım, 10. günde Dafi’ye pasaport almak için emniyete falan gitmiştik. Yani bunlar yapılıyor yapılmasına da, bu sizin iyileşmiş olduğunuz anlamını taşımıyor; hatta bir başka atak da şöyle : hani sevgilisinden-eşinden ayrılan insanlar o şok, stres, üzüntü ile bir anda çok mutlu gibi davranırlar, kendilerini sokağa atarlar, bara saza giderler, aşırı bir adrenalin salgılar, sosyalliğin doruğuna ulaşırlar ya; hah işte aynı o şekilde olabiliyor anneler de doğumdan sonra. Ve bunu yaşıtlarınız madalyalık bir durum gibi sizin burnunuza sokuyorlar. Sizden eskiyi istiyorlar, ama artık onun azalmak yerine artarak evrildiğini anlatamıyorsunuz. Kısmet işte.

Kilo verme hırsı da ayrı bir şimşek gibi kafama düştü, saklayamam. Hayatımda hiç bu kadar kilolu olmamıştım. Aynadaki kişiyi tanıyamıyorum, kendimi iyi hissetsem bile biri fotoğrafımı çektiği anda o ekrandaki kişiyi görünce kusasım geliyor. Evet, kendimi bu halimle hiç sevmedim. O yüzden 32 beden pilates hocaları da bir zahmet annelere “kendinizi sevin” çağrıları yapmaktan vazgeçsin. Sevilecek bir yanı yok. Bekara koca boşamak kolay. Elbet verilecek o kilolar diyerek kendimi üzecek kadar sıkıştırıyorum. Çünkü doğum sonrası kilolarını vereyemeyen, üstüne stresle yemeğe sarılan maalesef çok anne var. Geleceği görüyor, arttırıyor ve kilo vermekle saplantılı hale gelmeyi göze alıyorum. Beni motive eden konulardan biri; yaşadığımız yerde oldukça büyük, insanların bebekleri, köpekleri, bisikletleri ile gitmekten çekinmediği parklar var. Dafi bebek arabasında uyumayı çok seviyor. Bol yürüyüş beni bekler. Diğer bir motivasyon kaynağım da vejetaryen beslenmenin burada gerçekten kolay oluşu. Türkiye’de gerçekten emek istiyor, özellikle annelik döneminde fırsat bulamadığınızda kendinizi makarna, pilava düşmüş olarak buluyorsunuz. Umudum bunları fırsata çevirebilmek.

Neyse ki bütün bunların ortasında dolu dolu 10 hafta geçti bile.

Dafi çok şükür sağlıklı, uyumlu, komik bir bebek. Onunla olmayı, onu tanımayı, onu yaşamayı seviyorum. Evimize küçük bir insan daha katıldı, bu fikri de çok seviyorum. Ne onu kendime bağımlı, ne de kendimi ona bağımlı hale getirmeden; özgür, sevgi dolu, saygı dolu (evet bebek de olsa ciddi anlamda saygıya ihtiyacı var), yaratıcı bir ilişkimiz olsun istiyorum.

Evet, onun için her şeyi yapabilirim; evet o her şeye değer. Ama kendimi de unutmamam, fakat bunu eski Müge olmaya çalışarak değil, yeni, katlanmış, büyümüş, öğrenmiş, değerlenmiş, farketmiş, seçimlerini gözden geçirmiş, zevklerini elemiş, güncellemiş bir Müge olarak yapmayı öğrenmem gerek.

Bu aralar günlerim bunları düşünerek, hayattan biraz daha anlayış dileyerek, sahip olduğumuz tüm şanslara ve güzelliklere şükrederek geçiyor.

Yazamadığım 10 haftada roller costerın en önünde oturuyordum.

Bundan sonra biraz daha arka sıralara geçip etrafıma bakabileceğim,

Sevgiler.

Müge

 

 

37. Hafta : Elia Dafne’nin Gelişi

Günler geçti ve haftalar.. Şimdi Elia Dafne’nin 21. gününde bitirebilirsem hafta hafta yazdığım hamileliğime bir doğum yazısı ile veda etmek istiyorum. (Yazıyı 28. gününde bitirebildim.) 

Hamileyken benim de en büyük meraklarımdan biriydi doğum serüvenleri. Doğum videolarını bile izlerken, kadınların yüz ifadelerini gözler; kötü hikayeleri ise riskler kategorisinde hafızaya kaydederdim. Çünkü özellikle ilk doğumunuz ise belirsizliğe doğru ilerlerken mutlaka empati kurabileceğiniz hikayeler arıyorsunuz. (Yok ben aramıyorum diyorsanız o zaman siz başka bir yazıya geçebilirsiniz.) 

Doğum Belirtileri Var Mıydı, Bir Anda Nasıl Gerçekleşti?

Doğum belirtilerinin hiçbirini yaşamadım diyebilirim çünkü ne suyum geldi, ne kasılmalarım 3 dakika arayla gelmeye başladı, ne nişan dedikleri belirti ile karşılaştım (önceden bir kan pıhtısının gelmesi). Bu klasik belirtilerin hiçbiri bende yoktu, ama zaten hamileliğim de çok klasik sayılmazdı.

Her şey alıştığımız gibi giderken, doktorumun önerisi ile 38. hafta sezaryen kararını vermiştik. Hem plasentanın myomlar tarafından hücuma uğramış olması, hem de artık bebeğin yer darlığı nedeni ile bu karar herkes için sağlıklıydı. Fakat 5 Aralık günü kasılmalarımın arttığını hissediyordum ama doğum yapacak kadar da sık sayılmazdı. Kasıklarımda biraz ağrı vardı ama tam da sancı değildi. O geceyi “yine alıştığım belirtiler, nasıl olsa gece gece hastaneye gitsem bir şey değişmeyecek” diyerek ve Harry Potter izleyerek geçirdim. 6 Aralık günü Arda (eşim), Tuna (eşimin kardeşi) ve ben beraber kahvaltı yapmak için bizim evde beklerken, bir türlü kahvaltıya inemedim. Farklı hissediyordum ve hafif hafif ağrım vardı. Saat 14.00 sularında bu direnişi kırıp annemle konuştuktan sonra doktoruma ulaştım ve hastaneye gelerek bir NST çekilmemi söyledi. Bu test ile kasılmalarınıza ve bebeğinizin karnınızdaki stres seviyesine bakıyorlar. Aynı zamanda kalp atış hızı da doğumun yaklaşıp yaklaşmadığı hakkında belirleyici oluyor.

NST sonucunda yine orada bulunan görevli uzman doktor inceleyerek “sorun yok, eve gidebilirsin, suyun gelirse haber verirsin” şeklinde bir telkin vermişken; sonucu doktoruma gönderdiğimde geceyi doğumhanede geçirmemi söyledi. (Hatırlarsanız Hakkımda kısmında da gebelik kontrolümde de sen hamile değilsin diyen bir uzman doktor ile karşılaşmıştım. Gerçekten bu uzman doktorlara güvenerek hareket etsem şu an ne halde olurdum acaba?) Sadece bir NST için çıkmıştık evden, neler oluyordu, winter is coming gerçek miydi? Bu duygular ile apar topar doğumhaneye yatırıldım. Gece boyunca NST karnımda, ameliyat önlüğü üstümde, annem doğumhanenin bir köşesine kıvrılmış uykusuz bir şekilde bekledim. Sabah 07:30 da doktorum gelmişti. Çanlar benim için çalıyordu.

Korktuğum Gibi Mi Oldu? Nasıl Hissettim? 

Bi’ kere ameliyathane, ameliyat, kesilmek, anestezi; bütün bu kelimeler benim bayılıp kalmam için yeter de artar bile. O kadar korkağım ve o kadar fobik hissediyorum. Fakat sonradan öğrendiğime göre tansiyonum bu gibi durumlarda çok hızlı oynayabiliyormuş. Bayılıp ayılmalarım ondanmış. O nedenle doğuma çok korkarak girdim. Öyle birçokları gibi güle oynaya, takma kirpiklerim ve porselen makyajımla kameralara el sallayamadım. Özellikle epiduralden duyduğum korku çok büyüktü. Bunu detaylı anlatmayacağım çünkü merak edenler detaylarını birçok kaynaktan okuyabilir. Şimdi durduk yere korkmasın kimse. Ama şunu söyleyebilirim, doğumun en zor tarafı ne elimin üstüne ve koluma açılan kalın damar yolları, ne kesilen karnımdı; en kötü an hala hissettiğim epidural anıydı. Alanında gerçekten en iyilerden bir anestezi doktoru ile ameliyata girmeme rağmen, yaşadığım o his sanırım senelerce hafızamda yer edecek. AMA tekrar dediğim gibi, bebiş bekleyenler veya henüz hamile olmayanlar siz bu söylediklerimi unutun, herkesin tecrübesi farklı.

Sonrası ise beni oyalamaya çalışan anestezi uzmanları, konuşmalar, sabır cümleleri ve bir ağlama ile devam etti. Dafne’nin ağlamasını duyduğumda, ameliyathanedeki herkese isminin anlamını anlatıyordum. Ve bir anda coşkuyla ağladı Dafne. O ağlama sesinde neler hissettiğimi burada yazmak istesem de tarif edemem. Kullanmayı sevdiğim kelimeler bile gerçekten yetersiz. Minicik eli ile parmağımı tuttuğu an, ağlamak ile şoka girmek arasında kaldığım dakikalar.. Hala Elia Dafne’nin karnımdan çıktığına inanamıyorum.

Doğum Sonrası Nasıldı, Neler Hissettim?

Bu aralar çok sevdiğim yazar #hihieved in dediği gibi hiçbir şey hayallerimde kurduğumla tabii ki örtüşmedi. Gönül isterdi ki lavanta kokulu hastane odamda, Frank Sinatra şarkıları eşliğinde, mis kokulu bebeğime sarılarak sakince emzireyim. Maalesef bunların hiçbiri olmadı.

3 kere oda değiştirdim. Odada kış olduğu için klimanın soğutucu tarafı çalışmıyordu ve ben 40 derece olmuş küçücük hastane odasında lohusa hormonlarımla buram buram terliyordum. Cam açılmasını isteyemiyordum çünkü bebek üşürdü. Fakat nasıl üşüyecekti anlayamıyordum çünkü bebekler için 20-22 derece ideal denilirken, biz 40 derecelik odada Dafne’yi polar battaniyelere sararak uyutuyorduk.

Yataktan kalkmak bir yana; sondaya bağlı, belden aşağım tutmayan halde, sırtımda hala epiduralden kalan katater (iğne – böylece ağrım olunca ilaç vermeye devam edebiliyorlar), kolumda ve sol elimin üstünde damar yolları boylu boyunca uzanıyordum. Elia Dafne bir köşede uslu uslu uyuyordu. Başka bir yazıda detaylı olarak ele alacağım emzirme konusu ise büyülü bir bağ olmaktan çıkıp, gelen giden hemşirenin gözlerini yarım yamalak açabildiğin anda bebeği göğsüne bastırıp durduğu, meme uçlarını çekiştirdiği kabus gibi bir deneyimdi. Sezaryen ile doğum yaptığım için sütüm olmasına rağmen yeterli miktarda değildi; bunu da 2. gün Dafne ciddi kilo kaybı yaşayınca anladık. Yoksa bebek emiyorsa, sen de bebeği göğsünde tutuyorsan kimse için sorun yok. Aç mı çocuk, ne önemi var, maksat emsin, elbet artar sütün sen sabret, ne halde olduğunun önemi yok sakın uyuma, çocuk ağlıyor mu mahvoluyor mu yok canım olur mu öyle şey koy memene sussun sonuçta gelir sütün. Ah bu düşünce silsileleri ah.. Ve böylece 2. günden %7 kilo kaybı yaşayan ve yenidoğan sarılığına sürüklenen Dafne ile başbaşaydık. Neyse ki hızla toparladık, bunun hikayesini  dediğim gibi başka bir yazıda anlatacağım.

Hissetiklerimi ne kadar detaylandırabilirim bilmiyorum. Yürümemi istemelerine rağmen ben uzunca bir süre yataktan çıkamadım. Gelen giden insanların gelmelerini doğum öncesinde ne kadar istemiş olsam da, o anda korkunç hissettim. Yanıma dizi dizi aldığım gecelik, pijama kreasyonlarından sadece en yakası paçası dağılmış olanı giyerek günleri geçirdim. Bebeğim oradaydı, bana emzirmem için verdiklerinde kolumdaki, elimdeki damar yolları Dafne’ye batıyordu, şöyle birbirimize bakıp koklaşmamız için zaman yoktu.

Evet, hastane günlerini hatırlamak bile istemiyorum. Belki sonra komik bir dille anlatabilirim. Yani siz emzirirken fotoğrafınızı çekmek isteyenler bile çıkabiliyor, siz hesaplayın işte.

Elia Dafne ile Günler Nasıl? 

Doğumdan sonra en iyi hissettiğim zaman, Arda, ben ve Elia Dafne evimizde başbaşa kaldığımız zamandı. Gerçekten hastane günleri sona ermişti, kargaşa sona ermişti, başımda gelip her kafadan başka ses çıkaran hemşireler bitmişti, evimizin huzurunda bizbizeydik.

Ailelerimiz de bize mesafe tanıdı ve bu deneyimi ebeveyn olarak ikimizin yaşamasına gerçekten izin verdi. Arda ile bir sistem kurduk. Baştan yakalamak istediğimiz bir düzenin temel taşlarını atmaya çalıştık. Ve bunu ikimiz de sevdik.

Şimdilik bu düzenin içinde bir o yana bir bu yana savruluyoruz ve 1 ay sonra her şey tamamen değiştiğinde neler yaşayacağımızı merakla bekliyoruz.

Tam olarak istediklerimi ilk defa anlatabildim mi bilmiyorum. İlk defa bir yazıdan hiç emin değilim. Çünkü son derece uykusuz, darma duman, aklını toplayamayan bir vaziyetteyim. Fakat huzurluyum. Fakat iyi hissediyorum. Fakat başarmış hissediyorum. Daha ne olsun.

Hoşgeldin Elia, Hoşgeldin Dafne,

İyi ki geldin kızım.

 

 

 

Kadınlık, Annelik ve Gönüllü Çocuksuzluk

Bu blogu açarken, aslında aklımda olan bir anne blogu daha fikri değildi. Aksine, kimsenin annelik kutsaldır miti dışına çıkmadan övüp durduğu annelik, hamilelik gibi büyülü konuların kadınlar için gerçekte neler ifade edebileceğinin altını çizmekti. Hala da aklım fikrim ve kalbim bu yönde.

Eğitimimi sürdürdüğüm alanın da desteği ile, kadının toplumsal kurgular ile içine çekildiği bu atmosferden son derece şikayetçiyim. Ben hamile kaldığımda, belki her kadın gibi belki her kadından daha az/fazla sorunlar yaşadım. Ve bu bana bedenimi, karakterimi, kadınlığımı, kişiliğimi ve bana anlatılan mitik yanılgıları tekrar sorgulattı. Hamilelik gerçekten büyülü müydü? Gerçekten kadının en güzel olduğu, ışıl ışıl parladığı (?), kutsal bir tanrıçaya dönüştüğü bir dönem miydi? Sosyal medyada oluşturulan “modern annelik” düzenine uygun “mükemmel anneler”, bedeni hiç bozulmamışçasına pozlar veren hamileler gerçek miydi? Veya tam olarak neyi temsil ediyorlardı? Bir idol, bir hedef, bir amaç, bir beklenti? Neydi bunların arkasındaki?

Erkekler de bu sosyal medyada oluşturulan annelik mitinden etkileniyor olabilir miydi? Örneğin siz evde poponuza sığmayan kocaman eşofman ve yüzünüzden hormonlara yenik düşüp fışkıran bilimum sivilce, tüy gibi dertlerle boğuşurken; bu pürüzsüz kadınlar dışarda bir yerlerde vardı ve siz neden böyleydiniz? Onlar gibi olamaz mıydınız?

Toplumsal baskılar her çağ ve dönemde farklı mecralar ile kendilerini göstermişlerdir. Mahalle baskısı dediğimiz şey artık kendisini şüphesiz ki sosyal baskı olarak ortaya koyuyor. Bunun öncüsü Facebook iken şimdi bayrağı Instagram taşıyor.

Benim yazmaya başlamamın arkasında – zaten yazılarımın da hep bir felaket tellalı havası taşımasının sebebi de bu – aslında “annelik ve hamilelik sandığınız gibi bir durum değil” motivasyonu yatıyor. Elbette değerli, özel, her kişinin kendi içinde yaşadığı eşsiz anlar toplamı olabilir. Fakat temelde düşünürsek, aslında tamamen biyolojik bir durum. Yani biyolojik olarak elverişli olan her kadın anne olabiliyor. Hatta daha da ileriye götürürsek her canlı. Bu da iki toplumsal sorunu beraberinde getiriyor. Birincisi; çocuk sahibi olmayan kadını biyolojik olarak yetersiz / eksik / bereketsiz görme. İkincisi; çocuk sahibi olan her kadından kutsal / yüce / şefkat dolu / iyi davranışlar bekleme.

Bu bağlamda baktığımızda, sosyal, politik, ekonomik temelli belirteçlerin de annelik mitinde büyük rol oynadığını görüyoruz. Yani annelik sadece kadının kendi içinde yaşadığı bir durum veya eşi ile karar vererek seçtiği bir yol değil. Olamıyor da, kalamıyor da. Annelik bulunduğunuz topluma göre şekilleniyor. Bulunduğunuz toplumda savunulan çocuk sayısına, çocuk bakım şekillerine, annelik modellerine uygunluğunuz sizi tanımlayan ve belirleyen katmanlar halini alıyor. Örneğin; Fransız bir annenin (çalışıp çalışmaması önemli değil) çocuğunu küçük yaşta kreşe bırakması devlet tarafından karşılanıp desteklenip, toplum tarafından uygun bulunurken; aynı durum Türkiye’de ve birçok başka ülkede hayretle karşılanmakta, küçük yaşta kreşe giden çocuğun annesi suçluluk duygusu ile başbaşa bırakılmakta; özellikle anne çalışmıyorsa böyle bir davranış kınanarak daha da ilerisi devlet ve toplum tarafından annenin çalışma hayatından uzaklaşıp evde çocuk bakımına zaman ayırması teşvik edilmekte.


Durum her zaman kadının üzerinde bir yerlerde. Hatta annelik sonrasında kadının “kadın” olmaya hakkı hala var mı o bile düşündürücü. Bu noktada kadının bencilliği ve fedakarlığı sorgulanmıyor mu?

İyi anne / kötü anne / yetersiz anne sıfatları bize her gün o ya da bu kanaldan (sosyal medya, komşu teyze, televizyondaki dizi, haber bülteni, iş yerinde arkadaş vb.) pompalanıp duruyor. Herkes ya birbirine benzemeye, ya da birbirinden bazı şeyleri saklamaya çalışıyor. Üstünlük algısı bu kulvarda da kadının yakasını bıramıyor. Ayıplanma, dışlanma, yargılanma kaygısı son hız devam ediyor.

Okuduğum forumlarda (özellikle insan manzaraları görmek adına okurum) aklınıza hayalinize gelmeyecek konular hakkında kendisini yetersiz ve eksik hisseden kadın görüyorum. En başta “çocuğu olmadığı için” eksik hissettirilmek istenilen ve sıklıkla da başarılan kadınlar var. Çocuğu olmadığı için terkedilen kadınlara ise zaten yıllardan beri alışkın değil miyiz? Kadınların tüp bebek merkezlerinde, aile danışmanlık birimlerinde kendilerini zorlayarak, hormon tedavileri gibi ağır zahmetler altına girerek, bazen tüm hayatlarından, evliliklerinden, kariyerlerinden çalmalarının nedeni sizce ne olabilir?

Sonraki konulardan ilki ise “emzirmek”. Evet, emzirmek Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından ilk 6 ay bebek için tek gıda olarak kabul ediliyor ve öneriliyor. Bunu mümkün kılabilmek bebek sağlığı ve sütün içindeki antikorlar anlamında tıbbi olarak çok değerli. Bunun farkındayız. Bilinçlenmek ve bilinçlendirmek elbet güzel. Fakat anneyi emzirebilmesi, sütünün bebeğe yetip yetmediği, sütünün miktarı, annenin nerede / nasıl emzirdiği üzerinden tanımlamak gerçekten sınırın geçildiği noktaya işaret ediyor. Örneğin ülkemizde anneler birbirine emzirmediği için hakaret edebiliyor. Bir kadın anne olduğunda, eve gelen eş dost akraba sütünün bebeğe yetip yetmediğini tıbbi dayanaklarla değil, sosyal yeterlilik merakıyla sorup duruyor. Zaten halihazırda yeni anne olan kadın, kendisini “acaba yanlış mı yapıyorum” soruları ile yiyip bitiriyor. Ve bakınız postpartum depresyonunun bir bacağını da bu baskılar oluşturuyor.

Hastanede sezaryen, erken doğum, bebeğin anne ile teması gibi konular kaynaklı anne sütü az veya hiç oluşmadığında, mama öneren doktorlar topa tutuluyor. Çalışan annenin, bebeğini daha tok tutabilmek adına bir öğün için mamaya başvurması şiddetle kınanıyor. Hatta öyle ki, ebeler çalışan annelerin yardımcısı olan süt sağma makinalarına ve biberonlara nefretle yaklaşıyor. Bunları “eh işte, yani elle sağsanız, bebek kucağınızda olsaydı daha iyiydi ama artık neyse, yapmışsınız bir hata dönmüşsünüz çalışmaya, madem öyle biberon verin madem..” tadında, kadına suçluluk duygusunu sonuna kadar hissettirecek tonlarda söylüyorlar. Çalışan annelerin yaşadığı ve kendilerine söyledikleri “keşke” ler arttırılıyor. Sanki biberon, emzik vererek bebeğine bir düşman sunmuş veya bebeğine çok zorda kaldığında televizyon izlettiği için onun ölümüne yol açmış gibi ağır ithamlar kadınların yakalarını bırakmıyor. Aslında temelde yine başa dönülüyor; kadın kendisi olmakla değil, anneliği üzerinden tanımlanıyor.

Kadın, bebeği ağladığı için “kötü anne” ilan ediliyor. Baba her nedense yalnızca her zamanki evin erkeği olarak kabul ediliyor ve kadın bebek ile mücadele ederken, babayı da hoş tutmadığı için aslında ilk anlamda eşi olan erkek ile anlaşamıyor; yalnızlaşıyor. Bebek ağladığında “sustur şunu” diyen babalar, erkekler gelsin aklınıza. Hiç de az değiller değil mi?

Bebek sahibi olduktan sonra boşanan çift sayısı oldukça fazla. Çocuktan sonra evliliğin değişeceği, aşkın biteceği, çocuğun her şeyi mahvedeceği üzerine söylemler de bir o kadar çok. Bunun nedenlerini hiç düşündük mü? Babaların neden aldatmayı seçtiğini, neden cinsel yaşamın bittiğini, neden kadınların sonu gelmeyen depresyonlara sürüklendiğini ve bu konuda kimsenin destek olmayı seçmediğini; kadının yalnızlaşıp, erkeğin evden uzaklaşıp sonunda kopan dağılan aileler ve ortada kalan çocuklar olduğunu hiç düşündük mü?  Böyle durumlarda yine kadına sorumluluklar yükleyerek, “saçını tara ki kocan eve geldiğinde seni güzel görsün”, “kendini çocuğa çok verdin adamı ihmal ettin”, bir evi çekip çeviremedin, hem de bir çocukla, bizim zamanımızda ohoo kaç çocukla bir yandan börek açar ayağımızla da çamaşır yıkardık” cümleleri ile yine kadını mı suçladık yoksa?

Yazı içinden yazı çıkaracak ve çok uzun yazacak konular bunlar.

Sadece, başta bahsettiğim noktaya dönersek kadının toplumdaki yerini hala “çocuk” belirliyor. Bununla birlikte kadın çocuk sahibi olduğunda ve olmadığında fedakar / bencil, makbul / marjinal, kutsal / değersiz gibi (Sever, M., 2015) sıfatlar ile niteleniyor. Buna en güzel örnek; 3 çocuk sahibi bir kadının toplum politikaları ile örtüşen bir seçimi olduğu için makbul ilan edilmesi fakat diğer yandan farklı bir toplum kesimi tarafından eğitimsiz, cahil, düşünmeden çocuk yapmış kadın olarak görülmesi verilebilir. Burada sorun her iki açıdan da kadını çocuk ve annelik ile tanımlamaktır.

Bu durumu en çok pekiştirenler bana göre şüphesiz ki kadınlar. Toplumda oluşan norm ve değerleri, devlet politikaları ile harmanlayarak içselleştiren kadınlar birbirlerine en büyük baskıyı yaratıyor. Katı gıdaya geçerken BLW (ne olduğunu bilmiyorsanız, kendinizi bilmek zorunda yoksa eksik kalmış anne olarak hissetmeyin.) dışına çıkanlara saldıranlar, ağzında emzik olan bir çocuğun annesine kolaya kaçtığı için kaş göz yapmalar, toplu taşımada kanguru ile taşıdığı çocuğunu boğacak diye “sen bu çocuğun katilisin” gibi ağır ithamlar ile anneyi ağlatmalar.. ve daha niceleri.

Yazıyı toparlamam gerekirse, bu blogta “ideal annelik” ve anneliğin aslında içgüdüsel olduğu, aslında her kadının içinde bir yerlerde anne olduğu, bu duyguyu elbet bir gün ortaya çıkaracağı gibi mitler yer almıyor, almayacak da. Başlıktaki “başka bir annelik” tanımlaması da aslında tam olarak bunu hedef alıyor. Kadın için anne olmak uğruna her şeyin zorlaştırıldığı, koşullandırıldığı, şartlandırıldığı bir ortamda anne olmayı tercih eden kadına bir soluk verebilmek; gönüllü çocuksuzluğu seçen, pati annesi olmayı seçen, veya sadece kendisi olmayı seçen kadın için de bu toplumda yüceltici veya eksiltici hiçbir şeyin olmadığını hissettirmek.

Belki bir nevi hayal de denilebilir.

Özellikle biz akademisyenlerin ağır cümleler ile bilimsel dergilerde yazdığı yazılar, karşı kapıyı çaldığınızda karşınıza çıkan tükenmiş anneye ulaşmıyor. Bunu biliyorum. O kadınlar hala arama motorlarına dertlerine derman olacak en hızlı çözümleri yazıyorlar. Hala belki birkaç forumdan, belki birkaç bloggerdan gördükleri ile hayatlarını çözmeye çalışıyorlar. Hepimiz o kadınlardan biriyiz. Her konuda böyleyiz. Ve işte annelik, çocuk sahibi olmak, ebeveynlik, aile ilişkileri gibi konularda kadınlar belki de hiç aramadıkları kadar destek arıyor.

Yazarken bunları hissederek yazıyor, hiçbir şekilde anneliği kutsamıyor, gönüllü çocuksuzluğu destekliyor, anneliğin kadınlığı tanımlayacak bir görev, emzirmenin kadını bereket tanrısı haline getirecek bir meziyet olmadığını savunuyorum.

Eğer benimle aynı sulardaysanız, doğru blogdasınız demektir.

Bu konuda bir sonraki yazım : “Babalar da Postpartum Yaşar mı?” olacak.

Sevgiler 🙂